DİPLOMA BAŞKA, USTALIK BAŞKA…

YAZAR : Ahmet ZİYLAN

Her insan birtakım kabiliyetlerle dünyaya gelir. Kimisi çevrede, okulda; iş âleminde eğitimle, tecrübeyle yeni özellikler kazanır. Neticede herkes Allâh’ın kendisine yazdığı rızkı bir şekilde elde eder.

Fakat insanlar içinde bazen Allah vergisi özel yetenekli insanlar olur. Özel bir hünere sahip olur öyle insanlar. «Tabiat sahibi» derler. Tabiî hünere sahip. Onlar sıradan insanlar değildir. Hilkatin insanların arasına binde bir serpiştirdiği özel kabiliyetlerdir.

Gönül istiyor ki; böyle insanlar, kabiliyetleriyle uyumlu imkânlara sahip olsun. Fakat hepsinde bu talih olmuyor. Çünkü bu özel kabiliyetli insanların önemli bir kısmı; zekâ olarak, yapı olarak diğer insanlardan farklı olduklarından hayata çok kolay uyum sağlayamıyorlar.

Hünerli, kabiliyetli, istîdatlı insanların; aynı zamanda nasipli, sosyal beceriye de sahip olanları bir şeylere ulaşıyor. Maddiyat sahibi olduktan sonra, onlara ulaşmak da zor oluyor. Ulaştıklarıyla yetinmeleri böylelerini köreltiyor. Artık onlardan kimse istifade edemiyor. Yeni şeyler üretmiyor ve asıl önemlisi kimseyi de eğitmiyorlar, eğitemiyorlar.

Bir kısmı ise bir işte dikiş tutturamıyor. Daha kötüsü, mağdur olanların da haddi hesabı yok.

Meselâ, Gaziantep’te 60 sene önce Hacıvatçı Ali diye bilinen tabiat sahibi bir çilingir ustası vardı…

Memleketin en iyi marangoz takımlarını o yapardı. En hassas demir işlerini, bizim ayakkabı çekicinin en güzelini yaptığını duymuştum. Sadece marangozluk, ayakkabıcılık değil; bütün mesleklerin en iyi takım ve âletlerini o yapardı. Yaptığı malzeme, Avrupa’sından çok çok daha üstün olurdu. Adam, sadece usta değil, sanat sahibi; metal işlerinde ondan daha üstün birisi yoktu.

Anlatırlar:

Bir bankanın İtalya’dan gelen kasası varmış. Kasanın anahtarı içinde kalmış, kasayı açamıyorlar. Çilingirleri çağırmışlar açamamışlar, bunu açsa açsa Hacıvatçı Ali Usta açar demişler. Çağırmışlar:

“–Bu kasayı açabilir misin?” deyince;

“–Açarım ama bir aylık ücret alırım.” demiş. Çare yok;

“–Olur.” demişler.

Usta beş dakika uğraşmış kasa açılmış;

“–Verin paramı…” demiş, onlar da;

“–Kaç dakika çalıştın ki!.. Şu kadar yeter!..” demişler. Ücretin bir kısmını kesmişler.

Usta bunu görünce kasanın kapısını tekrar kapatmış;

“–Ben ücret almıyorum!” demiş gitmiş. Kasa yine açılmıyor, tekrar rica minnet çağırmışlar;

“–Bu sefer iki katını alırım!” demiş. Ne yapsınlar kabul etmişler, kasayı açmış parayı da almış…

Böyle bir adam.

Gelgelelim, on parmağında on mârifet olan bu adam; piyasada ve iş âleminde aradığını bulamamış. Kabiliyetinin karşılığı olarak istediği, umduğu ücretleri verecek birilerini bulamamış; sukût-i hayâle uğramış. Sonra da kendini içkiye vermiş.

Öyle acı ki;

Kazancı içkiye de yetmeyince, Hacıvatçı Ali’nin, ispirto (alkol) içtiği söylenirdi. O zaman 60-65 yaşlarında fakir kıyafetli ama bir dâhî idi. Kimse ona el uzatmaz, onun bilgisinden yararlanmayı düşünmezdi. Belki düşünenler de vardı ama ben bilmiyorum.

Kendisiyle bir hâtıram oldu. Gençtim o zamanlar, dedim ki:

“–Ali amca, bana bir çekiç yapar mısın? Benim çekicim yok.”

Ayakkabı çekici, diğer çekiçlere göre farklıdır. Vuruş yeri geniş olur. Enteresan bir eğimi ve duruşu olur.

