DELİLER ve VELÎLER

Mehmet MENCET

 

Toplum içinde yaşayan insanlar, toprak terkîbi gibi farklı yapı ve karakterde olurlar. Her insan değişik özelliklerle dünyaya gelir. Yaşadığı toplum ve anne-babası ona şekil vermeye başlar, ancak bunların içinde deliler ve velîler çok özel insan gruplarıdır. Alışılmışın dışında bir hayat yaşadıkları için; çevrelerinde bulunan insanlara -incitmeden- doğruluğu, fazîleti, insan gerçeğini, âhireti ve daima Allâh’ı hatırlatan davranışlarıyla örnek olurlar. 

 

Doğduğum, çocukluk ve gençliğimin geçtiği Keskin’de, bizim yaş kuşağında olanların daima hatırlayacağı Erdem ve Yaşar vardı. 

 

Erdem’in babası; un değirmenine ait telis (un çuvalı) dikimi ve tamiri yapan Yahya Ağabeydi. Babamın işlettiği handa bir yeri vardı. Sabahtan gelirdi. Kimseyle fazla görüşmeyen kendi hâlinde bir insandı. 

 

Erdem, âdeta Keskin’in maskotu idi. Sabahtan akşama kadar esnafla şakalaşır; Keskin-Kırıkkale arasında çalışan dolmuşların biriyle Kırıkkale’ye gider, orada da ziyaretlerini yapar dönerdi. 

 

O tarihlerde Keskin’de Duduş ve Kezban adlı iki kardeş vardı. Bu hanımlar çarşıya geldiğinde, Erdem; onların etrafında pervâne olur, elinden gelen yardımı yapar, onlara hizmet etmeye çalışırdı. Kayınpederim rahmetli olduğunda eve geldi ve;

 

“–Ben Hacı Dede’nin elbiselerini istiyorum!” dedi. O arada evde bulunan bir abla evine gitti. Bir poşet kıyafet getirdi. Biz oyaladık, poşeti verdik. Sanki bizden verilmiş gibi poşeti açtı. Yere fırlattı;

 

“–Ben bunları istemiyorum, kayınpederinin kıyafetlerini istiyorum!” dedi. Bunun üzerine kayınpederin kıyafetlerini verdik, alıp gitti. 

 

Bazen sevdiği insanların evine sabah namazı vakti ânîden gelir, kapıyı açar -affedersiniz-; 

 

“–Eşek gibi yatıyorsunuz!” der, giderdi. 

 

Ondan küçük kardeşi Yaşar da babamın işlettiği hana gelirdi. Babamın yanına gitmez; benim yanıma oturur, çay içerdi. Çok az konuşurduk. Birlikte camiye de giderdik. Yaz-kış ayakkabı giymezdi. Benimle birlikte camiye gelir, caminin penceresinden cemaati seyreder, hiç konuşmaz, cenaze varsa cenazeye katılır, mezarlığa gider, sonra geri dönerdi. Yaşar da kendine has bir insandı. 

 

Bu tarihlerde Keskin’de, Feyzullah adlı yirmi yaşlarında enteresan biri daha yaşardı. Onun hayatını Keskin TV’de program yapan İhsan ŞOLA adlı bir ağabey şöyle anlatır:

 

Feyzullah; çocuk yaşlarda menenjit hastalığı geçirmiş, dolayısıyla beyni fazla gelişmemiş, bedeninde ise hiçbir rahatsızlığı kalmamış ve böylece büyümüş, kocaman adam olmuştu. Doktorlar, beyninin ilk hastalığa yakalandığı yaşındaki gibi kaldığını ve gelişmediğini söylemişler. Askerlik çağı geldiğinde akranları askere alınmış, Feyzullah’a «Askerlik yapamaz.» raporu verilmişti. Garibim, o raporları askere çağrı kâğıtları zannederek, köyün civarlarını sık sık dolaşmaya çıkardı. Rahmetli annesi;

 

“–Asker yolu beklemek bana kısmet olmayacak!” diye hep gözyaşı dökerdi. Hâlbuki Feyzullah’tan sonra üç oğlu daha vardı. Sonuçta asker yolu beklemek nasip olacaktı, ama ne de olsa ilk çocuğu olduğu için buna ayrı bir değer verirdi. 

