OSMAN NÛRİ TOPBAŞ HOCAEFENDİ İLE İSTANBUL’UN SIRLARI ÖZEL MÜLÂKĀTI -3-

Fahri SARRAFOĞLU sarrafoglufahri@gmail.com

Fahri SARRAFOĞLU: Efendim Osmanlı’da kurulan vakıflar arasında hanımların hatırı sayılır bir mevkiini görüyoruz. Bunlardan biraz bahseder misiniz?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi: Vakıf medeniyetimizde, hanımların vakıfları mühim bir yer tutar.

Normalde kadınlar ziynet eşyalarını, takılarını ve mücevherlerini çok severler. Fakat bizim medeniyetimizdeki hanım sultanları görüyoruz ki, hayır-hasenâtı ziynetlerinden daha çok seviyorlar. Gelen ziynetlerini de bozdurup hayır-hasenâta sevk ediyorlar. Bilhassa vâlide sultanlar, yani sarayda yetişen sultan hanımları hayır-hasenat yarışında en ön sırada.

Evvelâ onların yetiştiği Harem’den bahsetmemiz lâzım. Harem bir mekteptir. Bugün -maalesef- bir eğlence yeri olarak gösteriyorlar. Hiç alâkası yoktur. Harem; gayet yüksek, kıymetli ve mâneviyatlı hanımefendiler yetiştiren bir mekteptir.

Bu mektebe niçin ihtiyaç doğmuştur?

Malûm olduğu üzere Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmed Han’a kadar padişahlar, daha ziyade paşa kızları, üst tabakada olan zümrenin kızlarını alırlardı. Bunda bir beis görmemişlerdi.

Fakat devlet büyüdükçe, hânedânın muhafaza edilmesi düşüncesi ağır basmış. Saraya gelen hanımların, daha sonra ailelerinin menfaatine çalışması, yani saraya gelin veren ailelerin hak iddia etmesi gibi bir tehlikeyle karşı karşıya gelinmiş.

Bir misal verirsek;

Osmanlı’da ardı ardına vezirler çıkaran Çandarlı Ailesi, Padişah’a tavır koyacak bir hâle geldi. Yani padişah; memleketin, vatanın ikiye bölünme endişesi içindeydi.

Zaman zaman bu tehlike yaşanmıştır.

Meselâ; taht mücadelesine giren Cem, II. Bâyezîd’e mektup yazdı:

“–Ağabey, gel ikiye bölelim vatanı. Yarısında sen padişah ol, yarısında ben.” dedi.

II. Bâyezid ise basîretle;

“–Bak kardeşim, şu vücut ikiye bölünür, şu beden ikiye bölünür. Vatan toprağı ikiye bölünmez.” dedi.

İşte devletin selâmeti için Fatih, bir kanunnâmesinde;

“Bundan sonra aile kızı alınmayacak, câriyeler alınacak.” demiştir. Tabiî ki bu kızların çok iyi yetiştirilmesi lâzımdı. Harem bunun için tesis edildi.

Harem’e alınanlar, 7 sene kuvvetli bir eğitimden geçerdi. Her gün teheccüd namazından sonra eğitimleri başlıyordu. Öğle vakti biraz aralık veriliyordu. Öğleden sonra tekrar devam ediliyordu.

Her sultan hanımı, asgarî iki tane yabancı dil biliyordu. Fennî ilimleri biliyordu. Bunun yanında da başta tasavvuf olmak üzere diğer dînî ilimleri tahsil ediyordu. Çünkü bu ümmetin annesi olacak şekilde tasavvufun kendilerine ilkā ettiği merhamet ve şefkat ile dolu dolu yetiştiriliyorlardı.

Bunların her birinin kaydı vardı; ahlâkî durumu, hizmet durumu, merhameti ve şefkati… Şehzâdeler, bu en kabiliyetlilerden birini zevce olarak alırlardı. Kalanlar da paşalarla evlendirilirdi. Yüksek kimseler bunları evlâtlarına seçerlerdi. Çünkü bunlar bir saray terbiyesinden gelmişti. Hattâ bunlara halk tarafından «saraylı» denirdi.