“–Oğlum yaparım da yanımda kimse yok. Tek başıma da yapamam, ocağı yakarım, körüğü çekecek birini bulurum ama bir de karşımda çekiç vuran biri olsa…” dedi.

Demirci ustaları, demiri ısıttıkları zaman, karşılıklı iki kişi ile çalışırlar. Bir asıl usta çekici vurur, bir de karşısındaki… Çünkü sıcakken arka arkaya çekiç değmeli ki istediği şekle gelsin. Yoksa çabuk soğur. Soğuduktan sonra da çekiçlerin tesiri kalmaz. Sıcakken vurduğu yer hemen yamulur. İstediği şekle sokar. Soğuyunca tekrar ateşe koyar; köz gibi olunca, bir daha aynı işlemleri yapar. Onun için atalarımız;

“Demir közken dövülür, ağaç yaşken eğilir.” demişlerdir.

“–Senin karşında çekici ben vursam olur mu usta?” dedim.

“–Olur. Ama vurabilir misin?” dedi.

Gaziantep’te 1949-1950 senelerinde otobüs, kamyon karoseri yapan meşhur karoserci Abdullah Usta vardı. Karosercinin yanında çalıştım, çıraklık yaptım. O zaman otobüsler kamyon şasesinin üstüne yapılırdı, çok yeri ahşap ve bağlantı yerleri demirdi.

O zamana göre güzel görünümlü bu karoserler; Türkiye’nin her tarafından gelen siparişler üzerine yapılırdı. Ben o atölyenin metal kısmında Osman Usta’nın yanında 3-4 ay çıraklık etmiştim, çekiç vurmasını az da olsa biliyordum,

“–Vururum usta.” dedim.

Bir gün belirledik. Bir akşam -yatsı namazından sonra idi- dükkânına vardım. Ocağı yakmış hazırlamış. Bana tembih etti, elime 2-3 kiloluk bir çekiç verdi. Balyozu vermedi. Öğretti:

“–Benim sana söyleyeceğim şey şu: Ben çekici nereye vurursam oraya vuracaksın.”

Kendi yavaş vuruyor, benim çekicimden güç alıyor. İstediği şekli vermek için arada;

“–Sen dur!” diyor. Bazı yerlerine kendi şekil veriyor. Ben duruyorum.

Tekrar vur diyor. «Tak tak!»

“–Ben nereye vurursam sen oraya vuracaksın. Başka bir şeye karışmayacaksın.”

Sonunda mükemmel bir çekiç yaptı. Hârika, antika bir çekiç idi bizim için. Maalesef kıymetini bilemedik, kaybettik. Nerede kayboldu bilmiyorum.

İşte böyle bir adam. Fakat geçti gitti dünyadan. Millet olarak, şehir olarak, bu adamın kıymetini bilemedik. Eğer gerekli şartlar oluşturulsaydı, imkânlar geliştirilseydi; bugün Ali Usta’nın talebeleri diye anılan birçok usta olurdu, diye düşünüyorum.

Şimdi Gaziantep’te kasacılık zanaatı meşhurdur. Söylenenlere göre onun yanında çalışan birkaç kişi o sanatı öğrenmiş, ondan öğrenenler kasacılık yapıyorlar. Hâlbuki o adamın mârifetleri, kabiliyetleri arasında kasacılık çok da kıymetli değil. Daha müthiş hünerleri, sanatı vardı derler.

İşte böyle insanlara sahip çıkmak lâzım. Devlet, belediye ve üniversite çapında… Onların kabiliyetini okula dökmek şart. Onları hoca yapmak; bilgisini, kabiliyetini, bulduğu püf noktaları gelecek nesillere aktarmasını sağlamak; onları bu noktada eğitmek lâzım. Eskinin anlayışında; bilgiyi kıskanma, saklama alışkanlığı vardı. Bunu kırmak gerek. Tabiî ki, devletin bu hünerli insanlara; bir yüksek öğretmen muamelesi yaparak sahip çıkması, istediği ücreti, sosyal hak ve şartları verip kıymet bilmesi lâzım.

Sadece mârifetli ustalar değil… Başka sahalarda da çok kıymetli insanlar var… Ocaklı denir, şifâya vesile olan insanlar var. Bunların resmî tıp ilmiyle buluşturulması gerek. Bitkileri çözmüş adamın, eczacılık üstatlarıyla kaynaştırılması lâzım…

Fakat birbirinin kıymetini bilmekle olur bunlar. Ekseriyetle, bu hüner sahibi insanlar; «diploması yok» diye dışlanıyorlar. Bunlara «mesleklerinin uzmanı» diye farklı ve geçerli bir diploma vermek gerek…

Bunu bizzat yaşadık.