 

Köyde ismi «ayaklı gazete»ye çıkmıştı. Feyzullah; istisnâsız her gün, ilçeye yaya olarak sabah gider akşam gelirdi. İlçede olan biteni her gördüğüne tek tek anlatırdı. Kendisiyle «ferzillah-illâllah» diye dalga geçenleri sopa ile nasıl kovaladığını, ilçenin yüksekçe bir yerine çıkıp hangi tarafın ışıklarının önce yandığını seyrettiğini, kış aylarında çokça yağan karları ayaklarıyla traktör gibi nasıl herk ettiğini, fırtınalı günlerde yolunu nasıl kaybettiğini, ilçenin filân mahallesinde filân isimde birisinin vefat ettiğini ve camiden salâ okunduğunu… Velhâsıl o gün neler olduğunu hep anlatırdı. Onun için de bu lakabı takmışlardı. 

 

İlçeden herhangi bir siparişi olanlar sabah erken kalkar Feyzullah yola çıkmadan siparişlerini verirler, akşam olunca da Feyzullah’ı bekler, siparişlerini eksiksiz olarak teslim alırlardı. Feyzullah bu hizmeti karşılığında hiçbir şeyi kabul etmezdi ve siparişleri getirdiği için sevinirdi.

 

Böyle böyle kırk yaşına gelmiş ve bu huyundan bir türlü vazgeçmemişti. Ömrü boyunca ilçe ile köy arasındaki yolda, ayağının değmediği toprak kalmamıştır belki. Hiç kimseye zararı dokunmaz bilâkis çok yararı olurdu.

 

Defalarca fırtınada yolunu kaybetmesi yüzünden; dağlardan, sarp kayalıklardan gece yarıları eve geldiği olmuş, ancak kendisi de Allah tarafından hiçbir zarara uğramamıştı. Normal bir insan; o kış günlerinde belki dağda kalsa ya donar ölür ya kurtlara yem olurdu, ama Feyzullah hiçbir zarar görmeden evine gelirdi.

 

Annesi anlatırdı: 

 

Bir gün ilçeden yola çıkmış, Müthiş bir fırtına varmış. İlçeden çıkar çıkmaz yolunu kaybetmiş, böylece rastgele dağları aşarak yürümüş. Başka bir köye varmış. «Burası bizim köy değil!» diye geri dönmüş, bizim köye gelmiş ancak fırtınadan gözlerini açamadığı için köyü tanıyamamış ve geri dönmüş. İki köy arasındaki bu gidip gelme sabaha kadar devam etmiş. Sabah olunca köyü tanıyıp eve geldiğinde, bıyıklarının ucundan sarkan buzların uzunluğu 10-15 santimetreyi bulmuş. En küçük bir hastalık belirtisi bile olmamış; annesi üstünü başını değiştirip biraz ısınınca, kalkmış tekrar ilçenin yolunu tutmuş.

 

Hayatı böyle böyle devam ederken yine fırtınalı bir kış günü akşam ilçeden köye gelmek için yola çıkar. Yine yolunu kaybeder. Rastgele yola devam ederken bir bahçenin içinden geçer. Bahçenin içinde bir sulama kuyusu vardır. Köyde Feyzullah’ın bir gün yokluğu hemen fark edilirdi. Çünkü gittiği yerde kalma gibi bir huyu kesinlikle yoktu. Ölümden başka her ne pahasına olursa olsun mutlaka ama mutlaka eve dönerdi. İşte o bir gün, köyde yokluğu fark edilince köylüler; 

 

“–Bu işte bir bit yeniği var. Feyzullah köye gelmedi, mutlaka başına bir iş gelmiştir.” diye gidip aramaya karar vermişler. Tabiî ki iz sürme işi ilçeden başlamış. Sora sora en son gittiği yönü öğrenmişler, tipiden iyice kaybolmak üzere olan izleri takip etmeye başlamışlar. İzler onları, dosdoğru o bahçenin içindeki sulama kuyusuna götürüyormuş. Köylüler kuyunun yanına varmışlar. Ancak izlerin kuyunun etrafında bir-iki tur attıktan sonra ilerlediğini görmüşler. Birkaç metre takip etmişler fakat izlerin tekrar kuyuya doğru geri döndüğünü görmüşler. Feyzullah’ın kuyuya düşmüş olabileceğini düşünüyorlarmış ama kuyunun dibi göründüğü halde Feyzullah’ı göremiyorlarmış. 

