O’nun Muhteşem Ahlâkı -29-

YAZAR : Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi

(Hakk’a Hizmet ve Huzurlu Ömür)

BÜYÜK EMÂNET

Fahr-i Kâinât Efendimiz buyurur:

“Size iki şey (emânet) bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz:

• Biri, Allâh’ın kitabı Kur’ân;

• Diğeri Rasûlü’nün sünneti…” (Muvattâ, Kader, 3)

Allah Rasûlü’nün bu emânetine sahip çıkmak şu iki husûsiyetle mümkündür:

• Yaşamak ve

• Yaşatmak…

Bir mü’minin ömrü; İslâm’ı yaşamak ve yaşatmak yolundaki bütün gayretlerle dopdolu olmalıdır. İslâm’ın emânetlerine sahip çıkmak; bir mü’min üzerinde, hayatının sonuna kadar ilâhî dengeye riâyet ederek yaşayacağı ve yaşatacağı bir borçtur. Cenâb-ı Hakk’ın hakkıdır. Îman nimetinin bir bedelidir.

Mü’minin üzerinde, gözetmesi gereken başka haklar da vardır.

Başta insanın kendi nefsinin hakkı vardır. Anne-babasının, ailesinin, evlâtlarının, komşularının, içinde yaşadığı toplumun ve emri altındakilerin ilh. birçok kişinin hakkı mevcuttur. Bir muvâzene içinde mü’min; Allah hakkına da kulların hakkına da riâyet hâlinde terazili bir ömür sürmelidir.

EN ÖNEMLİ HAK, ALLAH HAKKI

Kul; «anne-baba, eş-evlât, fert-toplum veya kendi nefsinin ihtiyaçlarına yönelik haklarına riâyet edeceğim» diye, Allah hakkını îfâdan kaçınamaz.

Meselâ;

«Ailemin geçimini sağladığım için namaz kılamadım, tebliğ, emr-i bi’l-mâruf vb. vazifelerimi yapamadım.» diyemez. Cenâb-ı Hak bu hususta îkāz etmiştir:

“Ey îmân edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allâh’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (el-Münâfikûn, 9)

HUDUTSUZ GAYRET

İslâm’ı yaşama ve yaşatma gayretleri, bir başka ifadeyle, Allah yolunda can ve malla hizmet etmek; diğer bazı ibâdetler gibi, hududu tayin edilmiş bir vazife değildir.

Meselâ namazın ve orucun vakitlerini biliriz. Zekâtın şartları, nisâbı ve nisbetleri mâlûmdur. Fakat İslâm’a hizmet, cihad, tebliğ gibi vazifelerde ise «ucu açık» bir emir mevzubahistir. Bunun hududu, ancak kişinin imkân ve tâkatidir. Zira Cenâb-ı Hak, kimseye vüs‘atinden ötesini emretmez. Lâkin bu, vüs‘ati kadarını yani tâkatinin yettiği kadarını emreder demektir. Âyet-i kerîmede;

لَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهِ

“…Bize tâkatimizin yetmediği şeyleri yükleme!” (el-Bakara, 286) diye duâ etmemiz tâlim edilmektedir.

Demek ki;

Cenâb-ı Hak, verdiği tâkatten mes’ul kılıyor.

–Bir mü’min, tâkatinin hududunu nasıl belirler?

–Şu âyet-i kerîmeye ittibâ ederek:

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ

“Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (el-İnşirâh, 7-8)

Böylece kişi; Cenâb-ı Hakk’ın kendisine lutfettiği her günü, her zaman dilimini, İslâm’ı yaşamak ve yaşatmak maddesi içine girecek hayırlı hizmet ve ibâdetlerle doldurursa, elinden geleni yapmış olma huzurunu idrâk edebilir.

Bu vazife o kadar mühimdir ki;

Zekât, sadaka ve infak mefhumları Kur’ân-ı Kerim’de 125 yerde geçmektedir.

İnfak sadece, maddî şeylerden değil, her türlü imkândan îfâ edilir. Kimisi bedenî gayretiyle, kimisi ilmiyle, kimisi kalemiyle Allah yolunda infakta bulunur.

Bu ısrarlı telkinler; bizi merhamete tevcih eden, dolayısıyla da hizmet ve fedâkârlığa teşvik eden tâlimatlardır.

Çünkü Cenâb-ı Hak bize esmâ-i hüsnâsından en çok «Rahmân ve Rahîm» isimlerini bildirmekte ve tekrarlatmaktadır. Peygamberimiz’i de «Raûf ve Rahîm» sıfatlarıyla tarif etmektedir.

Fahr-i Kâinât Efendimiz; merhamet ve şefkatin zirvesidir. O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gece-gündüz ümmetinin derdiyle dertlendi. Tebliğe koştu. Bu uğurda hiçbir çileye ve ızdırâba aldırmadı. Hiçbir zaman da durup dinlenmedi. Mola vermedi. «Sonra yaparım.» demedi. Hiçbir bezginlik, yılgınlık ve yorgunluk hissetmedi.

