KUR’ÂN’I ANLAMAK

Doç. Dr. Harun ÖĞMÜŞ harunogmus@gmail.com

Deniyor ya hani: Kur’ân’ı yorumlayabilmek için 15 ilim sayıyorlar: Lügat, sarf, nahiv, iştikak, meânî, beyan, bedî‘, kıraat, hadis, esbâb-ı nüzûl, ahbâr, nesih, usûl-i fıkıh, kelâm, mevâhib… Ne gerek var bunlara? Sahâbe-i kiram hangisini biliyordu bunların? Onların kimi Medine pazarında ticaretle, kimi de hurma bahçelerinde ziraatla meşguldü. Bununla birlikte bu sayılan ilimleri bilen müfessirlerden daha iyi anlıyorlardı Kur’ân’ı. Şu hâlde bugünkü bir esnaf veya rençberin Kur’ân’ı anlamasının önünde ne engel vardır? Kur’ân yalnızca ulemâ zümresine mi indirilmiştir? Her mü’min kitabını açıp pekâlâ kendisi anlayamaz mı? Zaten bu kitap kendisini mübîn (apaçık) ve kolaylaştırılmış olarak takdim etmiyor mu? (Bkz. Meryem, 19/97; ez-Zuhruf, 43/2; ed-Duhân, 44/2, 58; el-Kamer, 54/17, 22, 32, 40)

Derim ki: Benim buna hiçbir itirazım yok. Bilâkis gönülden katılıyorum. Ancak küçük bir şartım var:

Günümüzdeki esnaf ve rençberi bu zamandan ve bu zeminden alıp 14 asır öncesinin Hicaz’ına hâlis bir Arap olarak ışınlamak. Bu küçük şartım yerine getirirlerse; yukarıda sayılan ilimlerin tahsilinden kendi adıma onları halâs eder, üstelik kendilerini Kur’ân’ı anlayıp yorumlama hususunda adı geçen 15 ilmi yalamış yutmuş âlimlerden de daha salâhiyetli görürüm. Çünkü tefsir için bu ilimlerin şart koşulmasının sebebi, Kur’ân’ın nâzil olduğu dil ve ortamla aramızda oluşmuş olan mesafeyi kapatmaya yöneliktir. Zaten -dikkat buyurulursa- benim küçük şartım da iki unsurdan oluşmaktadır: Biri Kur’ân’ın nâzil olduğu ortama ışınlanmak. İkincisi de bu ışınlanmanın hâlis bir Arap olacak şekilde gerçekleşmesi. Bu durumda benim şartımın bir unsuru; zikredilen ilimlerin bir yarısını, diğer unsuru da diğer yarısını karşılamaktadır.

Çünkü ilk 7 ilim, Kur’ân’ın nâzil olduğu dönemde ona muhatap olan sahâbenin selikaları ile, yani doğuştan bildikleri Arapçayla ilgilidir. Sekizincisi de büyük ölçüde onun lehçeleriyle irtibatlı olduğu için ilk 7’ye dâhil edilebilir. Sonraki dördü sözün söylendiği; yani Kur’ân’ın indiği ortam ve bağlamla ilgilidir ki, sahâbe zaten o ortamın içinde yaşıyor, Hazret-i Peygamber’in getirdiği açıklamaları kulaklarıyla duyuyorlardı. Son üçü ise Kur’ân’ın ihtivâ ettiği esasların maksatlarını ve önem sırasını bilmeye, dolayısıyla onu bütünlük içerisinde anlamaya ve bu hususta bir meleke geliştirmeye yöneliktir. Kaynaklarımızda çokça geçen bir ifadeyle; «Kur’ân’ın inişine şahit olan» ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında bulunan sahâbe, bu konuda da mâhirdi. Dolayısıyla zikrettiğim küçük şart gerçekleştirilebilirse, 15 ilmi tahsil etmek için yıllarca dirsek çürütmeye gerek kalmadan Kur’ân’ı kolaylıkla anlamak mümkün olur. Ancak bu şart gerçekleştirilemeyecek olursa, o zaman Kur’ân’ın indirildiği dil ve ortam hakkında bilgi sahibi olmak üzere nâçar çaba harcayıp yorulmak gerekecektir. Zaten herhangi bir kitabı anlamak için de temelde o kitabın dilini ve yazılış amacını bilmek gerekir. Kur’ân Allah’ın kelâmı olduğu için onun yazılış amacı araştırmaya konu olamaz. Ancak onun ilk muhataplarının durumu ve içinde bulundukları şartlar araştırmaya konu olur. Bu sebepledir ki; müfessirler de başlangıçtan beri bu iki hususu, yani Kur’ân’ın nâzil olduğu dili ve ortamı tespit etmek için çaba göstermişlerdir. Tefsire giriş mâhiyetindeki ulûmu’l-Kur’ân (Kur’ân ilimleri), bu iki hususu ele alan başlıklardan oluşur. Meselâ; esbâb-ı nüzûl, nesih, Mekkî-Medenî, kısmen vücûh-nezâir ve mübhemâtu’l-Kur’ân, ortamı tespit etmeye yönelik ilimlerdir. Garîbü’l-Kur’ân, vücûh-nezâir, muhkem-müteşâbih, üslûbu’l-Kur’ân vb. Kur’ân’ın nâzil olduğu dille ilgili ilimlerdir. «Arapça» deyivermek yerine özellikle; «Kur’ân’ın nâzil olduğu dil» ifadesini kullanıyorum. Çünkü doğru anlama için Kur’ân’ın nâzil olduğu çağda kullanılan Arapçanın tespiti şarttır. Buna dikkat edilmezse Kur’ân tahrife uğrayabilir. Çünkü canlı bir organizma gibi olan dilin kelimeleri; genişleme, daralma vb. değişikliklere mâruz kalmaktadır. Kur’ân’daki herhangi bir kelimeye, nüzûl çağındaki anlamını araştırmadan yüklenecek bir anlam büyük yanlışlara yol açabilir.

