BOZUK SAAT İLE ZAMAN ÖLÇMEK

Raif KOÇAKraifkocak@gmail.com

 

Allah Teâlâ, insanoğlunun her bir ferdini ayrı hususiyetler ile yaratmış. Her birini farklı zihniyet, ayrı ahlâk ve ayrı meziyetler ile donatmış. Bu insanların, hayatlarını devam edebilmeleri için de bazı şeylere meyilli ve zayıf yaratmış. 

 

Bahse konu bu zaafların bazılarına özetle bakarsak; 

 

İnsan neslinin devamı için karşı cinse olan meyli vardır. Buna cezb ve incizâb kanunu da denir. İnsanın bu meylini yok etmek mümkün olmadığı gibi; bu hususiyete çeşitli yollarla müdahale edilmesi, daha farklı problemlere sebep olabilir. İnsanın fıtratında bulunan bu ihtiyacını harama tevessül etmeden, helâl yollarla gidermesi veya oruç gibi tedavilerle terbiye etmesi mümkündür. 

 

Yine insanın paraya, mala, mülke bir meyli ve zaafı vardır. Bu meyil sebebi ile yeryüzünde nizam ve intizam devam eder. Herkes, birbirine muhtaç ve bağlı olarak yaşayıp alışveriş yapar, ihtiyacı için çalışır ve içtimâî hayat böylelikle devam eder. İnsan; bu hususiyetini de kötüye kullanmadan, sadece mal ve mülk için gayret etmek yerine, onu bir vasıta gibi kullanarak amel ederse, kurtuluşa erer. 

 

İnsanın başka bir meyli de makama, mevkiye, şan ve şöhrete yani riyâsete olan zaafıdır. İnsan tek olarak yaratılmış olmasına rağmen, hayatını bir topluluk içinde geçirmek durumundadır. Yalnız başına ne aile ne de cemiyet olur. Bir cemiyet hâlinde yaşayınca, tabiî olarak cemiyetin içinden, idare edenler ve idare olunanlar diye iki grup çıkar. 

 

Bu iki grup arasında, terazinin kefesi çoğu zaman dengede olmaz. Yeryüzünde, maiyetindeki insanların tamamını memnun eden ve şikâyeti sıfıra indirebilmiş bir rejim ve idare mevcut olmamıştır. İdarecilerinden memnun olmayanların tolere edilebilir bir seviyede olması, o memlekette huzur ve barış olduğunu gösterir. Aksi olursa; çekişme, sürtüşme ve kaosla karşı karşıya kalınır. 

 

İdareciler; içinde bulundukları cemiyetin inanç, düşünce ve gelenekleriyle barışık olurlarsa, terazinin kefesi dengeye gelir. Lâkin, o değerlerle barışık olmayıp, kendi düşünce ve inançlarını onlara dayatma yoluna gitmeleri hâlinde, sürekli kavga, çatışma ve huzursuzluk hâkim olur. 

 

Siyaset ve idarecilik, dostları çoğaltma ve düşmanları azaltma işidir. Her ne kadar insanların karşı olmak, muhalif olmak için bir gerekçesi olsa da idaresi altındaki insanlarla diyalog kurmak ve onları memnun etmeye gayret etmek, siyasetçiye ve idareciye düşmektedir. Tanzîmat ile başlayan, hâlen de devam eden batılılaşma ve batıya özenme maceramız, cemiyetin kāhir ekseriyeti inançlı olmasına rağmen, hız kesmeden devam ediyor. 

 

Kâinatta her şey, belli bir nizam ve intizam içerisinde sürekli olarak yer değiştirir. Bu tebeddülât gereği hiçbir şey aynı kalmaz. Bazen iyiler yükselerek idareye hâkim olurlar, bazen kötüler yükselerek tahakküm ederlerİlâhî hikmet gereği; yükselen adâlet ve hakkāniyet ile, altta kalan ise sabır ve gayret ile sınanır. 