Peygamber Efendimiz, Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevî inşâ edilirken bizzat taş taşıdı. Hendek Harbi’nde hendek kazanlarla beraber O da çalıştı. Sefere giderken en önde gider, orduya cesaret verirdi. Dönüş yolunda ise arkadan yürür; güçlük çeken zayıflara yardımcı olur, onları terkisine bindirir ve onlara duâ ederdi. (Böylece kendilerine en güzel bir teselli olurdu.) (Ebû Dâvûd, Cihâd, 94/2639)

Her hâli fedâkârlık idi. Âişe Vâlidemiz şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in aile efrâdı; Medine’ye geldiği günden vefât ettiği güne kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.” (Müslim, Zühd, 20)

“Dilesek doyabilirdik. (Yani bu açlık, yokluktan değildi. Gazvelerden bize ganîmetler, hediyeler ve benzeri imkânlar gelirdi.) Fakat Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- (mü’min kardeşlerini kendine tercih makamında) îsârda bulunurdu.” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, III/62 [1396])

Fahr-i Kâinât Efendimiz; kendisine gelen nimetleri, bilhassa İslâm’ın âkıbeti için çok ehemmiyetli gördüğü ashâb-ı suffeye gönderirdi. Onlara ikram etmekteki lezzet, O’na kendi açlığını unuttururdu.

Ebû Talha -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır.

“O Rasûller Sultanı, açlıktan iki büklüm olan belini doğrultmak için karnına taş bağlamıştı. O, bu hâliyle ayakta durmuş ve Ashâb-ı Suffe’ye Kur’ân öğretiyordu.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 342)

Çünkü O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; cehâlet ve küfür içindeki insanlığın mânevî yangınlar içinde kavrulduklarını görmekteydi. O dehşetli yangının karşısında, hiçbir zaman kendini düşünmedi, rahatını aramadı.

Gözümüzün önüne getirelim:

YANGININ KARŞISINDA

Bir yangın var. Derhâl o yangına müdahale etmek, söndürmek için bir şeyler yapmak lâzım. Yangının içinde kalan evlâtlar var, zavallı insanlar var, nesiller var. Koşup onlara yardım etmek lâzım.

Böyle bir manzara karşısında bir insan; yardımı bırakıp; «Benim artık istirahat vaktim geldi.» deyip çekilebilir mi? Yoksa vicdanının ve îmânının muktezâsı olarak tâkati nisbetinde fedâkârlıkta bulunması mı beklenir?

Ashâb-ı kiram dâimâ bu derinlik ve idrâk üzerindeydi. Dünyanın dört bir yanına, bu şuur içinde hidâyet gayretiyle hiç durmadan koştu.

Onlara bu şuuru kazandıran Peygamber Efendimiz; ömrü boyunca fert fert, kabîle kabîle, belde belde İslâm’ı tebliğ etti. Gidemediği yerlere mektuplar gönderdi. Kendisinden sonra da ömrü boyunca, en çok ihtimam gösterip yetiştirdiği suffe talebeleri İslâm’ı çok geniş coğrafyalara neşrettiler.

Sahâbe-i kiram; Allâh’ın verdiği îman nimetinin bedelini ödemek için, Semerkant’a, Çin’e, Kayravan’a ve Afrika’ya gitti, insanın olduğu her yere girdi. Yüz binler, milyonlar onların mübârek gayret ve fedâkârlıklarıyla şirkten kurtuldu, cehâletten kurtuldu, ateşten kurtuldu. Bütün bu ecirler de vesile olanlara yazıldı.

Çünkü hadîs-i şerifte buyurulur:

اَلدَّالُّ عَلَى الْخَيْرِ كَفَاعِلِه۪

“Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.” (Tirmizî, İlim, 14)

Hayra ve hizmete koşan insanlar; îcâb ettiğinde fedâkârlıklarda bulunur, yârdan, anadan, serden geçerler. Gurbet yollarına düşerler. Vatan cüdâ olurlar.

Böyle zamanlarda kendilerine destek olan aile fertleri de onların ecirlerine ortak olurlar.

Hanımlar, kocalarının meşrû işlerinde dâimâ yanlarında olmalıdır. Mukabili de böyledir: Meşrû şekilde Kur’ânî hizmetlere koşabilecek bir hanıma da beyi mâni olmamalıdır.

Nitekim Peygamber Efendimiz; Âişe Vâlidemiz’i bir fıkıh âlimesi gibi yetiştirmiş ve onun hakkında;

“Dîninizin üçte birini Âişe’nin evinden öğrenin!” (Deylemî, II, 165/2828) buyurmuştur. Yeğenleri vasıtasıyla ders veren Hazret-i Âişe’nin 300’e yakın talebesi olmuştur. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın ifadesiyle Âişe Vâlidemiz’in içtihâdından faydalanmayan hiçbir müçtehid yoktur.

