MUHAMMED İKBAL

YAZAR : Mücahid BULUT mucahidbulut@yandex.com

m_bulut

Pakistanlı mütefekkir ve şair Muhammed İkbal, 9 Kasım 1877’de Pencap bölgesine bağlı Siyâlkût’ta doğdu. Babası Nur Muhammed, mutasavvıf bir zâttı. Çevresinde «okumamış filozof» olarak tanınan Nur Muhammed, küçük dükkânında baba mesleği olan fes satışı yapıyordu. Çarşının bütün esnafını toplayarak dükkânında verdiği sohbetler Muhammed İkbal’in fikrî hayatının oluşmasında önemli yere sahiptir. İkbal ilk olarak Kur’ân-ı Kerim eğitimi aldı ve büyük bir kısmını ezberledi. Liseyi Siyâlkût’ta bitirdikten sonra Lahor’da yüksek tahsil yaptı.

1905’te Londra’da Cambridge Üniversitesinde felsefe ve hukuk okudu; Münih’te felsefe doktorasnı tamamladı. İkbal; Avrupa’da eğitim gördüğü yıllarda muâsırı ilim adamlarının aksine, batının zayıf taraflarını görüp kendi şahsiyetini güçlendirmiştir. Bu durumu kendisi şöyle anlatır:

“Çağdaş Avrupa kültür ve ilimlerinin ışığı, özümü alamadı; gözümü kamaştırmadı. Çünkü ben, gözüme Medine’nin sürmesini çekmiştim. Batı eğitim ve öğretim ateşinin içinde eğleştim; ama Hazret-i İbrahim’in, Nemrut’un ateşinden sağ sâlim çıktığı gibi çıkıp kurtuldum. Asrın firavunları, hep beni avlamak için çabalayıp durdular; fakat ben onlardan korkmadım ve korkmuyorum. Zira Yed-i Beyzâ’yı (Kur’ân) taşıyorum. Yıldızları ele geçirdimse ve zorluklar bana boyun eğdilerse buna şaşmayın! Çünkü ben; o büyük Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-in kölelerindenim ki, çakıllar O’nun ayağıyla şereflenip yıldızlardan daha kıymetli oldular ve O’nun ayak izlerinden kalkan tozlar, misk kokusundan daha güzel ve çabuk etrafa koku saçtılar.”

İkbal’in Avrupa’dan ülkesine dönmesinin ardından yazdığı eserlerde giderek artan bir yoğunlukta dînî ve felsefî konulara girdiği görülür. Şöhretinin doruğuna 1915’te yayımladığı Esrâr-ı Hôdî adlı uzun mersiyesiyle ulaşmış, bunu Rumûz-i bî-Hôdî takip etmiştir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye olan hayranlığı sebebiyle bu iki eseri de Mesnevî tarzında ve Farsça olarak kaleme almıştır.

“Büyük bir ruhla karşılaştığınız zaman rûhunuz kendini keşfeder.” diyen İkbal; Mevlânâ ile ruh tanışıklığından sonra kendini keşfetmiş ve fikrî buhranlara girdiği zamanlarda, o büyük ruhtan aldığı mânevî güç ve çözümlerle derdine çareler bulmuştur. Bir beytinde kendisine hitaben bunu şöyle ifade eder:

“Senin akıl ve mantığını batılıların büyüsü hasta etmiştir. Bunun şifâsı ve tedavisi; Mevlânâ’nın aşk ateşinde, gönül dünyasındadır.”

Muhammed İkbal’in eserlerinde göze çarpan ilk unsur çalışmaktır. İnsanı olgunluğa götürecek, pişirecek şeyin; önce nefse karşı mücadele, devamında zorluklara karşı mücadele etmek olduğu kanaatindedir. Bir eserinde ham ve olgun insanı mukayese için madende kömür ile elması konuşturur. Kömür; ikisinin de aslı karbon olmasına karşın kendisinin değersiz, elmasın kıymetli olmasından yakınır. Elmas ise şu cevabı verir;

“Ey ince düşünen ve ince gören arkadaş! Kara toprak, pişip olgunlaşınca (alev alev yandıkça) yüzükleri süsleyen elmas olur. O kara toprak, etrafı ile mücadele ede ede (acı çeke çeke) pişer ve taş kesilir. Benim vücudum, bu pişkinlik (yanma) neticesinde parıl parıl hâle geldi. Sînemde ne tecellîler göründü. Sen, ham kaldığın için böyle hor hakir oldun. Vücudun yumuşak olduğu için yandın. Korkma, gam çekme, vesveseli olma. Taş gibi pişkin ol, elmas ol! Ölesiye çalışan, güçlüklere saldıran insan, iki dünyayı aydınlatır. Hayatın şerefi, sert ve dayanıklı olmaktır. Âcizlik, değersizlik, pişkin ve olgun olmamaktan ileri gelir.”