 

İçlerinden birisi anlatıyor: 

 

“–Herkes kuyunun yanından ayrıldı, iz aramaya başladı. Ama ben kuyunun içinde olabileceğini düşündüğüm için ayrılmadım. Çok dikkatli bir şekilde kuyunun içini incelemeye başladım. 

 

Feyzullah’ın, kuyunun dibinde belli-belirsiz oturduğunu fark ettim. Hemen köylüleri çağırdım. İlçeden itfaiyeyi çağırdık. İtfaiye bir kanca sarkıttı aşağıya, kanca Feyzullah’a hiçbir zarar vermeden ceketinin yakasından takılmış. Bağdaş kurup oturmuş vaziyette kuyudan çıktı. Âdeta beynimde şimşekler çaktı. Çünkü Feyzullah gülümsüyordu.” 

 

İşte insanın tüylerini diken diken eden manzara.

 

Köyde evlerinin bulunduğu yer tamamıyla taşlık, kayalık bir yerdi. Yaklaşık 60-70 derece meyilli doğru dürüst ot bile bitmeyen bayır bir yer. Buraya küçük taşlarla avlu çevirir; 

 

“–Burası benim bahçem!” derdi. «Feyzullah işte!» diye güler geçerdik. Feyzullah’ın vefatından yıllar sonra diğer kardeşleri ilçeye göçtükleri ve evde yaşayacak kimse kalmadığı için ev satıldı. Evin yeni sahibi tam Feyzullah’ın işaret ettiği «avlu çevirdiği» o ot bitmeyen taşlık alanı sanki cennet bahçesi gibi bir bahçe yaptı. Şu an o bahçe hâlen kullanılmakta ve her türlü sebzeyi meyveyi vermeye devam etmektedir.

 

İyiliğin de kötülüğün de kimde olduğu bilinmez. Yapılan otopside, Feyzullah’ın midesinden bir damla dahî su çıkmamış. Doktorlar dahî hayret etmişler. Feyzullah, daha ayağı kayar kaymaz ayakları suya değmeden vefat etmiş ve Rabbim ölüm korkusunu yaşatmamış. Mevlâ rahmet eylesin.

 

Yine o dönemlerde Keskin’de Abbas adlı birisi vardı. Haftada üç-dört gün Keskin’de kumaş ticaretiyle uğraşan pazarcı Zileli Ahmet adlı amcanın evinde kalır, kimseden bir şey kabul etmezdi. Elinde çantası, başında ortaokul kasketiyle çarşıda gezer, kendisini kızdırana; 

 

«–Egeme!» diye öfkelenirdi. Bazı Kore gazileri, Abbas’ı Kore’de savaşın içinde gördüklerini söylerlerdi. Abbas; kimseyle oturup konuşmaz, sadece seçtiği insanlara uğrar, eve geri giderdi. 

 

Ayrıca o dönemde Tahir Dede adlı birisi vardı. Çelebi’ye yakın köyden gelir, etrafındakilere gereken öğüdü verirdi. Tapduk Emre’nin eşeği gibi eşeği önden gider, üç-dört köy geçer, evini bulurdu. Tahir Dede etrafına hikmetler dağıtır, öğütler verirdi.

 

1988 yılında Antalya’ya tayin edildim. İlk karşıma çıkan vazifelerden biri şuydu:

 

Döşemealtı’nda dört problemli kardeşin biri bana düştü. İsmi Ahmet idi. Mahkemeye geldi, söyle bir göz attı; 

 

“–Bak, dikkat et, keşfe geleceksin Hâkim Bey. Ben pilot olmadan keşif istemem!” dedi. 

