ŞANLI FİLİSTİN DİRENİŞİ

Nurten Selma ÇEVİKOĞLU nurtencevikoglu@hotmail.com

 

Bugün Filistinlilerin şanlı direnişi, sadece müslümanların değil bütün insanlığın şerefidir. Bu mücadele, ruhlarda yerleşmiş olan sarsılmaz inancın yansımasıdır. Dünyanın sözüm ona (!) en güçlülerinin işgalci İsrail’i desteklemek adına, Filistinlilere savaş açması karşısında, onların şerefli direnişi vesilesiyle, pek çok insan; İslâm’ı, Kur’ân’ı tanımaya, anlamaya çalışıyor. Onca olumsuzluk arasında, insanlardaki bu hidâyet uyanışı yüreğimize su serpmiştir. Yüce ve Azîz olan Allah Teâlâ’nın rahmeti geniştir. Nereden, ne çıkaracağı bilinmez. Yazımızın başında hemen bu ehemmiyetli hususu belirtmek istedik.

 

7 Ekim’den bu yana; zâlim İsrail’in Gazzeli müslüman kardeşlerimize yaptığı zulümler, vicdanı olan herkesi büyük acılara sevk etmiştir. Haydut İsrail; güya kendini koruma refleksiyle, orantısız güç kullanarak Gazze’yi ateş çemberiyle çevreledi, vuruyor, kırıyor, yakıyor, yıkıyor. Hastahâneleri, camileri-kiliseleri, okulları, pazar yerlerini, resmî binaları, mültecî kamplarını bombalıyor. Gazze’ye atılan bombaların miktarı, ABD’nin II. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın Hiroşima şehrine attığı atom bombasının iki katıdır. Bunların yanı sıra, insanları yakarak öldüren fosfor bombası da kullandı. Bütün bu yapılanlar, savaş suçudur. On bini aşkın masum bebek-çocuk, kadın, yaşlı, engelli ve sivil şehîd oldu. Şimdiye kadar bir numaralı hümanist, “insancıl” geçinen dünya devletleri; bu acımasızlığı yalnızca seyretti ve seyrediyor. Bu nasıl bir çifte standart, anlaşılır gibi değil. Ukrayna-Rusya savaşında ölenler için konseyler toplanmıştı, Rusya’ya yaptırımlar uygulanmıştı. Hani şimdi nerede bu barışseverler? Sizlere yazıklar olsun!..

 

İslâm ülkelerinin duyarsızlığı da ayrı bir üzüntü konusu. Ama dünya halkları ayakta çok şükür, insaniyet ölmedi. Bilhassa İslâm ülkeleri halkları sessiz değiller. Halk; olanları protesto etmek gayesiyle, hemen her gün meydanlarda. Yaşanan bu acıları içine sindiremeyen müslümanlar; her türlü sosyal ortamı değerlendirerek, âdeta bir terör örgütü gibi hareket eden İsrail’in yaptıklarına karşı insanları şuurlandırıyorlar. İsrail ürünlerinin alınmamasına yönelik boykot kampanyaları devam ediyor. Hattâ halkın yanında, büyük market zincirleri de, bu boykota katıldılar. Bunun üzerine pek çok şehir belediyeleri İsrail ürünlerini şehirlerine sokmama kararı aldı. Türk Hava Yolları ve TBMM lokanta ve işletmelerinde, meclis kampüsü ve tesislerdeki kafeteryalarda, çay ocaklarına İsrail malları giremeyecek. Şimdi de, üniversiteler boykot kervanına katıldılar. Hepsini kutluyoruz. Darısı diğerlerinin başına. Ve insanlar; muhtevâsında dehşetli bir eşitsizlik barındıran, toplu cezalandırma amacıyla, dünyanın gözü önünde soykırıma dönüşen cinayetleri işleyen kātil İsrail’den nefret ediyor, kendi halkı da buna dâhil. Bu sebeple dünya ülkeleri, büyük kalabalıklardan oluşan müthiş protestolar düzenlediler. Hâlbuki hümanist dünya devletlerinde, terörist İsrail’in yaptıklarına karşı çıkma faaliyetleri yasaklandı. Fransa, Almanya ve İngiltere’de İsrail’e kātil demek, hâin demek yasak. İngiltere’de Filistin bayrağı taşımak, hapse atılmanıza sebep. Böylesi insanlığın yerlerde süründüğü, bir acımasız dünya var karşımızda!