İstanbul’da Ayakkabıcılık Anadolu Meslek Lisesi açtık.

Kim ders verecek? Ayakkabıcılığın ustası kimse, o… Bu işte maharet sahibi, senelerdir bu işi ustalıkla, kaliteyle yapan kişiler öğretmeli değil mi? İllâ evrak mı lâzım? «Ayakkabıcılar Odası»ndan, «Sanayi Odası»ndan ustalık belgesi var. Ticarette, sanayide başarılarının belgesi var.

Mevzuata takıldık. «Öğretmenlik diploması olacak.» diye tutturdular.

Matematik öğretmeninin, diğer öğretmenlerin fakülteden diploması olsun tabiî… Fakat daha önce açılmış bir ayakkabıcılık okulu yok ki, ilkini biz açıyoruz. Bunun ilk hocası, bu işin ustası olmalı. Ayakkabı nasıl yapılır, nasıl üretilir, malzemesi, âlet-edevâtı… Bunları öğretecek adamda diploma aramak, kuru bir formalitecilik…

O kadar katı bir anlayış var ki… Gülhan MUMCU bir ayakkabıcı kızıydı. Bizde çalışıyordu. Güzel sanatlardan mezun olduğu hâlde, ona da; «Ders veremez.» dediler. «Öğretmenlik yapamaz.» dediler. Hem üniversite mezunu hem de bizim firmamızda ayakkabıcılıkta çalışmış bir hanım.

Okulda toplantı yaptık; müsteşar var, müdürler var, ayakkabı meslek okuluna öğretmen bulamıyoruz. Meslekte uzman ustalar var, tavsiye ediyoruz;

“–Olmuyor. Mevzuat müsaade etmiyor.” diyorlar öğretmenlik diploması yok diye.

“–Öyleyse mevzuatı değiştirin. Bir yönetmelik yapın. Kanunsa kanun yapın.”

İş tıkandı. Çare olarak gösterdikleri yol, öyle uzun ve yetersiz ki…

Bir öğretmen seçeceklermiş, o öğretmen İtalya’ya gidecekmiş, iki sene orada kalacakmış. Hâlbuki İtalya’da iki sene kalan öğretmen mesleğin «m»sini öğrenmeden gelir. İki senede ancak lisan öğrenir. Öğretmenler arasında, sonradan bu işi öğrenecek birini tutturmaya çalışmak yerine; kendini burada yetiştirmiş, mesleğini A’dan Z’ye öğrenmiş kişinin önünü açsana!.. Bu kişi sadece meslek dersi verecek, diğer dersleri diplomalı öğretmenler versin. Mesele bitecek. O zaman Türkiye’nin nüfusu 70 milyon. Bu 70 milyonun ayakkabısını yapan bir meslek var, ustaları da var, ama okulu yok.

Anlatamadık.

Mevzuatın etrafını dolaştık. Ben birkaç kez derse girdim, Gülhan MUMCU Hanım da girdi. Dersi biz anlatıyoruz; deftere diplomalı birinin adı yazılıyordu. Bu da ülkemizde mevzuatın, prosedürün, formalitenin sadece kâğıt üzerinde bir şeylere uygun göstermek için yürütüldüğünü gösteriyor. Hantallık…

Artık kanun, yönetmelik çıkarma ve benzeri işlerde daha esnek, daha hızlı bir anlayış var. Fakat bürokrasi, her zaman bürokrasi…

Bizim söylediğimiz şey diplomayı küçümsemek değil. Fakat diploma demek, liyâkat demek değil. Bunun da bilinmesi lâzım. Bir insan bir işi mükemmelen yapıyorsa, tahsil çağı geçmişse, sen ona;

“Diploman yok, öyleyse sen bu mesleği öğretemezsin.” deme. Onun diploma yerine, altın bileziği var. O zaman o mesleğin okulu yok ki diploma alsın? Usta-çırak sistemi ile öğrenmiş.

Halkın ihtiyaçlarını gören zanaatların birçok ustaları da var. Bu ustaların tecrübeleri var; işini seven, dürüst, ahlâklı, müşterisini seven insanlar var; yaptıkları işi önce Allah rızâsı için yaparlar. Karşıdakinin işini yapmak, ihtiyacını görmek onları mutlu eder.

Bu mutlu insanları, kültürü yok diye basit görmek yanlıştır.