Eşler, hem dünya hem âhiret yolculuğunda birbirlerinin hayat arkadaşı olduklarını hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Önceden her birinin müstakil bir hayatı varken; evlenmekle ortak bir hayata, ortak bir kadere dâhil olurlar. Bu ortak hayatta birbirlerine amel-i sâlih ve hizmet desteği olmalıdırlar.

Onlara en güzel misal Peygamberimiz ve Hazret-i Hatice Vâlidemiz’dir.

MUKADDES AİLE

Hatice Vâlidemiz; büyük ve derin firâsetiyle Fahr-i Kâinât Efendimiz’deki fevkalâdeliği, risâletinden 15 sene önce görmüş ve O’ndaki şahsiyete talip olmuş, basîretli ve sâliha bir hanım idi.

Peygamberimiz; 40 yaşına yakın, inzivâya çekilmeye başlamıştı. Günlerce Hirâ’da tefekkürle meşgul olurdu. Bu günlerde Hazret-i Hatice Vâlidemiz bazen Efendimiz’in azığını tâ Hirâ’ya kadar getirirdi.

Peygamberlik başlayınca Efendimiz’e ilk îmân eden ve en büyük destekçisi de mübârek annemiz oldu. Bi’setin çilelerle dolu ilk yıllarında Efendimiz’in en büyük moral kaynağıydı. Muhasara senelerinde varını-yoğunu azıksız kalan müslümanlara harcadı. Hiçbir zaman hâlinden şikâyetçi olmadı.

Hatice Vâlidemiz’in fedâkârlıklarına mukabil, Cenâb-ı Hak husûsî bir selâm ve müjde gönderdi. Cibrîl-i Emîn, bir gün Rasûl-i Ekrem Efendimiz ile sohbet ediyordu. Hazret-i Hatice’nin elinde bir kap yemekle gelmekte olduğunu haber verdi. Sonra da şunları söyledi:

“–Hatice yanına geldiği zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Onu, cennette inciden yapılmış bir sarayla müjdele! Orada ne gürültü vardır ne de yorgunluk.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 20)

Allah Teâlâ’nın selâmına mazhar olmak, bir kul için en büyük bir şereftir!.. Hazret-i Hatice -radıyallâhu anhâ- bu ilâhî selâma şöyle mukabele etmiştir:

“O (şânı yüce Allah Teâlâ) Selâm’ın kendisidir, selâm O’ndandır, Cebrâil’e de selâm olsun, Ey Allâh’ın Rasûlü, Sana da Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi olsun!” (İbn-i Hişâm, I, 259-260; İbn-i Asâkir, Târîhu Dımeşk, c. 70, s. 118)

Hazret-i Hatice -radıyallâhu anhâ- muhasara yıllarının akabinde Hakk’a irtihâl etti. Onun vefâtı Peygamber Efendimiz’i çok mahzun eyledi. Hâşimoğullarının başı olarak Efendimiz’i himaye eden amcası Ebû Tâlib de vefât etmişti. Efendimiz şöyle buyurdu:

“Şu ümmet üzerine gelen iki büyük musîbetten hangisine daha çok yanacağımı bilemiyorum.” (Taberî, Târih, II, 229)

Ashâb-ı kiram o yıla «Hüzün Senesi» ismini vermişti. Peygamber Efendimiz’in ömründe, evlâtlarını kendi elleriyle defnettiği yahut çok sevgili amcasının, Hazret-i Mus‘ab gibi talebelerinin hunharca şehid edildiği daha nice ızdırap dolu seneler var iken, o yıllara «Hüzün Senesi» denmeyip de Hatice Vâlidemiz’in vefâtı senesine, bu ismin verilmesi; «sâliha bir hanım»ın ehemmiyetini bâriz bir şekilde ifade etmektedir.

Fahr-i Kâinât Efendimiz; onu hiç unutmadı, hep vefâ ile andı.

Peygamberimiz, diğer aile efrâdına da dâimâ ibâdet ve din uğrunda gayret yollarını gösterdi. Çok sevdiği kızına da telkini şu idi:

“Ey Fâtıma! Kendini cehennemden kurtarmaya bak! Çünkü sizi Allâh’ın azâbından kurtarmaya benim gücüm yetmez. (Babanın peygamber olduğuna güvenme!) Ama aramızdaki akrabalık bağı sebebiyle (kıyâmette de) sizinle alâkamı kesmeyeceğim.” (Müslim, Îmân, 348, 351)

Asr-ı saâdette müslümanlar, îmanları için hicret ettiler. Evlerini-barklarını, doğup büyüdükleri şehri terk ettiler.

Bazı müslümanların gayr-i müslim yakınları ise, onlara mâni oldular. Ağlayıp sızlayarak kendilerine acındırdılar. Mü’min kocalarını veya babalarını hicret gibi mukaddes vazifeden vazgeçirdiler. Âyet-i kerîmede şöyle bir îkaz nâzil oldu:

“Ey îmân edenler!

Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size (din husûsunda) düşman olanlar da vardır. Onlardan (din husûsunda) sakının.” (et-Teğâbün, 14)

Bu âyetin; Medine döneminde, aile reislerini cihaddan alıkoyan bazı aileler hakkında nâzil olduğu da rivâyet edilmiştir. (Taberî, Tefsîr, XXVIII, 160-161)

Muhâcirler nice fedâkârlıklar gösterdi.

Ensar onlara evlerini açtı, mahsûllerini paylaştı, fedâkârlıkta bulundu.

Bedir, Uhud, Hendek, Hayber ve Mûte… Nice seferler oldu. Anneler, ciğerpâresi yavrularını fedâ etti.

Nice harbe bizzat hanımlar da iştirâk etti. Su taşıdılar, akrabalarının yaralılarına baktılar.

Hattâ Bizans’a karşı çok mühim bir harp olan Yermük’te, İslâm ordusunda ric‘at alâmetleri belirince, Hind gibi müslüman hanımlar;

“(Biz hanımlar gitmiyoruz! Ancak cesetlerimizi çiğneyerek savaş meydanından kaçabilirsiniz!) Bizi müdafaa etmezseniz, kocamız değilsiniz!..” diyerek askerleri tekrar cesaretlendirdiler.

Bunca fedâkârlıkları gösterenlerin;

“Benden bu kadarı yeter, gerisini de başkası yapsın!” şeklinde bir kenara çekilme hareketleri de reddedildi. Bunu bizzat Eyüp Sultan olarak bildiğimiz, Hâlid bin Zeyd -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

BU TEHLİKE, BAŞKA TEHLİKE!

Emevîler devrinde, Allah Rasûlü’nün fetih müjdesine nâil olmak isteyen İslâm ordusu, İstanbul önlerine gelmişti. Ordunun içinde Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri de bulunmaktaydı. Rumlar, arkalarını şehrin surlarına vermiş savaşırlarken; ensardan bir zât, atını Bizanslıların ortasına kadar sürdü. Bunu gören bir İslâm askeri;

“Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” âyet-i kerîmesinden hareketle ve hayretler içinde;

“–Lâ ilâhe illâllah! Şuna bakın! Kendini göz göre göre tehlikeye atıyor!” dedi.

Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri şöyle dedi:

“–Ey mü’minler! (Yanlış anlaşılmasın!) Bu âyet, biz ensar hakkında nâzil oldu. (Biz misafirperverlik yaptık, malımızı cömertçe harcadık.) Hazret-i Allah, yüce Peygamber’ine yardım edip dînini galip kıldığında biz;

«Artık hurma bahçelerimizin başında durup onların ıslahı ve nemâlanmasıyla meşgul olalım. (Tarlalarımıza dönelim.)» demiştik. Bunun üzerine;

«Allah yolunda (malınızı ve canınızı) infâk edin de kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! Bir de ihsanda bulunun! Zira Allah, (yaptığını en güzel şekilde yapan ve ihsan şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.» (el-Bakara, 195) âyeti nâzil oldu.

Âyet-i kerîmede buyurulan «kendi eliyle kendini tehlikeye atmak»tan maksat; bağ ve bahçe gibi dünyalıklarla uğraşmaya dalıp, Hak yolundaki gayretleri terk ve ihmal etmemizdir.”

İşte bu ilâhî îkāza gönülden riâyet eden Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri; Hakk’a kulluğun, Hazret-i Peygamber’e ümmet olmanın ve îman nimetiyle şereflenmenin şükür borcunu ödeyebilme endişesi içerisinde, son nefesine kadar hiçbir gayretten geri durmamıştır. Seksen küsur yaşlarında iken katıldığı bu sefer esnasında vefât ederek, şehidlik mertebesine nâil olmuştur. (Bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 22/2512; Tirmizî, Tefsîr, 2/2972)

Tarih boyunca, İslâm’ın tebliği ve adâletin tesisi için, büyük fedâkârlıklar gösterildi.

Meselâ Irak, Şam ve Mısır havalisi; oraları ilk defa fethedip buraya yerleşen ve tebliğe, irşâda devam eden sahâbe ve tâbiîn nesilleri sayesinde İslâm beldeleri oldular. Vedâ Haccı’na iştirâk eden 120.000 sahâbîden ancak 20.000 kadarı, kendi beldelerinde medfundur. Büyük ekseriyet hep tebliğ, cihad ve insan inşâsı için gittikleri beldelerde can verdiler, o beldelere can kattılar.

Anadolu ve Rumeli ise Ahmed Yesevî dervişleri sayesinde İslâm ile müşerref oldu. O dervişler ki; dîni tebliğ için mürşidlerinin emriyle vatan cüdâ oldular, uzun seyahatlere çıktılar, hiç tanımadıkları, tehlikelerle dolu beldelerde irşâda başladılar.

Sadece dervişler ve erler değil, en azametli sultanlar da İslâm’ı yaşama ve yaşatma yolunda her türlü meşakkate katlanırdı.