 

Ben de en son kadastro müdürüne; 

 

“–Bugüne kadar hiç keşfe gelmemiş bir vazifeliyi, ama bu konuda uzman ve pilotluktan anlayan birini gönder!” dedim. Onu süzdü; 

 

“–Neyse…” dedi. Keşfi de zor şartlarda yaptık. Köyde kimse bunlarla uğraşmak istemiyordu. Yargıtay da daha ayrıntılı bir keşif istiyordu. Ben de ancak gerekçede dâvâcıları hırçın diye baskılandırmıştım. Ahmet geldi; 

 

“–Her şey güzel ama bu hırçın olmamış, bunu niye yazdın?” diye bana sitem etti. 

 

Diğeri de bir avukat arkadaştı. Isparta yolu üzerinde bir köyde; «Kadastroda nasıl olsa fazla masraf olmaz!» diye düşünerek köydeki arazinin kadastro işleminin yarısına; 

 

“–Ben Paris’te okurken, rahmetli babamın elinden köylüler almış.” diyerek itiraz etmiş. Avukat Hasan Ağabey ilk olarak Urfa’nın ilçelerinde vazife almış hâkim olarak. Suriye topraklarına gidip;

 

“Buralar bizim!” diyerek keşif yapmış. Bakanlık da mecburen vazifeden almış, bu defa Antalya’da avukatlık yapıyordu; 

 

“–Bu yerler babamdan kaldı!” deyince ben de diğer kardeşlerini çağırdım. Onlar da; 

 

“–Sen biliyorsun, babam seni okutmak için bu arazileri sattı. Bizim hiçbir hakkımız yoktur. Seni bu köyle uğraşasın diye mi avukat yaptı?” dediler. Birkaç şâhit bunları doğrulayınca, ben dâvânın birini reddettim. Geriye 20-25 dosya kaldı. Bunun üzerine Hasan, sulh hukuk mahkemesinde; 

 

“–Benim hâkimden 50 lira alacağım var. Benden ödünç aldı, vermedi!” diyerek hakkımda dâvâ açarak dosyalara bakmamı engellemek istedi. Dâvâya bakan hâkim de çekiniyor. Benim hakkımda Yargıtay’da dâvâ açması lâzım ama dâvâyı da reddedemiyor. Ben yine yavaş yavaş kararları veriyorum. Bir süre sonra evli olduğu hâlde bürosunda yatan Hasan Bey, düşüp beyin kanaması geçirmiş ve vefat etmiş. Daha sonra eşiyle oğlu geldi; 

 

“–Bu dosyaların aslı ne? Size inanıyoruz.” deyince ben de; 

 

“–Görümcelerine sor, bu dosyaların bir aslı yoktur. Bir hayli keşif parası yatırdı. Bunlardan vazgeç, hiç olmazsa bunlar boşa gitmemiş olur.” dedim. Vazgeçtiler. Paralarını aldılar. Hâdise bu şekilde kapandı. 

 

Delilerle velîler arasında ayrı bir sınır insan grubu vardır. Bunlar da meczuplardır. Meczuplar, tasavvuf yolunda ve Allah aşkı ile aklını ve diğer düşüncelerini kaybetmiş, aklını yitirmiş kimselerdir.

 

Hayatımda birçok meczup tanıdım. Bunlardan en çok dikkatimi çeken birisi de, Hilvan’da çarşıdaki tek tuvalete bakan ismini bilmediğim bir şahıstı. Camiye girerken önüme çıkar;

 

“–Ahkemül-Hâkimîn var!” diyerek üç-dört tepe parmağını kaldırır, bana hitap ederdi. Önce anlamadım; sonra beni camiye girerken görmezse, camiye gelir namazdan önce üç-dört defa bunu tekrarlardı. Her hafta onun bir söyleyeceği söz olurdu. Türkçesi çok azdı, benim bildiğim bu defa;

 

“–Zerre kaybolmaz!” diye hitap eder, kendine göre ve benim ihtiyacım nisbetinde bana uyarıcı sözler söylerdi. 