 

Cemiyetin bir idareciden, siyâsî bir iktidardan beklediği ilk şey, elbette çoluk çocuğunun rızkını temin noktasında kolaylık göstermesi ve iyileşme sağlamasıdır. Ancak, sadece bu alana yoğunlaşmak, cemiyetin maddeci olmasına sebep olur ki bu da içtimâî hayat için en büyük tehlikelerden bir tanesidir. 

 

İnsan; yaşadığı cemiyette, inandığı değerlerin hâkim olmasını arzu eder ve bu değerleri yücelteceğini söyleyen kişilere, kendilerini idare etmesi için seçip, yönetme yetkisi verir. Yetkiyi alan idareciler, içinden geldikleri cemiyetin sıkıntılarını ve problemlerini çözmeye uğraşır ve verdikleri sözlerde dururlarsa ve bu minvalde hizmet ederlerse ne âlâ, ne güzel! Lâkin, gücü eline geçirdikten sonra verdikleri sözleri unutup, söylediklerinin aksini yaparlarsa; sürtüşme, kavga ve huzursuzluk başlar. 

 

Memleketimizde, müslümanların idareye tâlip olması ve onu elde etmesi hayli maceralı bir süreç. Müslümanların oy kullanma gücünü keşfetmesi ve akabinde yönetime tâlip olmaları, sancılı hâdiselere sebep olmuştur. Bu gücün farkına varıp, siyaset sahnesine çıktıklarında ise bambaşka bir problem ile karşı karşıya kaldılar: 

 

Onlar, normal yollar ile yetkiyi alıp hizmet etmeyi; memlekete, millete faydalı olmayı düşünürken, yıllardır gücü ellerinde bulunduran sistem ko(ru)yucuları, onların bu alanda rahatça hareket etmesini engellediler. Toplumu idare etme yetkisi, bazen seçim yolu ile bazen de silâh zoru ile ellerinden alındı. Müslümanların sessizliğinden ve dağınıklığından cesaret alanlar, onlara ikinci sınıf insan muamelesini dahî revâ gördüler.

 

Hasbelkader yönetime gelen sağ iktidarlar; artık o dönemin gereği mi öyleydi, yoksa şuurlu bir tercih miydi bilinmez, hep ekonomik politikalarla ilgilendiler. Elbette; bir memleketin iş adamına, sermaye sahibine, üretim yapan ve istihdam oluşturan insanlara ihtiyacı vardı. Bunlar olmalıydı elbette. Ama, diğer tarafta içtimâî hayatın boşluk kabul etmez alanları da unutulmamalıydı. 

 

Karşılaştığımız her iş, bir madde ve mânâ üzerine teşekkül ediyor. Birisi olmadan, diğeri tam olamıyor. İkisinin de belli bir ölçüde var olması ve vazifesini îfâ etmesi gerekiyor. Birisinin eksik olması, meydana gelecek neticenin de eksik olmasına sebep olabiliyor. Nasıl ki madde olmadan mânâ tam olarak vazifesini îfâ edemiyorsa, mânâ olmadan maddenin de tek başına ilerlemesi, tehlikeli neticelere sebep olabiliyor. 

 

İnsanlar, inançları ve idealleri uğrunda yaşar ve fedâkârlık yaparlar. Böyle bir ideali olmayan, hedefi olmayan insanın, mutfak ve lavabo arasına kurulmuş bir boru hattından farkı yoktur. Kendisinin bir ideali ve hedefi olduğunu söyleyen, bunu iddia eden insanlardan da iddialarını ispat etmeleri beklenir. Devletin imkânları olmadan, kendilerinin dâvâ adamı olduğu söyleyenlerin, samimî ve ihlâslı davrananların, o imkânların tamamına ulaşınca, ayarları ve kapasiteleri belli oluyor. Elinde imkân olmadan, bol keseden atıp tutan ve hamâset yapanların; tek bir sözleri ile veya hareketleri ile maiyetinde bulunan yığınla insanı yönlendirdiğini, bir imza ile hayaline bile gelmeyecek maddî imkânları kontrol ettiklerini görünce, başları dönüp ayakları kayabiliyor. 

