Vefatlarının Sene-i Devriyesinde Musa Efendi’den İktibaslar KURBAN EDEBİ

Musa TOPBAŞ

Muhterem Üstâz, Mahmud Sâmi  -kuddise sirruhû- Hazretleri, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin rızâsı, hastalıkların ve musîbetlerin def‘i için dâimâ kurban kesmeyi ve sadaka vermeyi tavsiye ederlerdi. Kendilerinin de bedelini vererek sık sık kurban kestirmek âdetleri idi.

 

Kesilecek kurbanın erkek, besili, âzâlarının noksansız olmasına çok dikkat ederlerdi.

 

Kesimden evvel çukurun îtinâlı kazılmasını, bıçağın çok keskin olmasını ve hayvanın gözlerinin iyice büyük, temiz bir sargı ile kapatılmasını arzu ederlerdi.

 

Kesimden evvel kurban mahallinde hazır bulunurlar, kurban kesilip derisi yüzülünceye kadar namazda olduğu gibi, kurbanın karşısında ayakta büyük bir tâzim ile dururlar, huşû ve hudû ile beklerler, tamam olunca içeri girip iki rekât namaz kılarlardı.

 

Hattâ bir ilkbahar nisan ayının ilk günlerinde idi. Bursa’da Uludağ’dan kopup gelen keskin soğuğa rağmen gene aynı âdâbı tatbik ettiler. Her ne kadar; 

 

“–Efendim, kurban kesildi, içeri buyurunuz.” denildi ise de muvâfakat etmediler; 

 

“–Şu iskemleye otursanız, istirahat etseniz…” diye bir iskemle uzatıldı, ona da icâbet etmediler ve yarım saat kadar kıyamda kaldılar.

 

Hâlbuki böyle bir kurban âdâbı olduğunu bilen ve tatbik edebilen pek azdır.

 

Nitekim büyükler;

 

“–İbâdet insanı cennete götürür. Tâzimli ibâdet ise insanı Cenâb-ı Hakk’a vâsıl eder.” demişlerdir. (Sultânü’l-Ârifîn, 82-83)

 

FEDÂKÂRLIK

 

Boyunduruğa Giren Vezirler.

 

Devletlerin güçlü olmalarını sağlayan tesirlerin başında, köylüsünden devlet adamlarına kadar, hepsinin nefsî fedâkârlıklarda bulunmaları gelir. Osmanlı Devleti’nde bu duruma her kademede binlerce örnek göstermek mümkündür.

 

1592 yılında Avusturyalılar, Budin’i muhasara etmişlerdi. Bu durum haber alınınca yardım için imparatorluğun Belgrad’da bulunan on bin kişilik kuvveti yola çıkarılır. Ordu Mohaç sahrâsına geldiği vakit; hafiften başlayan yağmur, gittikçe çoğalarak, sahrâyı bataklık bir hâle getirmişti. Ordunun ağırlığı top arabalarını zorlamaya başlamıştı.

 

Top arabaları ikide bir çamura saplanıyor; bunları çeken hayvanların gücü çamurdan çıkarmak için yetmediği zamanlarda, orduya komuta eden
Sofu Sinan Paşa ile Mahmud ve Murad Paşalar boyunduruğa girerek, topların kurtulmasında yardımcı oluyorlardı. Tabiî bu durumu gören diğer komutan ve askerlerin de büyük bir şevkle ilerlemeyi sağlamak için kumandanlarından geri kalmamalarına, çalışmalarına sebep oluyordu. Bu hâdiseyi ve daha bunun gibi nicelerinin bize kadar gelmesini sağlayan tarihçi Peçevî Efendi de, bu sefer sırasında, hazır bulunduğunu belirterek, paşaların kendine;

 

“–Peçevî Efendi! Padişahın üç vezirinin de boyunduruğa girerek, top arabasını çıkardıklarını yaz!” şeklinde takıldıklarını bildirmektedir. (İslâm Kahramanları 3, s. 183-184)

 

SÂDIK DOSTUN FEDÂKÂRLIĞI

 

Muhterem Üstâdımız Sultânü’l-Ârifîn Mahmud Sâmi Hazretleri sık sık şöyle anlatırdı:

 

Hesap günü kişi Allah Teâlâ’nın huzûruna götürülür. İyilikleri, kötülükleri tartılır. Hesabı görülen kimse Allah Teâlâ’nın o anda yalnız kendisi ile meşgul olduğunu zanneder. Aslında o anda milyonlarca kimsenin hesabı görülmektedir.

 

Hesap gününün o dehşetli ânında bir oğul babasına gelerek der ki:

 

–Babacığım günahlarım hayli çoktur. Günahlarımın bir miktarını olsun üzerine al ki, günahım senin sevapların sayesinde azalsın.

 

Buna mukabil babanın cevabı şöyle olur:

 

–O sevâba ben senden daha çok muhtacım!

 

Hâlbuki o baba hayatta iken; oğlunu büyütmüş, yedirmiş, giydirmiş, her türlü ihtiyacını görmüştü. Fakat hesap gününün şiddeti ânında ana-baba, kardeş-evlât kimse birbirini tanıyamaz hâle gelecek, herkes kendi derdinin çabasına, telâşına düşecektir.

 

Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Kur’ân-ı Kerim’de;

 

“İşte o gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar.” (Abese, 34-36) buyurarak, hesap gününün o şiddetli hâlini haber vermektedir. 

 

Babasının yardımını isteyen o genç hayatta iken bir mânevî kardeşinin olduğunu hatırlıyor ve ondan yardım istiyor. O genç de cevâben;

 

“–Kardeşim, benim de günahım çok, sen ne kadar istersen benim sevaplarımdan al. Çünkü ben nasıl olsa müflisim. Beni düşünme!” diyor.

 

Hâlbuki anası ve babası hayatta iken o gence ne kadar ihtimam ediyorlar, onun terbiyesi, giyimi, yiyimi için her fedâkârlığa katlanıyorlardı. Fakat kıyâmet ve hesap günü müstesnâ. Çünkü herkes o gün kendi canının derdindedir. Annenin babanın yapamadığı fedâkârlığı ancak mânevî kardeş başarmıştır. Allah için mânevî kardeşleri çoğaltmaya çalışmalıdır. (Âhiret Hazırlığı, s. 30-32)