 

Diğer meczup da rahmetli Kayserili Cemil Baba’ydı. Erenköy’de Sâmi Efendimiz’i ziyaret için randevu almaya İbrahim ÇELİK Ağabeyin dükkânına gittik. Yanında beraber çalıştığımız Savcı Mehmet TEMİZ, bir de Kayseri’ye tayin olan genç bir astsubay vardı. İbrahim Ağabey;

 

“–Yukarı dairede Cemil Baba var, randevu saatine kadar onu ziyaret edin.” dedi. Gittik, bir ağabeyle çay içiyordu. Selâm verdik;

 

“–Oturun!” dedi. İlk sözü; “Allah cennette arpa mı yetiştirecek? Bizleri cennetine alır.” oldu. Ortaya konuşuyor, herkes hissesini alıyordu; 

 

“–Mustafa’yı niye sünnet ettirmiyorsun?” diye kızdı. O tarihte sadece Savcı Beyin Mustafa adlı bir oğlu vardı. Daha sonra; 

 

“–İçinizde müezzin mi var?” dedi. 

 

“–Mahmut’a söyle Yozgatlı Şehzâde adlı evliyâya gitsin. Sakal-ı şerif alın, camiye bırakın.” dedi. Savcı Beyin evinin yanında, Mahmut adlı, cami yaptıran bir ağabey varmış. Mübârek onu da söyledi. 

 

Astsubay arkadaş;

 

“–Ben de hissemi aldım.” dedi. Yıllar sonra Cemil Baba’nın kabrini ziyaret ettik. Kayseri’de Hisarcık’ta bir eve misafir olduk. Yanımda rahmetli Abdurrahman ve Hizbullah ağabeyler vardı. Rahmetli Musa Efendimiz de Talas’taydı. Ev sahibi ağabey; 

 

“–Bana deli demezseniz bir şey anlatacağım!” dedi ve anlatmaya devam etti:

 

“–Cemil Baba ölmeden önce bana geldi, çocuğu ve akrabaları yoktu; 

 

«–Ben ölünce sade bir şekilde mezarımı yaptır. Duâya vesile olsun.» dedi. Rahmetli oldu, mezarını yaptırdım. Bir gün iş yerimde akşamüstü hesapları kontrol ediyorum. Kimse kalmamıştı, ben yalnızdım. Birdenbire Cemil Baba geldi; ben ürperdim, korktum. Onun çok kullandığı sözlerden biri «ulen»dir; 

 

«–Ne korkuyorsun ulen, Allah bir kere izin verdi. Mezar istediğim gibi olmuş!» dedi. Duâ etti ve kayboldu. Bu bir rüya değildi, işimin başındaydım.”

 

Ağabeyler de; 

 

Allah izin verdiyse her şey olur, ne korkuyorsun?” dediler.

 

Allah yolunda olan güzel kullar, gönlü insan sevgisiyle dolu, insanlara yüce Allâh’ın rahmetini aşılamaya çalışan, fedâkâr, örnek; çileli hayata rağmen engin bir gönülle bütün dünyaya âhiret aşkını söz ve davranışlarıyla incitmeden göstererek tebliğ eden; daima Allâh’ın varlığını, hikmetini, emrini hissettiren mümtaz insanlardır. Fakirin hayatında bunların başında tabiî Mahmud Sâmi RAMAZANOĞLUMusa TOPBAŞ HazretleriOsman Nûri TOPBAŞ ve Abdullah SERT Hocalar yer alır. Ayrıca tanışma lütfu bulduğum Urfa’da Es‘ad PARMAKSIZ, Mehmet PARMAKSIZ, Kemal YETKİN Ağabeyler; Fatih’te oturan Doktor Albay Vasi Kadir MÜZETAŞ, Yahyalılı Hacı Hasan Efendi, Astsubay Hasan ERTÜRK Ağabey, Hacı GEDİKLİ, Doktor Hulusi BALBAY, Doktor Dursun AKSOY, Mehmet AYDIN Ağabey; Bursa’da Tesbihçi Hüseyin Ağabey; Kozan’da yaşayan Moritanyalı Abdullah Efendi, Hacı Faruk KARABUCAK, Çiçekçi İbrahim Ağabey, Merhum Fahrettin TİVNİKLİ, Kozan’da yaşayan eczacı Mehmet SAĞUR Ağabey… Yukarıda isimlerini verdiğim muhterem ağabeyler, yüz akıyla yüce Allâh’ın huzûruna gittiler. 

 

Mevlâ’m âhirette onların şemsiyesi altında bulunmamızı nasip eder, inşâallah. Önden giden ahbâba selâm olsun…