 

Biz biliyoruz ki; Kudüs, dünyada kutsiyeti tartışılmaz bir şehirdir. Burada cereyan eden menfur cinayetler; hakikaten insanın yüreğini incittiği gibi, zihnini de yaralıyor. Bağrında nice peygamberleri barındıran bu mübârek şehirde; bugün ne yazık ki, en olmadık insan katliâmları gerçekleşiyor. Doğrusu onların ruhları inciniyor diye de, içimiz titriyor. Kudüs’e, peygamberler şehri denir. Hazret-i İbrahim, Hazret-i İsmail, Hazret-i İshak, Hazret-i Lût, Hazret-i Yâkub, Hazret-i Yûsuf, Hazret-i Süleyman, Hazret-i Musa, Hazret-i Harun, Hazret-i Zekeriyya, Hazret-i Dâvud, Hazret-i Yahya, Hazret-i İsa ve son Peygamber Hazret-i Muhammed -aleyhimüsselâm- bu güzel beldede bulunmuşlardır. 

 

Hazret-i Meryem Annemiz ve oğlu Hazret-i İsa -aleyhimesselâm- Kudüs’e yakın Beytüllahim’de, bu topraklarda doğmuştur. Hazret-i İbrahim ve eşi Sâre Vâlidemiz Kudüs’e yakın bir yer olan Sebu’da yaşamıştır. Hazret-i İbrahim, Hazret-i İshak, Hazret-i Yâkub ve Hazret-i Yûsuf peygamberlerin kabirleri Kudüs’e yakın el-Halîl kasabasındadır. Hazret-i Musa’nın kabri de Mescid-i Aksâ’ya yakın bir yerdedir. 

 

Kudüs, üç semâvî din için mukaddes bir şehirdir. 

 

Kudüs, müslümanlar için mukaddestir. Çünkü müslümanların ilk kıblesi burasıdır. Müslümanlar için üçüncü mukaddes ibâdet merkezi Mescid-i Aksâ, Kudüs’tedir. Yeryüzünde inşâ edilen ilk mescid Mescid-i Harâm’dır. İkincisi Mescid-i Aksâ’dır. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın, mîrâca çıkarken bütün peygamberlere namaz kıldırdığı mekân ve ayağını basarak, göğe yükseltildiği kayanın bulunduğu Kubbetü’s-Sahra buradadır. Ki, Mescid-i Aksâ ve Kubbetü’s-Sahra’ya, «Harem-i şerif» denir.

 

Kudüs, hıristiyanlar için mukaddestir. Çünkü Hazret-i İsa -aleyhisselâm-’ın çarmıha gerildiği ve buradan da kabrine konulduğunun düşünüldüğü; «Kutsal Kabir Kilisesi» buradadır. Hazret-i İsa -aleyhisselâm- tebliğini burada yapmıştır ve yine burada vefat ettiğinden hıristiyanlar Kudüs’te mukaddes ruh ararlar. Aynı zamanda onlar, Kudüs’te kurban keserek hac yaparlar, böylece hacı olurlar.

 

Kudüs, yahudiler için de mukaddestir. Çünkü yahudilerin Süleyman Peygamber’e ait; «Süleyman Mâbedi» ve «Ağlama Duvarı» buradadır. Ancak «Süleyman Mâbedi» önceki senelerde yıkılmıştır. Burası yahudiler için en mukaddes mekândır. Yahudiler; Süleyman Mâbedi’nin Mescid-i Aksâ’nın altında olduğunu düşündüklerinden dolayı, devamlı sûrette bizim için mukaddes olan bu mâbedin altını oyan kazı çalışmaları yapmaktadırlar. Tabiî müslümanlar buna râzı olmamaktadırlar. 