SULTANIN FEDÂKÂRLIĞI

Fatih Sultan Mehmed Han, Trabzon Rum İmparatorluğu üzerine sefere çıkmıştı. Şehre arkadan ulaşmak için dağlık ve ormanlık bir araziden geçiliyordu. Bazen baltacılar, önden yol açıyorlardı. Yolun müsait olmadığı bir yerde Fatih’in atı kaydı. Fatih, bir kayaya tutunmak için uğraşırken elleri kanadı. Bu hâli müşâhede eden beraberindeki Uzun Hasan’ın annesi Sârâ Hatun, tam fırsatı olduğunu düşünerek;

“–Oğul! Han oğlu hansın! Bir yüce hükümdarsın! Trabzon gibi küçük bir kale için bunca meşakkate katlanman revâ mıdır?” dedi.

Çünkü Uzun Hasan, Trabzon Rum İmparatorluğu ile akrabalık kurmuş ve bu yüzden annesini, bu seferden vazgeçirmek için Fatih’e ricacı olarak göndermişti.

Fatih, elleri sıyrıklarla dolu olduğu hâlde doğruldu ve dedi ki:

“–Ey ihtiyar ana!.. Sen zannetme ki, çektiğimiz bunca zahmet, kuru bir toprak parçası içindir. Bilesin ki bütün gayretimiz Allâh’ın dînine hizmettir. İnsanları hidâyete kavuşturmaktır. Yarın huzûr-i ilâhîde, yüzümüz kara olmasın diyedir. Elimizde İslâm’ı tebliğ ve tâzîz imkânları varken, birtakım zahmetlere katlanmayıp ten rahatlığını tercih edersek, bize gazi denilmesi revâ mıdır? Ehl-i küfre İslâm’ı götürmezsek, onların azgınlıklarına mânî olmazsak, huzûr-i ilâhîye hangi yüzle çıkarız?!.”

Allah yolunda gayret şuurunu anlamakta, Barbaros Hayreddin Paşa’nın anlattığı şu hâdise de pek ibretlidir:

“Bir defasında kazandığım büyük fetihlerin verdiği yorgunluk sebebiyle biraz da dinlenmek istedim. Bu sebeple yeni sefere kendim gitmeyip Sinan Paşa’yı yolladım. O gece rüyamda bana;

«–Ey Hayreddîn! Yalan dünyada rahat yoktur. Rahat ancak cennet-i a‘lâdadır. Hemen gayret eyle; bil ki Allâh’ın yardımı seninledir!..» dediler.

Uyanınca kendi kendime;

«–Bu erenlerin himmetidir. Şükürler olsun beni büyük bir hatadan kurtardılar.» deyip çok sadakalar dağıttım ve nice fakirleri doyurup giydirdim.”

Mehmed Âkif, o günlerin muhteşem gayretini şöyle anlatır:

Zannetme ki ecdâdın asırlarca uyurdu,
Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıt‘ada yer yer kanayan izleri şâhid,
Dinlenmedi bir gün o büyük, şanlı mücâhid!..

GEVŞEKLİK HEZİMETTİR

Fedâkârâne gayret edildikçe zaferler ve fetihler nasîb oldu. Lâle Devri’ndeki gibi rahata düşkünlük peydâ oldukça, ardından büyük hezimetler geldi.

Hizmet ve gayretlerin devamlılığı, bir mü’minin kendini istikbâlin tehlikelerinden muhafazası için de zarurîdir. Dünyevî bir apolet alınır, o hayat boyunca geçerli kalır.

Fakat mâneviyat sahasındaki dereceler ve sıfatlar, sahip çıkılmadığı takdirde kaybedilmek tehlikesine mâruzdur. Bu sebeple Cenâb-ı Hak;

“Ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk eyle!..” (el-Hicr, 99) buyurur.

Bu kulluk, sadece ferdî ibâdetlere münhasır değildir.

Mü’min önce kendisini ihyâ etmeli, akabinde de gönülde îmânın meyvesi olan merhamet ile başkalarına rahmet insanı olmaya koşmalıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de 11 yerde emr-i bi’l-mâruf, nehy-i ani’l-münker geçmektedir.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in etrafında pervâne olarak, O’nun gibi fedâkârca hizmet eden ashâb-ı kiram gibi, sonraki nesillerde de İslâm’a dört elle sarılıp gayret edenler meth u senâ edilmiştir. Efendimiz buyurur:

“Benim ümmetimin misâli, yağmurun misâli gibidir. Evveli mi daha hayırlıdır, sonu mu daha hayırlıdır bilinmez! (Evveli de hayırlıdır, sonu da hayırlıdır.)” (Tirmizî, Edeb, 81/2869; Ahmed, III, 130)

Her mü’min, bu müjdeye ermek için gayret etmelidir. Aile fertleri de bu ideal için birbirlerine yardımcı olmalı, hep beraber Allah hakkını ödemek ve Peygamber emânetine sahip çıkmak için fedâkârlık göstermelidir.