Bu ustaların da, üniversite bitirmiş kişileri; «Daha o nerenin nesi, ne bilir?» diye küçük görmesi yanlıştır. Çünkü ancak ilimle tecrübenin birleştiği yerde başarı oluyor.

Şu anda hiç kimse çocuğunu çıraklığa vermiyor. Devletin de isteği ile lise mecburiyeti çıraklık-ustalık sistemini bitirmiştir. Eski zanaatkâr ustalar da yavaş yavaş azalıyor, yerlerine eğitimsiz, çakma ustalar çıkıyor, bunlar da halkı şikâyetçi yapıyor. Beş-on sene sonra daha da kötü olacağını düşünüyorum. Bunların telâfisi için meslek liseleri var, sayıları olması gerekenden çok az. Gereken teşvik ve tanıtım da olmayınca; halk, varlığından da azlığından da haberdar değil.

Devlet de buna ne kadar duyarlı bilemiyorum. Devletin bu meslek okullarının 1 yıllığını, 2 yıllığını da açması lâzım. Halkın her ihtiyacını karşılayan diplomalı veyahut vesikalı ustaların her sahada yetişmesi lâzım; diye düşünüyorum.

Şimdi halk istisnâsız çocuğunu lisede okutuyor. Liseden sonra üniversitede bir meslek dalına; mühendis, doktor vs. olmasını istiyor. Bunların dışında kalanlar, devlet memurluğu peşinde; üniversiteye giremeyenler işsizler ordusu ise ne yapacağını şaşırıyor. Üretici yerine; tüketici oluyor, yük oluyor.

Bir tarafta zanaat ustalarına ihtiyaç ortada, bir yanda işsizler; işte problem burada. Bir atasözü var:

“Sen ağa, ben ağa, bu ineği kim sağa?”

Yani herkes ağa olmak istiyor, bedenen çalışmadan kazanmak istiyor.

Sayın Süleyman DEMİREL reisicumhur iken ayakkabıcılık okulu yapacaktık; ziyaretine gittik, herkes bir şey istedi, sıra bana geldiğinde; «Üst düzey mühendislerimizin olduğunu, sıradan işçilerimizin de olduğunu, ama ara elemanın yetersiz olduğunu, buna çok ihtiyaç olduğunu söyledim. Cevap olarak;

“–Bunu bilmeyen vaa mı?” dedi.

Doğru söylüyor, bu problemi bilmeyen yok. Ama; «O gün bu gün niye çare düşünülmez?» diye şaşıyorum.

Beş-on seneden beri güzel bir uygulama var; mûcit olanları, yapacakları yenilikler için teşvik ediyor. Yenilik yapanları devlet mükâfatlandırıyor; herkesi araştırmaya, yenilik yapmaya zorluyor. Bu geç kalınmış bir uygulama. Senelerdir bu mûcit, dâhî insanları dış ülkelere götürüyorlardı veyahut burada telef olup yok oluyorlardı; inşâallah gelecekte memleket için daha iyi olacağını düşünüyorum. Bu insanların da; «Hünerini, bilgisini saklamayıp gençlere aktarması lâzım.» diyorum.

Bunun için eğitimle ustalığın bütünleştirilmesi şart.

Yani;

Hangi meslek olursa olsun o işin gerçek erbabını yetiştirmek ve maharetteki devamlılığı sağlamak için temel hedef bu olmalı. O zaman;

Gerekli diplomaların içinden gerekli ustalıklar doğar ve o gerekli ustalıkların içinden de şart koşulan diplomalar eksik olmaz. Böyle olunca;

Ustalıklar, eğitim resmiyetinde tıkanmaz, diplomalar da ustalık karşısında boşa çıkmaz.

İşte bu denge çerçevesinde;

Memleketimizin dürüst, yalan söylemeyen, sözünde duran, yaptığı işi güzel yapan dâhî insanlara ihtiyacı var. Bu insanları halk sevdiği gibi Mevlâ’m da seviyor, iki cihanda da mâmur oluyorlar.

Bunun için Yûnus Emre Hazretleri’nin dediği gibi:

Çevik bahrî olmak gerek,
Bir deryâya dalmak gerek,
Bir cevher çıkarmak gerek,
Sarraf onu bilmez ola…

Rabbimiz; insanımıza, okullarımıza ve meslek erbabına, hepimize, işini seven, insanları seven, dürüst ahlâk ihsan eylesin, bu gibi insanların sayısını çoğaltsın.

Âmîn…