Fazîlet Hâtıraları CİHANI AYDINLATAN NUR

M. Ali EŞMELİ seyri@seyri.com seyri@yuzaki.com

 

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- anlatıyor:

 

“Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allâh’a yemin ederim ki; ben bazen açlıktan karnımı yere dayar, bazen de mideme taş bağlardım. Bir gün sahâbîlerin geçtikleri yol üzerine oturmuştum. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benim yanımdan geçti ve beni görünce gülümsedi. Kalbimden geçeni yüzümden anladı ve;

 

–Ebû Hüreyre, dedi.

 

Ben;

 

–Buyurunuz, yâ Rasûlâllah, dedim. 

 

Rasûl-i Ekrem;

 

–Beni takip et, buyurdu ve yoluna devam etti.

 

Ben de peşinden yürüdüm. Hazret-i Peygamber evine girdi; ben de girmek için izin istedim; izin verdi; içeri girdim. Bir kap içinde süt buldu ve;

 

–Bu süt nereden geldi? diye sordu. 

 

–Falan erkek veya falan kadın onu size hediye etti, dediler. 

 

Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem;

 

–Ebû Hüreyre, diye seslendi. 

 

Ben;

 

– Buyurunuz, yâ Rasûlâllah, dedim. 

 

‒Suffe ehline git, onları bana çağır, buyurdu. 

 

Ebû Hüreyre der ki:

 

Suffe ehli, İslâm konuklarıydı. 

 

Onların ne sığınacak aileleri, ne malları, ne de bir kimseleri vardı. 

 

Peygamber’e bir sadaka geldiğinde onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. 

 

Şayet gelen bir hediye ise, onlara da gönderir, kendisi de ondan bir parça alır ve böylece gelen hediyeyi onlarla paylaşırdı. 

 

(Açlığımın verdiği endişe ile bir an için)

 

Hazret-i Peygamber’in Suffe ehlini davet etmesi hoşuma gitmedi. Kendi kendime; 

 

«‒Bu süt, Suffe ehli arasında kime yetecek ki! O sütü içmek sûretiyle kuvvetlenmeye ben daha çok hak sahibiyim. Oysa onlar geldiğinde Rasûlullah bana emreder, ben de onlara veririm; belki de o sütten bana kalmaz. Fakat Allâh’ın ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-in emrine itaat etmemek de olmaz.» dedim. 

 

Böylece onlara gittim ve kendilerini davet ettim. 

 

Onlar bu daveti kabul ettiler ve içeri girmek için izin istediler, kendilerine izin verildi ve onlar da evde yerlerini aldılar. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

 

‒Ebû Hüreyre, diye seslendi. 

 

Ben:

 

–Buyurunuz, yâ Rasûlâllah, dedim. 

 

‒Al, onlara ver, buyurdu. 

 

Ben de süt kabını aldım, herkese vermeye başladım. Verdiğim kişi kanıncaya kadar içiyor, sonra kabı geri veriyor, ben bir başkasına veriyordum, o da kanıncaya kadar içiyor sonra geri veriyordu. En sonunda kabı Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e verdim. Topluluğun hepsi süte kanmışlardı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kabı alıp elinde tuttu ve bana bakıp gülümsedi. Sonra;

 

‒Ebû Hüreyre, dedi. 

 

–Buyurunuz, yâ Rasûlâllah, dedim. 

 

‒Bir ben kaldım, bir de sen, buyurdu. 

 

Ben;

 

–Doğru söylediniz, yâ Rasûlâllah, dedim. 

 

‒Otur da iç, buyurdular. 

 

Ben de oturdum ve içtim. Sonra yine;

 

‒Otur, iç, buyurdu. 

 

Yine oturdum ve içtim. 

 

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- durmadan;

 

‒İç, iç, buyuruyordu. 

 

Sonunda ben;

 

–Hayır, Seni hak peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, artık içecek yerim kalmadı, dedim. 

 

Bunun üzerine;

 

‒Bana ver, buyurdu. 

 

Kabı Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e verdim, Allah Teâlâ’ya hamd etti, besmele çekti ve kalan sütü kendisi içti.” (Buhârî, Rikāk, 17)

 

Bu fazîlet tablosu;

 

Dünlere olduğu kadar, bugünlere ve yarınlara o kadar çok ayna tutuyor ve öyle mânâlar sergiliyor ki!

 

Her şeyden önce;

 

Mûcize oluşunun yanında bizlere emsalsiz bir örnek oluşu itibarıyla da muhteşem bir merhamet tablosu bu. Şefkat-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in engin bir rahmet olarak nasıl çağladığının en güzel misâli.

 

Güneş gibi zâhir:

 

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği fazîletlerle cihanı aydınlatan bir nûr-i ilâhî. O’nun insanlığa takdim ettiği her düsturda, her emirde, her yasakta, her ölçüde, her formülde, her çarede, her nasihatte, her cümlede ve hâsılı her davranışta bizlere nümûne-i imtisal, üsve-i hasene olan ayrı bir fazîlet ve ayrı bir nur var.