 

Bu şekilde Kudüs, her üç din için de çok önemlidir. Özetlersek, yahudilerin bütün peygamberleri Kudüs’le özdeştir. Hazret-i İsa -aleyhisselâm-, Kudüs’ün çocuğudur. Müslümanlar için de mukaddesliği; müslümanların ilk kıblesi, üçüncü mukaddes mescid olması, Peygamber -aleyhisselâm-’ın oradan mîrâca çıkması ve peygamberlere orada namaz kıldırması yönüyledir. Ama oranın asıl önemi; hak, hukuk, barış, adâlet ve huzurun yani İslâmî hakikatlerin tecellî ettiği bir yer olması sebebiyledir. Dolayısıyla Kudüs bütün insanlık için mühimdir. 

 

Ancak yahudiler ve hıristiyanlar Kudüs’ü yalnızca kendilerine ait bir şehir olarak görürler. Müslümanlar ise, Kudüs’ü; üç dînin mukaddeslerinin birleştiği, insanların hakikatlerle buluştuğu bir mekân olarak değerlendirirler. İşte bu anlayışla İslâm; her zaman kucaklayıcı olmuşken, diğer dinler dışlayıcı olmuşlardır. Geçmişte Kudüs’te, kadîm medeniyetimizde, İslâm’ın idaresi altında; insanlar barış, huzur, güven ve esenlik içinde birlikte yaşamışlardır.

 

Yaşadığımız şu asırda; Amerika’sından batılısına, Çin’inden Rusya’sına kadar var olan bütün devletler; insânî ilişkilerde âdeta gücü mukaddes addederler ve güçlü olan sanki hep haklıymış gibi görülür. Hâlbuki İslâm’da yegâne güçlü, daima haklı olandır. Günümüzde nice güçlüler; ne olmadık zâlimlikler yaparak, güçsüzleri ve mazlumları eziyorlar, sömürüyorlar. Tarih buna şâhittir. Batılılar; Afrikalı mazlumları, güçsüzlüklerinden istifadeyle ezmiş, sömürmüşlerdir. Afrika topraklarında gücü ellerinde bulunduran devletler; altın, elmas, bakır, kömür gibi değerli madenleri bu topraklardan çıkararak, kendileri kullanmışlardır. Afrikalıları da boğaz tokluğuna çalıştırarak; köle muamelesi yapmış, elde ettikleri geliri, gerçek sahiplerine vermemişlerdir. 

 

Oysa şerefli İslâm dîninde; her dâim güç değil, Hak hâkim olmuştur. İslâm’da asıl hedef, «Zafer» değil «Sefer»dir. İslâm dîni, dünyayı geçici bir yer olarak görür. Müslümanlar hayat boyu; zaferin değil, hakikatin peşinde koşmuşlardır. Nihâî hedef, zaferden çok seferdir. Yüce ve Azîz olan Allah Teâlâ, dilerse zaferi nasip eder. Kim neyi talep ederse, karşılığı odur. Bu yüzden; hıristiyanlar ve yahudiler dün de, bugün de devamlı güç peşinde koştuklarından; hak ve hakikatin, doğruluk ve adâletin, rahmet ve merhametin peşinde olmadıklarından; insanlıktan nasipleri yoktur. Onların ruh mekanizmaları şerre ve olumsuzluklara çalıştığı için, onların zerre kadar acıma, üzülme gibi insânî özellikleri çalışmaz. İşte şimdi Gazze’de orantısız güç kullanarak onca masum insanı öldürmekte, bir beis görmüyorlar ve sesleri de çıkmıyor.

 

Zâlim İsrail’in toplu cezalandırma adı altında yürüttüğü bu harekât, dünyanın en dehşetli savaş suçudur. Bu vahşeti işleyenlerin yürekleri acımıyor, ruhları sarsılmıyor; zira, ruhlarında olumlu özellik kalmamıştır. Bunlar ve onları savunanlar; merhametten, haktan ve hakikatten yoksundurlar. Bu vahşet; batının, ABD’nin ve onların safında olanların gerçek yüzünü, bütün netliğiyle ortaya çıkarmıştır.