Muhammed İkbal, Avrupa’dan Hindistan’a dönerken Sicilya adasına uğramış ve oranın bir zamanlar İslâm’la şereflendiğini ve İslâm’a hizmet ettiğini hatırlayarak kendisine;

“Gözyaşıyla değil kan akıtarak ağla, işte burası İslâm medeniyetinin gömüldüğü yerdir.” diyerek ağlamıştı.

“İspanya! Sen müslüman kanının emânetini taşıyorsun! Sen gözümde Harem (Kâbe) gibi tertemizsin.” dediği Endülüs’e uğradığında ise İslâm medeniyetinin en güzel eserlerinden biri olan Kurtuba Camii’nin önünde derin hislere kapılıp Kurtuba Camii şiirini kaleme almıştır.

Muhammed İkbal’in hayatında dikkat çeken diğer bir husus, Türkiye ve Türk insanına karşı duyduğu muhabbet ve ihtiramdır. Muhammed İkbal; Türkiye’ye gelirken, uçağın Türk hava sahasına girmesi ile birlikte, ayağa kalkar ve bir müddet öylece bekler. Yanındakiler neden böyle yaptığını sorunca, onlara şu mânidar cevabı verir:

“Bu topraklar, Hazret-i Mevlânâ’nın kabrinin bulunduğu mübârek topraklardır ve bu mukaddes mekânda yaşayan millet de öyle bir millettir ki, yıllarca İslâm’ın muhafızlığını yapmıştır. Eğer bu millet olmasaydı; İslâm, Arap Yarımadası’nda hapsolurdu. Bunun içindir ki, gönlümde Hazret-i Mevlânâ’ya ve onun necip milletine karşı sonsuz bir saygı ve ihtiram vardır. İşte bundan dolayı, yani onlara hürmeten ayağa kalktım.”

Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmeye çalışıldığı bir devrede;

“Osmanlıların üzerine bir keder dağı yıkılmışsa sen hiç üzülme,
Çünkü şafak yüz bin yıldızın kanı dökülmeden sökmez!”

Mehmed Âkif’in Necid’de yazdığı «Çanakkale Şehitleri»ne şiirindeki mısralarını hatırlatan bu mısraları İkbal de, tâ Lahor’da yazmıştı. İslâm dâvâsının, milletler ve coğrafyalar üstü olduğunun ne güzel bir yansıması…

Zaten;

İkbal’e göre müslümanın toprağında sınır olamazdı.

Çünkü; bütün müslümanların vatanı birdi.

Çünkü; insanlığın saâdetini gerçekleştirecek tek hükûmet de İslâm’dı.

Bu fikirlerini Hind müslümanlarına da aşılamasıyla gelişen Türkiye ile Pakistan arasındaki eşine az rastlanan yakınlık; çoğu kez «iki devlet, bir millet» olarak ifade edilmiştir.

Muhammed İkbal; şâheseri sayılan eseri Câvidnâme’yi, 1927’de kaleme aldı. Ömrünün bundan sonraki kısmını Hindistan’daki müslümanların haklarını savunarak ve bağımsız bir Pakistan İslâm Devleti kurmak için mücadele ederek geçirdi.

“Devletler şairlerin kalbinde doğar, politikacıların ellerinde büyür ve ölürler.” demişti öyle de oldu. İkbal kanserden vefat ettikten 9 sene sonra bağımsız Pakistan Devleti kuruldu, 23 Mart 1956’da Pakistan İslâm Cumhuriyeti’ne dönüştü.

“«Sana mü’min insanın belirtisini söyleyeyim mi?» Ölüm gelince tebessüm onun dudağındadır.” diyen bu büyük insan Lahor’da 21 Nisan 1938’de, duâlarında;

“Yâ Rabbî! Her şeyimi al, şu seher vaktinin lezzetini benden alma!” diyerek ihyâ etmekten geri kalmadığı bir seher vakti, Hakk’a irtihal etmiştir.