 

O’nun siyer-i Nebîsi de, baştan sona fazîlet hâtıralarıyla dolu.

 

O’nun yüce ahlâkına dair, dâvâ ve takvâsına dair, vazifelerine dair, gayretlerine dair, muhabbet ve irfânına dair yaşanmış eşsiz fazîletler, saymakla bitmez.

 

Câbir -radıyallâhu anh- anlatıyor:

 

“Hendek kazıldığı zaman, ben Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’de açlık gördüm. Hemen hanımımın yanına dönüp;

 

–Evde bir şey var mı? Çünkü ben Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-in çok acıktığını gördüm, dedim. 

 

Zevcem bana içinde bir ölçek arpa olan bir dağarcık çıkardı. Bizim bir de besili kuzucuğumuz vardı. Hemen ben onu kestim, arpayı da hanımım öğüttü. Ben işimi bitirinceye kadar, o da işini bitirmişti. Eti parçalayıp tencereye koydum. 

 

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e durumu gizlice söyleyerek;

 

–Yâ Rasûlâllah! Küçük bir kuzumuz vardı onu kestik, bir ölçek de arpa öğüttüm. Birkaç kişi birlikte buyurunuz, dedim. 

 

Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

 

–Ey Hendek ehli! Câbir bir ziyafet hazırlamış, haydi buyurun, diye yüksek bir sedâ ile seslendi. 

 

Sonra Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana dönerek;

 

‒Ben gelinceye kadar sakın tencerenizi ateşten indirmeyin, hamurunuzu da ekmek yapmayın, buyurdu. 

 

Ben eve geldim, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de halkın önünden geldi. 

 

Hanımım hamuru çıkardı. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona püfledi ve bereketli olması için duâ etti; sonra tenceremize yönelip ona da püfledi ve bereketlenmesi için duâ etti. Sonra da hanımıma şöyle buyurdu:

 

‒Bir ekmekçi hanım çağır da seninle beraber ekmek yapsın. Tencerenizden yemeği kepçe ile al, onu ateşten de indirmeyiniz! 

 

Gelenler bin kişi idiler. 

 

Allâh’a yemin ederim böyle. 

 

Güzelce yediler, hattâ kalanı bırakıp gittiler. Tenceremiz eksilmeden kaynıyor, azalmayan hamurumuzdan da iki hanım tarafından sürekli ekmek yapılıyordu.” (Müslim, Eşribe, 141)

 

O asr-ı saâdette;

 

Bunlar gibi nice müstesnâ fazîlet hâtıraları yaşandı. Hepsi ölümsüz, hepsi bambaşka.

 

Dün;

 

Devr-i câhiliyyenin en vahşî insanları hep böylesi fazîlet hâtıraları ve nebevî bir ziyâ sayesinde yeryüzünün en merhametli ve en güzîde şahsiyetleri hâline geldiler.

 

Bugün de;

 

Gitgide canavarlaşan bir dünyanın kapitalist ve hunhar ruhlarının ıslahı için yine o mübârek nebevî çarelere muhtacız. Gitgide bencilleşen ve kendi egosunu tapınak hâline getiren nice zavallıların içine düştükleri kör mantıklardan kurtulabilmeleri için yine o muhteşem fazîletlere ve düsturlara muhtacız.

 

Bir tarafta dünyanın enkaza dönen müslüman memleketlerinde açlık ve mahrumiyetler yaşanırken diğer tarafta sırf birileri daha çok kazansın diye insanları ihtiyaçlarından fazla tüketime zorlayan ve her türlü israf çılgınlığı içinde doyumsuz ve huzursuz hâle getiren zâlimâne telkinlere karşı, yine Muhammedî bir kanaat ehli olmanın gerçek zenginliğinde kendimize gelmeye muhtacız.

 

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şu îkazı çok mühim:

 

“Allâh’a yemin ederim ki;

 

‒Sizler için fakirlikten korkmuyorum. 

 

Fakat ben; 

 

Sizden öncekilerin önüne serildiği gibi 

 

Dünyanın sizin önünüze serilmesinden, 

 

Onların dünya için yarıştıkları gibi 

 

Sizin de yarışa girmenizden, 

 

Dünyanın onları helâk ettiği gibi 

 

Sizi de helâk etmesinden korkuyorum…” (Buhârî, Rikāk, 7; Müslim, Zühd, 6. Ayrıca bkz. Buhârî, Cizye, 1, Meğâzî, 12; Tirmizî, Kıyâmet, 28; İbn-i Mâce, Fiten, 18)

 

İşte bu endişe;

 

Fahr-i Âlem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i, güzîde ashâbını ve de ardınca giden bahtiyar nesilleri, bir ömür varlıkta da yoklukta da daima müstağnî yaşatmış ve onları müstakîm bir şekilde ebedî nimetlere mazhar eylemiştir.

 

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek hayatında;

 

Bu şekilde muvahhid ve müttakî yaşayışın ölçüleri, kıyâmete kadar tüm îman kafilelerinin de aynı istikamette yaşamaları için O’nun müstesnâ kalbinden duâlara ve ilticâlara yansımıştır.