 

Geçmişten bu yana, yahudiler müslüman Filistinlileri hep dışlamış; onları öz vatanlarından çıkarmak için akla, hayale gelmez çirkinlikler ve kötülükler gerçekleştirmişlerdir. Onların yönetimlerinde daima; baskılar, zulümler, eziyetler ve işkenceler yaşanmıştır. Şu bir gerçek ki; Kudüs’te Siyonist yahudi esâreti kalkmadıkça, barıştan söz etmek hayaldir. Yahudilerin idaresi altındaki Kudüs, âdeta müslümanlar için bir cehenneme çevrilmiştir. 

 

Hâlbuki Kudüs geçmişte, İslâm’ın aydınlık idaresinde, diğer din mensuplarının huzur ve selâmet içinde yaşadığı bir beldeydi. 400 senelik Osmanlı tarihi buna şâhittir. Osmanlı, aslında insanlığın yüz akıdır. Osmanlı varken; dünyada adâlet, hukuk ve hak vardı. Merhamet-huzur, sükûn-selâmet vardı. Osmanlı yıkıldı, dünyanın ruh dengesi bozuldu. Osmanlı yıkıldı; dünyada atom bombaları patladı, Balkanlar yetim kaldı. Osmanlı yıkıldı; Hindistan parçalandı, Arap dünyası perişan oldu. Osmanlı yıkıldı; Afrika ülkeleri sömürgecilerin elinde kaldı, sonrasında müslümanlar birbirine kırdırıldı. Sonuçta, İslâm coğrafyası perişan edildi.

 

Yaşanan gerçek şu ki, öteden beri insanlığın bir yahudi problemi var. Yahudiler dünyanın birçok ülkesinde, pek çok şeye hâkimler. Avrupa, yahudilerle neredeyse kuşatılmış durumda. Dünden bu yana, Amerika zihnî açıdan âdeta esir alınmış vaziyette. Bugün Amerika’da yahudilerin ciddî hâkimiyetleri var. ABD derin devleti, ekonomi, finans sektörü, Pentagon, CIA, Silikon Vâdisi, Hollywood, silâh endüstrisi hep yahudilerin elindedir. Amerika bağımsız değil yani yahudilerin istekleri dışında hareket edilemiyor, öylesine nüfûz etmişler. 

 

Yahudilerin hayat felsefeleri; genellikle güç ağırlıklı olduğundan, bulundukları yerlerde, her zaman para ve mevkide önde olmuşlardır. Devlet idaresi ve akademi aklı onlardan sorulur. Avrupa’da kapitalist sistemin kurucusu İngiltere’dir. Yahudiler her türlü güçlü sistemin içinde yer almak adına olmadık işler çevirirler. Geçmişte İngiltere, yahudilerin bu sistemin içine nüfûz etmelerini istemiyordu. Bu sâikle o zamanlar, bir Avusturya-Macar yahudisi olan gazeteci Teodor Herzl’e bir yahudi devleti kurma fikrini veren İngilizlerdir. Maksatları; onları devlet kurma işiyle meşgul edip, sistemden uzaklaştırmaktı. Nitekim bunu başardılar.

 

Yahudiler ticaretle uğraşıyorlardı. Yeni bir devlet kurmak için tarım gerekliydi, tarım için de çiftçilere ihtiyaç vardı. Rusya’da yaşayan yahudiler, tarımla uğraşıyorlardı. Ne var ki orada da, yahudiler istenmedi ve katliâmlar yapıldı. Onlara yeni kurulacak yahudi devleti için, Filistin topraklarına gitmeleri tavsiye edildi. Buna uyanlar olduğu gibi; uymayıp Amerika’ya gidenler de oldu. Osmanlı’nın parçalanma dönemlerinde; o bölgeler, İngiliz işgaline girdi. Bu karışıklık zamanlarında, Filistin topraklarına gruplar hâlinde yahudiler gelmeye başladılar. 1917 yılında İngiliz Dışişleri Bakanı bir deklârasyon yayınlayarak, Filistin’de bir yahudi devleti kurulmasını teklif etti. 1922’de Cemiyet-i Akvâm bunu kabul etti. Yahudiler bu tarihten sonra, dünyayı dolaşarak, buraya yahudi nüfus topladılar.