Peki; Kur’ân’ı yorumlarken onun nâzil olduğu dili ve ortamı dikkate almak, başka bir ifadeyle sahâbenin anladığını esas almak olmazsa olmaz bir şart mıdır? Bu; sonsuz ilim sahibi Allâh’ın kelâmı olan Kur’ân’ı, belli bir çağda yaşamış kişilerin anlayışıyla sınırlamak olmaz mı? Kur’ân’dan, onların anladığından farklı bir anlam çıkarmak mümkün değil midir? Nitekim sonraki fakih ve kelâmcılar yığınla hüküm çıkarmış, sûfîler birçok işaret yakalamış, bilimciler bile nice ilmî gerçeği Kur’ân’da yeniden bulmuş, değil midir? Kur’ân, bütün mü’minlere hitap etmekte değil midir?

Şüphesiz Kur’ân, herşeyi bilen Allâh’ın kıyâmete kadar bâkî kalacak ve din konusunda insanların ihtiyaçlarına kâfî gelecek son ilâhî kelâmıdır. Dolayısıyla ondan yukarıda sınırlarını çizdiğimiz çerçevenin dışında yorumlar da üretilebilir. Nitekim üretilmiştir de. Ancak zikrettiğimiz gerekçelere binâen, o çerçeve içindeki anlam esastır ve üretilecek diğer yorumlar onunla paralel olmalı, en azından ona ters düşmemelidir! Allâh’ın sonsuz ilminin bir yansıması olan Kur’ân’ın bir çağda yaşayan kişilerin idrâkiyle sınırlanacağı endişesi bir vehimden ibarettir. Çünkü Kur’ân indirildiği çağda lâyıkıyla anlaşılmıştır. Zira merâmı ifade edememek acz, muhatabın anlamayacağı bir söz söylemek ise abesle iştigaldir. Kādir-i mutlak ve hakîm olan Allah ise, aczden de abesle iştigalden de münezzehtir. Kaldı ki Kur’ân’ın indirildiği çağda lâyıkıyla anlaşılmış olmasını gerekli kılan başka bir husus daha vardır. O da Kur’ân’ı açıklayıp uygulamakla mükellef olan Hazret-i Peygamber’in o çağda yaşamış olmasıdır. Eğer Kur’ân nâzil olduğu çağda gerektiği gibi anlaşılmamış olsa, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- derhâl müdahale edip eksikliği giderirdi. Aksi hâlde vazifesini tam yapmadığı sonucu çıkar ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bundan berîdir.

Peki, günümüzle Kur’ân’ın nâzil olduğu dil ve çağ arasındaki irtibatı kurmaya yarayan ilimlerden mahrum olan kişiler ne yapacaklar? Onlar Allâh’ın kitabındaki buyrukları anlamayacaklar mı?

Elbette anlayacaklar! Herkes kapasitesi ölçüsünde bunu yapmanın gayreti içerisinde olmalıdır. Bugün dilimizde bu irtibatı kurma gayretinde olan muhtelif ebatlarda tercüme-te’lif birçok tefsir vardır. Meal de okunabilir. Meal okumak mahzurlu değildir. O da belli ölçüde Rabbimiz’in buyrukları hakkında bilgi edinmemizi sağlar. Mahzurlu olan mealden hareketle ahkâm kesmeye kalkışmaktır. Çünkü meal okuyucusu Kur’ân’ı değil, meâli hazırlayanın anladığını okumaktadır. Salâhiyetli bir müfessirin kaleminden çıkmış bir tefsir okumak da okuyucuya Kur’ân’ı tefsir etme salâhiyetini kazandırmaz; en fazla okuduğunu başkalarına aktarma iznini verir. Tefsir etme salâhiyeti ise ancak Kur’ân’ın nâzil olduğu dili ve ortamı, kaynaklarından okumayı sağlayacak ilimlerin tahsiliyle mümkün olur. Bu, tefsir salâhiyetini bir zümreye hasretmek için işi yokuşa sürmek değildir! Bu salâhiyeti elde etmek kimseye kapalı değildir! İlim öğrenen herkes bunu elde edebilir. Hâşâ İslâm’da ruhbanlık yoktur! Ancak ihtisas, uzmanlık esastır.

Netice mi?

Netice; günümüz insanının problemi Kur’ân’ı anlamayla ilgili değildir. Kur’ân, yukarıda îzah ettiğimiz üzere usûlü dairesinde hareket edildiğinde herkesin bal gibi anlayacağı mübîn bir kitaptır. Problem onun uygulanmasıyla ilgilidir. Modern çağın zihinlerde oluşturduğu putları kırmayı başaramayan veya Kur’ân’a göre yaşamak istemeyen tembel müslümanlar, değişik metot ve «okuma»lardan bahsederek Kur’ân’ı eğip bükmektedir. Hepsi o kadar!