 

İşte onlardan gönüllerimizi tenvir edecek bazı niyazlar:

 

اَللّٰهُمَّ إِنّ۪ي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْعَجْزِ وَالكَسَلِ والْجُبْنِ وَالْهَرَمِ، وَالْبُخْلِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الْمَحْيَا وَالْمَمَاتِ

 

“‒Ey Allâh’ım! 

 

Âcizlikten, 

 

Tembellikten, 

 

Korkaklıktan, 

 

İhtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve 

 

Cimrilikten Sana sığınırım. 

 

Kabir azâbından Sana sığınırım. 

 

Hayat ve ölüm fitnesinden Sana sığınırım. (Müslim, Zikir, 50. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Vitir, 32; Nesâî, İstiâze, 7)

 

وَضَلَعِ الدَّيْنِ وَغَلَبَةِ الرِّجَالِ 

 

Borç altında ezilmekten ve 

 

Zâlimlerin başa geçmesinden de (Sana sığınırım)…” (Nesâî, İstiâze, 8. Ayrıca bkz. Buhârî, Daavât, 36)

 

اَللّٰهُمَّ اٰتِ نَفْس۪ي تَقْوَاهَا، وَزَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا، أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلَاهَا

 

“‒Ey Allâh’ım! 

 

Nefsime takvâ nasip et ve

 

Onu her türlü günahtan temizle,

 

Onu en iyi temizleyecek Sen’sin.

 

Ona yardım edip eğitecek de sadece Sen’sin.” 

 

اَللّٰهُمَّ إِنّ۪ي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ، وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ، وَمِنْ نَفْسٍ
لَا تَشْبَعُ، وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا

 

“‒Ey Allâh’ım! 

 

Fayda vermeyen bir ilimden,

 

Ürpermeyen bir kalpten,

 

Doyma bilmeyen nefisten ve

 

Kabul olunmayan duâdan Sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 73. Ayrıca bkz. Nesâî, İstiâze, 13, 65)

 

Bu duâlardaki hususlar ve ölçüler;

 

Hem Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına medâr olacak güzelliklerle ve kulluk tezâhürleriyle âhiretimizi inşâ eden ebediyet incileri; hem de buhranlarla ve doyumsuzluklarla dolu olan bu gelgeç dünyamızı, muazzam bir denge içinde yaşatıp da buradaki fânîliği sonsuzluğa dönüştürecek olan hikmet ve hakikat iksirleridir.

 

Bunları hayat düsturu edinen bir toplumda çözülmeyen problem kalmaz. Bunları kendisine haslet edinen bir fertte de maddî ve mânevî hiçbir tıkanma yaşanmaz.

 

O’nun için bunları Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; bizâtihî Cenâb-ı Hak’tan isteyip de O’nun kudretinin ve murâdının da hâssaten müdâhil olmasıyla gerçekleştirme yolunu seçmiş ki, idrakler ve nasipler, asla ters bir akıntıya kapılmasın. Bu da gösteriyor ki İslâm’da müstakîm bir yaşayış, daima müstakîm duâlar ile tahkim edilmiştir.

 

Çünkü candan duâ;

 

İstikametin en sağlam ve sarsılmaz kıvâmıdır. Yani yüce bir hakikatle alâkalı olarak; görmek başka, kabullenmek başka, inanmak başka, istemek başka, iştiyâkı içinde olmak başkadır, fakat yana yakıla bir yalvarışla onu duâlara katmak bambaşkadır. Elbette samimî bir duâ kıvâmı, saydıklarımızın hepsini içine almaktadır. İşte yüce Allâh’ın, insana ancak duâsı nisbetinde bir kıymet takdir buyurması, bundandır.

 

Denilebilir ki: 

 

Duâ;

 

Aslında Allâh’ın kudretini hakkıyla idrak ve kendi acziyetimizi de her yönüyle fark etmektir.

 

Duâ;

 

Muhtaçlık içinde yalvarmasını bilmektir.

 

Duâ;

 

Samed olan Allah’tan başka inanışlara, heveslere ve saplantılara asla kapılmamak, şeytan ve avenesine hiçbir şekilde itibar etmemektir.

 

Yani duâ;

 

Sadece Allâh’a yönelmenin yegâne tescilidir.

 

Hâsılı duâ;

 

Kimi seveceğini, kimden isteyeceğini, kimle beraber olacağını bilmektir.

 

Bir bedevî Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e;

 

‒Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu. 

 

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ona;

 

Kıyâmet için ne hazırladın? dedi.

 

O da;

 

Allah ve Rasûlü’nün sevgisini, dedi. 

 

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

 

‒O hâlde sen, sevdiğin ile berabersin!” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 161, 163)

 

İşte iki dünyamızı da aydınlatacak olan Peygamber düsturu ve hiç sönmeyecek bir hakikat nûru!

 

Yâ Rab!

 

Nasîb et!

 

Âmîn…