 

Bu arada 1930-1945 seneleri arasında Nazi Almanya’sında; yahudilere çeşitli baskılar ve soykırımlar yapıldı. Çok can yakıcı, farklı metotlarla çok sayıda insan öldürüldü. İtalya ve Fransa’da da benzer katliâmlar devam etti. Kaçabilenler Türkiye ve Amerika’ya gittiler. Bu hâdiseye «Holokost» deniyor. Peki, yahudiler neden bunca katliâmlara maruz kalmıştır? 

 

Dünyada neden yahudiler sevilmemiştir? 

 

El-cevap; Yahudiler; Kur’ân-ı Kerim’de, Bakara Sûresi ve diğer âyetlerde belirtildiği üzere; bile bile gerçeği gizleyen, Peygamberimiz’in mûcizelerini gördüğü hâlde inkâr eden, kendi peygamberlerine dahî devamlı itiraz eden, Allâh’ın lânet ve gazabına uğramış bir millettir. İsrailoğulları kendilerine gönderilen peygamber Hazret-i Yahya ve Hazret-i Zekeriyya’yı şehîd etmişlerdir. Hazret-i İsa -aleyhisselâm-’ı da öldürmeye teşebbüs etmişlerdir. O zamanlar yahudiler, peygamber öldürecek kadar azmışlardı. Şimdiki hâlleri de aynen buna benziyor. Nitekim bu hâller, Hazret-i Kur’ân’da belirtildiği üzere lânetlenmiştir:

 

“Sözlerinden dönmeleri, Allâh’ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve; «Kalplerimiz kılıflanmıştır.» demeleri sebebiyle (onları lânetledik, türlü belâlar verdik. Onların kalpleri kılıflı değildir) tam aksine, küfürleri sebebiyle, Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur; pek azı müstesnâ artık îmân etmezler.” (en-Nisâ, 155) Aynı konu Âl-i İmrân, 112’de de zikredilmektedir.

 

Yahudilerin en belirgin özellikleri; bulundukları yerde, fitne ve fesat çıkarmalarıdır. Bunlar İsrâ Sûresi’nde anlatılır. (el-İsrâ, 3-5-7-8) Zaten hemen bütün dünyada, yahudiler; sahtekâr, hilebaz, düzenbaz, para düşkünü, tefeci, haydut davranışlı, sapık fikirli kişiler olarak görüldüğünden sevilmezler. Bulundukları yerde istenmezler; sürgünlerle, katliâmlarla neredeyseler oradan uzaklaştırılmışlardır. Ancak bütün bunlara rağmen yahudiler; kendilerini üstün ırk olarak görürler, Tanrı tarafından dünyayı yönetmek üzere seçilmiş kişiler olduklarını düşünürler. Bu husus, onların ne kadar kibirli olduklarını gösterir. Oysa insanların üstünlüğü bizim inancımıza göre, ancak takvâları sebebiyledir. Hazret-i Musa’ya gelen on emir; İbrânîce olarak geldiğinden, onlar İbrânîce konuşurlar, ama on emirdeki hükümleri yaşamazlar. 

 

Tanrı tarafından Hazret-i Musa’ya Tûr Dağı’nda gönderilen mukaddes metindeki «on emir»de şu hakikatler mevcuttur: 

 

1. Tanrı’dan başka ilâhın olmayacak. 

 

2. Yukarıda, aşağıda, yerde putlar yapmayacaksın, onlara tapmayacaksın. 

 

3. Boş yere Tanrı’nın adını anmayacaksın yoksa ceza görürsün. 

 

4. Haftanın altı günü çalışacaksın, üreteceksin. Haftanın son günü (yedinci gün yani cumartesi) işlerini bırakacaksın, ibâdet edeceksin. 