Zira mes’ûliyet büyüktür.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- bu mes’ûliyeti şöyle anlatır:

“(Ashâb-ı kiram arasında şu hakikati) duyardık: Kıyâmet gününde bir kişinin yakasına, hiç tanımadığı biri gelip yapışır. Adam şaşırır ve;

«–Benden ne istiyorsun? Ben seni hiç tanımıyorum ki!» der. Yakasına yapışan kişi de:

«–Dünyada iken beni hata ve çirkin işler üzerinde görürdün de; îkāz etmez, beni o kötülüklerden alıkoymazdın.» diyerek ondan dâvâcı olur.” (Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, III, 164/3506; Rudânî, Cem‘u’l-Fevâid, V, 384)

Bu mes’ûliyeti en güzel şekilde idrâk edenler ehlullah hazerâtı olmuştur.

KÖY KÖY DOLAŞARAK TEBLİĞ

Müslümanların maddî ve mânevî gayretlerinin zayıflamasıyla, gün gelmiş, Allah demek, İslâm’ı anlatmak suç hâline gelmişti. Yıllar süren ve kimi yerlerde cenâze kaldıracak hoca bulunamaz hâle düşülecek kadar vahimleşen bu dinsizlik cereyânının, memleketimizde İslâm’ın kökünü kazıyamaması, hep o fedâkâr, cesur ve gayretli hocalar ve ârifler eliyle olmuştur. Samanlıklarda, dağlarda, tarlalarda gizli-saklı çocuk okutmuşlar, bu memleketi Kur’ân’sız bırakmamışlardır.

Bu büyük zâtlardan Mahmud Sâmi Efendi Hazretleri; at arabalarıyla köy köy dolaşarak, Allâh’ın dînini yaşama ve yaşatma azmini göstermiştir.

Uzun yıllar Sâmi Efendi’nin hizmetinde bulunan merhum pederim Musa Efendi Hazretleri de Anadolu’ya nice yolculuklar yaparlardı. Seyahat vasıtalarının ve yolların günümüz kadar müsait olmadığı o devirlerde, bu ziyaretler ve gayretler, hânelerinden uzak bir şekilde 20 gün sürerdi.

Anlatmışlardı:

Gittikleri bir beldede, konaklayabilecekleri bir kardeş yoktur. İslâmî hassâsiyete sahip olanı bulunamayacağından, otelde de kalmak istemezler. Bir camiye giderek, müezzin efendiden battaniye istemiş ve camide gecelemişlerdir.

Musa Efendi Hazretleri, hastalığının en şiddetli anlarında dahî;

“Yâ Rabbî! Bana sıhhat ve güç ihsan buyurup, köy köy dolaşarak kardeşlerimin hizmetinde bulunmayı nasîb eyle!” diye duâ hâlindeydi.

Onun bu hizmet ve gayret iştiyâkı Hazret-i Ömer’in şu temennîsine benzer:

“Hayatta olursam inşâallah halkın içinde bir sene gezeceğim. Biliyorum ki insanların, bana ulaşmayan ihtiyaçları var. Valileri o ihtiyaçları bana bildirmiyor, kendileri de bana ulaşamıyorlar.

Şam’a gideceğim, iki ay orada kalacağım.

Sonra Cezîre’ye gidip iki ay orada kalacağım.

Sonra Mısır’a gidip iki ay orada kalacağım.

Sonra Bahreyn’e gidip iki ay orada kalacağım.

Sonra Kûfe’ye gidip iki ay orada kalacağım.

Sonra Basra’ya gidip iki ay orada kalacağım.

Vallâhi o sene ne güzel bir sene olacak!” (Taberî, Târîh, Beyrût: Dâru’t-Türâs, 1387, IV, 201-202)

Bugün ömrü İslâm’ı yaşama ve yaşatma gayretleriyle dopdolu geçirmenin bir başka faydası da devrin belâ ve musîbetlerinden muhafaza olmaktır.

GÜNÜMÜZ CÂHİLİYYESİNDE

Bugün gelişen imkânlarla muvâzî olarak, hayrın da şerrin de yolları kolaylaştı. Bu kolaylıklar, infâka, hayra ve hizmete sarf edilmezse; nefsâniyete, hodgâmlığa ve israfa yani bâtınî haramlara insanı kolayca dûçâr eder.

Televizyon ve internet, âtıl ve boş duran insanları avlamak için pusuya yatmış vaziyette. Birçok iş ve çalışma ortamı, İslâm’a uymayan ihtilât ve benzeri menfîliklerle dolu… Birçok insanın kazancına, fâiz vb. menhiyyât bulaşmakta.

Vaziyet böyle iken evlâdı, eşi veya babası/annesi hayırlı bir hizmette, hayırlı bir meşgaleyle dopdolu bir insan, iki kere şükretmelidir.

İslâm; hayata bir nizam vermiş, mü’minin ferdî, ailevî ve içtimâî hayatını tanzim etmiştir. Lâkin bu nizamın tatbikatı zamandan zamana değişiklik gösterir.