 

Nitekim, sadece maddî plânda yapılan atılımlar; idareye yakın belli bir zümrenin bütün imkânlara kolayca ulaşmasını sağlamış, kısa bir sürede hayal bile edemeyecekleri imkânlara kavuşanlar, bu imkânların bir imtihan olduğu hakikatini unutup, şahsî dünyalıklarını çoğaltma yarışına girişmişlerdir. İslâm’ın hükümleri ve îmânın nûru ile olgunlaşmamış insanlar, dünyanın geçici varlıklarına düşkün olurlar. Böyle insanlar için; inandıklarını iddia ettikleri âhiretin bir ehemmiyeti kalmaz, onlara göre gün bugün, devran bu devrandır. Su akarken testilerini doldurmak, onların birinci önceliğidir. Paraya, mala, servet ve zenginliğe, dünyalık imkânlara, makam ve mevkiye zaafı olan, bunları elde edebilmek için her yolu mubah gören bir insanı, hiçbir mânevî ve ahlâkî değer durduramaz. Onun sonu, hızla giderken duramayıp, tosladığı duvarı görmesi olacaktır.

 

Böyleleri için Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz; 

 

“Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye düşkün bir adamın dînine verdiği zarardan daha büyük değildir.” (Tirmizî, Zühd, 43) buyurmuştur.

 

«Ulvî gayelere ulaşmak için kullanılan her şey mubahtır.» anlayışı, maalesef bizi içten içe çürüttü. Dâvâ örtüsü arkasına gizlenip, türlü mel‘aneti işleyen insanların sayısı, gitgide artmaya başladı. Yola çıkışta hedeflenen gaye ile bugün geldiğimiz nokta arasında can sıkıcı bir fark var. 

 

Hâlbuki bizim vazifemiz, ihlâs ve samimiyet ile elimizdeki her türlü imkânı Allah yolunda kullanmak, O’nun sözünün en yüksekte olması için gayret etmek olmalıydı. Birilerine hoş görünmek ve yaranmak için sahip olduğumuz değerleri, onların keyfi için esnetmek, yeniden şekil vermek, aslında; «Biz de sizin gibiyiz.» gibi ezik tavırlar sergilemek, onların bize karşı bakışını etkilemeyecek. Zira Allah Teâlâ Kur’ân’da;

 

“Sen onların dinlerine tâbî olmadıkça onlar senden asla râzı olmayacaktır…” (el-Bakara, 120) buyurmuş ve bizi îkaz etmiştir. 

 

Yine tarihî bir örnek olması açısından, Ebû Müslim Horasânî Hazretleri’nin Emevîlerin yıkılmasıyla alâkalı şu tespiti mühim bir îkaz olarak bizi uyandırmalıdır. 

 

“Onlar; 

 

•Zarar vermeyeceklerinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. 

 

•Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar.

 

►Yakınlaştırılan düşman dost olmadı. 

 

►Ama uzaklaştırılan dost düşman oldu. 

 

Herkes düşman safında birleşince, yıkılmaları mukadder oldu.”

 

Ehliyet ve liyâkati terk edip, zaaflarını kontrol edemeyen insanlara belli yerlerde vazife vermenin, hem o insana hem memlekete hem de bu dîne zarar verdiğini idrâk etmek zorundayız. Bir yerin idaresine tâlip oluyorsak, bir dâvâ güdüyorsak, bir iddianın sahibiysek, önce «adam» yetiştirmeyi dert etmemiz lâzım. «Kervan yolda dizilir» deyip bozuk adamlara vazife vermek, bozuk saat ile zamanı ölçmeye çalışmaktır. 

 

Allah Teâlâ, verdiği her türlü nimet ve imkânı hakkı ile idrâk etmek ve o nimetlerin gereğini yerine getirme şuuru versin.