 

5. Anne ve babana hürmet edeceksin. 

 

6. Öldürmeyeceksin. 

 

7. Zinâ etmeyeceksin. 

 

8. Çalmayacaksın. 

 

9. Komşuna karşı yalan yere şâhitlik yapmayacaksın. 

 

10. Komşu ve yakınlarının mülklerine tamah etmeyeceksin. 

 

Şimdi, İsrail bunların hepsini yapıyor. 

 

Dünyada böyle istenmeyen, sürgün edilen, katliâmlara uğrayan, soykırıma tâbî tutulan yahudilere devlet kurma meselesini; ABD ve İngiltere el birliğiyle, II. Dünya Savaşı’ndan sonra «Birleşmiş Milletler»e getirdiler. 1947’de Birleşmiş Milletler; Filistin topraklarında, Araplar ve yahudiler olmak üzere iki devletin kurulmasını kabul etti. Yahudiler Filistin’in yalnızca % 7’sine mâlik olmalarına rağmen, Filistin topraklarının % 56’sı onlara verilmişti. Bu haksızlığı Araplar kabul etmediler. O günden bu yana, savaşlar hep devam etmiştir. İsrail, kendisine verilen toprakların sınırlarını; baskılarla, yıldırmalarla, eziyetlerle ve çeşitli zulümlerle hep genişletmiş; Filistinli müslümanları evlerinden, bağlarından, bahçelerinden ve yurtlarından kovarak devamlı fitne unsuru olmuş, nihayetinde müslümanları azınlık durumuna düşürmüş, hattâ azınlık haklarını dahî vermemiştir. Bütün yaptıklarının yanında onların 2048’de, «Büyük İsrail» kurma hayalleri vardır. 

 

Ancak dünyada hayallerle hareket edilmiyor. Gerçekler unutulmamalı, hakikatlerden kopmamalıdır. Yahudiler; kendilerini soykırıma tâbî tutanlara, holokost yapanlara düşman olacağı, kan kusturacağı yerde; tarih boyunca kendisine kucak açan müslümanlara düşmanlık ve eziyet ediyorlar. Bu nasıl çarpık bir mantıktır? Geçmişten bu yana yaşanan bu acı ve zulümler sebebiyle; İsrail Kur’ân’daki; «Belhüm Edal» yani «hayvandan aşağı» tabirine tam olarak karşılık gelmektedir. Son 75 yıldır; Filistinli müslümanlar, İsrail’in zulmü altındadır. Aslında hemen bütün İslâm dünyası, bilhassa Orta Doğu’daki müslüman devletler, gizli veya açık bazı devletlerin hegemonyası tarafından idare olunmaktadır. Osmanlı’nın dağılıp, parçalanmasından sonra; bu arka plândaki örtülü güçlerin fırsat bulmasıyla, ehl-i sünnet akîdesi parçalanarak çökertilmiştir. İngilizlerin mârifetiyle Vehhâbî zihniyeti Suud’da hâkim olmuştur. Şiî zihniyeti zaten İslâm’a zarar veriyordu. Osmanlı’dan sonra müslümanlar başsız ve sahipsiz kalmışlardır. Hemen her müslüman ülke; neredeyse iki asırdır, hem İngilizlerin hem yahudilerin tutsağı durumundadır. 

 

Ancak bu saatten sonra, artık herkes safını belli etmeli. Bilinsin ki biz müslümanlar; her zaman mazlumun, mağdurun yanında, zâlimin karşısındayız. Kātil İsrail’i, arkasında duran ABD’yi ve AB ülkelerini kınıyor, yaptıklarını lânetliyoruz. Bütün dünya insanlığını, bu vahşeti durdurmaya çağırıyoruz. 

 

En kısa zamanda Filistin’in özgürleşmesi ve müslümanların Kudüs şuurunu kuşanması duâsıyla…