Bizler, Fatih Sultan Mehmed Han devrinde yaşamıyoruz. O devirle günümüzü mukayese ettiğimizde, her iki devrin de birbirine göre zor ve kolay tarafları olduğu görülür. Her devirde mü’min, kendisine düşen vazifeleri îfâya uygun şekilde hareket edecektir.

Bizim hizmet ve gayretler husûsunda kendimizi toplumdaki bilgisiz ve nâdan insanlarla kıyas etmemiz doğru olmaz. Cenâb-ı Hak; rızâsına erişebilmemiz için, kendimize ashâb-ı kirâmı örnek almamızı istiyor. (Bkz. et-Tevbe, 100) Yani her hâlimizi ashâb-ı kirâmın hâliyle mîzân etmek mecburiyetindeyiz.

Bugün İslâm’a her taraftan saldırılmaktadır. Âhireti hatırlatan ve adâlete çağıran yegâne hakikat İslâm olduğu için, herkes ona hücum ediyor. Buna mukabil; mü’minlerin de İslâm’ın nusreti için gayret etmeleri zarurîdir.

Dünya hayatı geçicidir, esas hayat ise âhiret hayatıdır. Saâdeti veren Cenâb-ı Hak’tır. Aileler de asıl fecî ayrılık günü olan mahşerde ayrı düşmemek için, hep beraber Allâh’ın ipine, Kur’ân’a ve İslâm’a sarılmalıdır. İbâdet ve gayret husûsunda birbirini teşvik hâlinde olmalıdır.

O zor günde sadakaya çok muhtaç olacağız. Birbirine sâlih amel ve sadaka-i câriye vasfında hizmetlerde destek olmuş karı-kocaların mahşer yerinde bol bol sadakaları olacaktır.

O gün öyle bir gün ki;

Sâlihler dahî; «Keşke daha fazla sâlih amel işleyerek gelseydik…» diye pişman olacak.

Amellerdeki gayret için şu misâli düşünmelidir:

KEŞKE DEMEDEN…

Gelişen ve kıymetlenen arazilerin eski fiyatlarını bilenler birbirlerine derler ki:

“–Pek ucuz ve kolay iken, keşke ben de alsaymışım. Şimdi çok kazançlı çıkacaktım!..”

Zamanında almış olanlar bile;

“–Keşke daha fazla alsaymışım!” derler.

İşte âhiret yurdundaki pişmanlığı bunun kat kat fazlası olarak tefekkür etmek îcâb eder.

Bu şuurla, dünyevî bahanelerin pençesine düşerek kıyâmet günündeki pişmanlığı artırmamalı, çok gayret etmelidir. Gayret edenlere de destek olmalı, güç ve omuz vermeli ve onların hayırlı işlerine ortak olmalıdır.

Unutmamalıdır ki;

Asıl tatil de teneşirde başlayacak, tâ ba‘sü ba‘de’l-mevte kadar sürecektir.

Düşünmeli ki;

Kimileri, onca imkânı ve zamanı; okyanusu yelkenliyle aşmak, dağların tepesine tırmanmak gibi birtakım tuhaf zevklerine harcadığı hâlde, yakınları tarafından tenkit edilmeyip tebrik görüyor.

Spor müsabakaları için kamplar yapılıyor. Falan tez için insanlar kütüphânelere kapanıyor, kimseyle görüşmüyor. Bazen bir vazife için, bir kişi yabancı bir ülkeye gönderiliyor. Hayatını ona göre tanzim ediyor. Herkes, bu kişiyi haklı görüyor. Hâlbuki bunlar gel-geç heveslerdir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ

“Çalışmıştır, boşuna!” (el-Ğâşiye, 3)

Hâl böyle iken, imkânlarını geniş ölçüde Allah yoluna sarf eden kişiye aynı rağbet ve takdir gösterilmeyebiliyor. Oysa asıl onlara köstek değil destek olmak zarurîdir.

İmkânlarını nereye sarf edeceğini tayin etmekte, bir insan için en mühim unsur çevresidir. Bu mânâda Hazret-i Ali’nin şu nasihati ne güzeldir:

Şu üç kişiyle irtibatını kes:

‒Korkak (Çünkü hem kendini hem de seni Allah yolundaki hizmetlere karşı ürkütür, geri durdurur.)

‒Cimri (Çünkü Allah yolunda malını, zamanını, ilmini sarf etmene engel olur, kendi gafletini sana da bulaştırır.)

‒Harîs (Çünkü dünyevî hevesler peşine daldırır da âhireti bir kenara bıraktıracak ihtiraslara seni de sürükler. Tûl-i emel ile dünya hayatını hiç bitmeyecek gibi uzun görür, uhrevî gayret ve infaklar için;

“–Daha vaktin var!” gafletine dûçâr olur, âhiret istikbâlini düşünmez, hüsrâna uğrar ve seni de aynı felâkete düşürür.)

Tarihimize baktığımızda; beylerin, cihad, tebliğ, ilim, irfan ve hizmet yolunda; hanımların da, vakıflar tesis etmek, hayır-hasenatta bulunarak sadaka-i câriyeler bırakmak yolunda birbirleriyle yarıştıklarını görüyoruz.

