Gece

YAZAR : Doç. Dr. Harun ÖĞMÜŞ ogmusharun@yahoo.com

h_ogmus_yazi

Gece sükûnet getirir. Gün boyu yorulan bedenler için bir dinginlik, fikir ve duygular için bir durulma vesilesidir. Sükûnetinin yavaş yavaş çökmesine ve karanlık iplerini sarkıtarak ceste ceste eşyayı örtmesine Cenâb-ı Hak yemin etmiş (eş-Şems, 91/4; el-Leyl, 92/1; ed-Duhâ, 93/2), Habîbini meşguliyetlerin sona erdiği gece vaktinde namaz kılmaya teşvik etmiştir. (el-İsrâ, 17/79; el-Müzzemmil, 73/8)

Gece bambaşka bir âlem açar. Tabiî görebilenler için. Sun‘î elektrik ışıklarının istîlâsına maruz kalmış şehirlerde yaşayan modern insanın mahrum olduğu muazzam bir âlem… Havanın açık olduğu geceler; parlak mehtapları ve istihkâma dizilmiş askerler gibi kimi yere düşecekmişçesine yakın, kimi arkalarda sönük görünen yıldızlarıyla bir ışık şölenidir. Merhum Sadi HOŞSES tarafından bestelenen bir şiirde bu şölene duyulan hayranlık şöyle dile getirilmiştir:

Yıldızlı semâlardaki haşmet ne güzel şey!
Mehtâba dalıp yâr ile sohbet ne güzel şey!

Gece, sükûneti ve muhteşem manzarasıyla şairler için en başta gelen ilham kaynaklarından biridir. Gecenin dinginliğinde gönlüyle baş başa kalan şair; gök kubbede kendisini aydınlatmak üzere yakılmış ilâhî kandillerin altında değişik hayallere dalar ve bu hayallerden kulaklara hoş gelip, gönüllerde iz bırakacak âhenkli sözler örmeye çalışır. Bunların kimi bir coşkuyu dile getirir, kimi bir hasretin ifadesidir. Meselâ Selânikli Ahmed Efendi tarafından bestelenen bir şarkı güftesinde hasret duygusu şöyle terennüm edilmiştir:

Sensiz geceler geçti hayâlât ile bîhâb,
Göster bana gül çehreni ey sevgili mehtâb!

(hayâlât: Hayaller; bîhâb: Uykusuz; mehtap: Çevresinde ışık hâlesi olan dolunay veya onun gibi parlak olan sevgili)

Geceleyin uyumak isteyip de sevincinden uyuyamayanlar da vardır. Bir şair, bir gece rüyasına gireceğine dair sevgilisinden aldığı va‘din sevinciyle yıllardır uyuyamadığından şöyle yakınır:

Eyitti ol perî bir şeb düşüne girurem elbet,
Sevincimden uzun yıllar geçüptür görmezem uyhu.

(eyitti: Dedi; uyhu: Uyku)

Ancak dert ve kederinden dolayı uyuyamayanlar daha çoktur elbette. Nitekim bu durum meşhur bir beyitte şöyle terennüm edilmiştir:

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir…
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat?

(şeb-i yeldâ: Uzun gece; muvakkit: Namaz vakitlerini hesaplayan kişi; mübtelâ-yı gam: Dert ve gama mübtelâ olan kişi)

Derde mübtelâ olup gece uykusuz kalanlar içerisinde âşıklar şüphesiz çok müstesnâ bir yere sahiptir. Fuzûlî bir gazelinde şöyle der:

Gamından şem‘ tek yandım, sabâdan sorma ahvâlim;
Bu ahvâli şeb-i hicran benimle yâr olandan sor!

(şem‘ tek: Mum gibi; sabâ: Meltem; ahvâl: Hâller, durumlar; şeb-i hicran: Ayrılık günü; yâr: Dost)

Şair, içinde bulunduğu durumun hicran gecesinde kendisine eşlik eden kişiden sorulmasını istiyor. Ancak bu, gerçekten bu zorlu gecelerde onun bir dert ortağı olduğu mânâsına gelmez. O, bu sözüyle iki mânâ kasdetmiş olabilir:

1. Benim hâlimi ancak benim gibi hicran acısı çekenler bilebilir. Damdan düşenin hâlini ancak yine bir damdan düşen anlar. Öyleyse benim hâlimin nice olduğunu, benim durumumda olan birine sorun!

2. Benim hâlimi ancak hicran gecesinde bana eşlik edenler anlayabilir, dolayısıyla çektiğim elem ve keder onlara sorulmalıdır; ancak bu gecelerde beni tesellî edip derdime ortak olacak böyle vefâlı bir dostum var mıdır? Heyhât! Ne gezer!

Şair her ne kadar çektiği aşk derdinden böyle şikâyet etse de içten içe ondan büyük bir zevk de alır. Hattâ bunu zaman zaman itiraf da eder. Meselâ sevgilisinin yaya benzeyen kaşlarından attığı gamze (yan bakış) oklarının, içinin ateşiyle yakılıp eritilmesinden dolayı zevkini yeterince duymadığından şöyle yakınır:

Gelen nâveklerin bir bir yakup koymaz bulam zevkin,
Beni hırmân oduna yandıran sûz-ı derûnumdur!
(Fuzûlî)

(nâvek: Ok; hırmân: Mahrumiyet; sûz-ı derûn: Aşktan kaynaklanan iç ateşi)

Gece; şair muhayyilesine açılan ışıklı bir âlem olduğu kadar, bir dehşet sebebidir. Çünkü şer peşinde koşan; katil, hırsız, uğursuz, yankesici, yol kesici bi’l-cümle bozguncu gürûhu, emellerine ulaşmak için gecenin karanlığını fırsat bilirler. Bu sebeple; hususiyle geceleyin yolculuk eden ve korunaksız kalan kişiler, korku ve endişe içinde, sabahın olmasını ve yeryüzünün aydınlanarak varlıkların ortaya çıkmasını beklerler. Bundan dolayıdır ki, Mehmed Âkif merhum, milletçe dûçâr olduğumuz zorlu günleri geceye benzeterek Cenâb-ı Hakk’a şöyle yakarmıştır:

Yâ Rab! Bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin yoksa felâhı?
(felâh: Kurtuluş)

Böyle çetin zamanlarda ilticâ edilecek yegâne adres Allah Teâlâ’dır. O’na yapılan duâların geri çevrilmeyeceği umulan geceler vardır. Cuma ve arefe günü öncesindeki geceler böyledir. Lâkin Kur’ân’ın inmeye başladığı ve Allâh’ın mübârek olduğunu belirttiği Kadir Gecesi; bizâtihî Cenâb-ı Hak tarafından tebcîl edilmiştir. (ed-Duhân, 44/1-6; el-Kadr, 97/1-5) Ancak hikmet-i Hudâ, bu gecenin insanlara meçhul kalmasını gerektirmiştir. Tâ ki yalnızca o geceyi ibâdetle geçirip; diğer geceler tembellik etmesinler, bilâkis Kadir Gecesi’ne tevâfuk edeceği ümidiyle birçok geceyi ihyâ etsinler! Bununla birlikte Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o gecenin Ramazan ayının son on gününde aranmasını tavsiye etmiştir.

Kadre muvâfık düşen geceyi ihyâ etmemiz temennîsiyle; oruçlarımız makbul, Ramazânımız, kadrimiz ve bayramımız mübârek olsun!