Meselâ Üsküdar’da muhteşem tarihî camilerin ekserîsi, sultan hanımların eserleridir. O hanım sultanların yegâne modası; vakıflar tesis etmek, hayır hasenat bırakmaktır. Başka gayeleri olmamıştır. Onların kendilerinden sonraya bıraktığı mîraslar, toplumları zâhiren ve bâtınen zenginleştiren gerçek pırlantalar ve elmaslar mesâbesindeki camiler, çeşmeler, şifâhâneler ve Kur’ân müesseseleri olmuştur.

Sâliha bir hanım, sâlih bir aile reisinin en büyük destekçisi ve hayırlı evlâtların da en birinci ve en mühim muallimesi ve mürebbiyesidir. Böyle fazîletli anneler, ömür boyu teşekküre lâyıktır.

Efendimiz buyurmuştur:

“Bana dünyanızdan üç şey (Allah tarafından) sevdirildi:

1) Gözümün nûru namaz,

2) Güzel koku,

3) Sâliha hanım.” (Nesâî, İşretü’n-Nisâ, 10)

“Cennet annelerin ayağı altındadır.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 125)

Toplumlar, sâliha hanımların elinde âbâd olur. Gafil kadınların elinde ise berbâd olur. Gafil anneler sebebiyle toplumlar cam kırıklarıyla dolar ve onlar nesilleri ifsâd ederler. Böyle sefil kadınlar hakkında Efendimiz şöyle îkāz etmiştir:

“Bana (mîracda) cehennem gösterildi. Halkının çoğunun kadınlar olduğunu gördüm.” (Buhârî, Îmân, 21)

Baba ve annelerin dünyadaki en büyük ecri, yavrularını Hak yolunda yetiştirebilmeleridir.

Bu yolda, İbrahim -aleyhisselâm-’ın, Hacer Vâlidemiz’in ve Hazret-i İsmail’in teslîmiyetini düşünmelidir. Ashâb-ı kirâmı ve ecdâdı tefekkür etmelidir.

Unutmamalıdır ki, fedâkârlıktan başka çare yoktur.

NASIL KAZANACAKSIN?

Beşîr bin Hasâsiyye -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bey‘at etmek için geldim. Bana; Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şahâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.

Ben de şöyle dedim:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihad ve sadakadır. İnsanlar cihaddan kaçan kimseye Allâh’ın gazap ettiğini söylüyorlar. Ben ise cihad meydanına gelince nefsimi ölüm korkusu kaplayıp kaçmaktan endişe ediyorum. Sadakaya gelince; benim malım küçük bir koyun sürüsü ve on deveden ibârettir. Onlar da ehlimin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.»

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elimi tuttu, salladı ve şöyle buyurdu:

«–Cihad yok, sadaka yok; peki o hâlde nasıl cennete gireceksin?!.»

Bunun üzerine;

«–Yâ Rasûlâllah! Bey‘at ediyorum.» dedim ve Allah Rasûlü’ne, koştuğu bütün şartlar üzerine bey‘at ettim.” (Ahmed, V, 224)

Demek ki;

“Malım kıymetlidir, canım da kıymetlidir, kendime daha fazla zaman ayırmalıyım, keyfime dokunamam…” gibi bahanelerin Allah ve Rasûlü nezdinde bir kıymeti bulunmamaktadır.

Elbette bu hizmet ve gayret yarışında, eşler birbirlerine kızmadan, taltifle yaklaşmalıdır. Kavl-i leyyin ile yumuşakça ifade etmelidir. Güzel misalleri anlatarak, muhtevâsına girme azmi aşılanmalıdır.

Bir hanım beyine, beyi de hanımına destek olduğu nisbette birbirine sadaka-i câriye olmakta ve birbirlerinin hizmet ve gayretlerindeki ecirlerden hisse almaktadırlar.

Başta ifade ettiğimiz üzere;

Kişi, ailesinin hakkını gözetmelidir. Lâkin ailesi de; en başta gelen hakkın, Allah hakkı olduğunu unutmamalıdır.

Eş ve çocuklar emânettir. O emânete riâyet şarttır. Lâkin Rasûlullah Efendimiz’in emânetine de riâyet elzemdir.

O hâlde huzur içinde İslâmî esaslara riâyetkâr bir ibâdet ve hizmet ömrü yaşamak lâzımdır.

Tâkat ölçüsünde, hayat muvâzenesi içerisinde…

Cenâb-ı Hak; yaşayarak ve yaşatarak dînine yardım eden ve böylece ilâhî yardıma nâil olan, son nefeste ayaklarını sürçmekten muhafaza ettiği kullarından eylesin.

Cenâb-ı Hak; fert, aile ve toplum hâlinde rahmet insanları eylesin. Bizleri Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in; «Kardeşlerimi özledim.» buyurduğu bahtiyar zümreye ilhak buyursun.

Âmîn!..