Fahri SARRAFOĞLU: Efendim, bu hanımlar, hareme hiç paraları olmadan geliyorlar. Fakat birçok vakıflar, külliyeler bırakıyorlar. Bu paralar kime aittir?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi: Evet, bu hanımlar, hareme sıfır sermaye ile geliyor. Dünyevî olarak bir gelirleri yok. Zamanla padişah hanımı veya padişah annesi olunca, onlara bey ve oğullarından bol bol hediyeler geliyor. Bir de maaşları var. Yavuz Sultan Selim Han, Irak tarafında bunlara hususî bir îrâd tahsis etmiştir.

Bu sultan annelerimiz tasavvufî terbiyeyle yetiştikleri ve merhamet âbidesi oldukları için, kendilerine gelen bütün imkânları, hayır-hasenâtlarla halka yansıtırlardı. Ve bugün tarihî semtlerimizdeki çoğu camiler, mektepler, çeşmeler, hep bu vâlidelerimize aittir.

Meselâ; Osmanlı örfünde iki minareli camiler, ekseriya padişah ve padişah hanımlarınındır.

Meselâ; Üsküdar’ımızda 4 tane çift minareli cami vardır. Dördü de hanım sultanlarındır.

Bu hanım annelerimiz paralarını israf etmediler. Topluma saray modası ve lüksü getirmediler. Hâlbuki onlar, ellerinde fırsat olduğu hâlde gayet mütevâzı annelerimizdi.

Bugün maalesef reklâm ve modaların tesiriyle, imkânı geniş olan bazı dindar ailelerde bile lüks ve debdebe hâkim. Evet, tesettür var. Ama süslü bir tesettür var. Hattâ böylelerine istihzâ ile; «süslüman» diyorlar. Bu da iyi değil tabiî. Yani müslümana yakışan bir şey değil «süslüman» olmak.

Fahri SARRAFOĞLU: Efendim, vâlide sultanların vakıflarından bahsederken, hayır-hasenâtı sadece saray ehlinin yaptığı zannedilmesin. Halkın da infak heyecanını dile getirmek isterseniz…

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi: Tabiî, anneler güzel bir nümûne olmuştur. Bunu gören bütün hanımlar;

“Aman biz de alâ kaderi’l-imkân hizmet edelim.” diye gayret içinde olmuşlardır. Hiçbir imkânı yoksa bir rahle getirip camiye koymuştur. Caminin önünde şerbet dağıtmıştır. Kuşlara arpa dağıtmıştır. Hamalların geçeceği yerlere mola taşları koymuştur;

“Hamal orada koysun küfeyi, dinlensin. Ondan sonra devam etsin.” diye.

Sevaba, medeniyetimizde sadece sultan hanımlar haris ve istekli değildiler elbette. İmkânı olan herkes, yapabileceği bir hayrı gerçekleştirmeye koşuyordu.

Hattâ halktan hanımlar tarafından yaptırılan; camiler, medreseler, çeşmeler, sebiller ve imâretler de çoktur.

Bir tek misal verelim:

Üsküdar Sultantepe’de Hacı Hesnâ Hatun Camii hayrâtı var. Bu hanım, Mihrimah Sultan’ın dadısı idi. Çocukluğunda bir rahatsızlık geçiren Mihrimah Sultan’ın temiz hava alması için, onu Üsküdar’ın tepelerine getirirdi. O da imkânlarıyla, Sultantepe’de kendi hayrâtını bizlere ulaştırmıştır. Zamanımıza kadar camisinde namaz ve secdeler devam etmektedir. Düşünün, sadece bir dadı.

En mühimi, onlar, muazzam hizmetler gerçekleştirecek evlâtlar yetiştirdiler; beylerine, babalarına kuvve-i mâneviye oldular. Belki birçok hizmetlerinde kendi adları da geçmedi.

Çünkü onlar; “Yaptıklarımız Allah içindir. Allah bilsin kâfî!” dediler. Hizmetlerini daima mahviyet içinde icra ettiler.

Fahri SARRAFOĞLU: Efendim, hanım vakıfları arasında çeşmeler de mühim bir yekûn tutuyor. Medeniyetimizde çeşmeler üzerine neler söylemek istersiniz?

Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi: Osmanlı medeniyetinde çeşmelerin ayrı bir zarâfeti, ayrı bir inceliği var.

Bir defa, çeşmeler zarif bir mimarî içinde. Şöyle baktığınız zaman bir huzur veriyor. Su içen de bu hendese içinde, daha bir huzurlu içiyor. Kalben derinleşiyor.

Bir de bu çeşmelerin bazılarında şiirle yazılmış ebced hesapları var. Bu ebced hesapları da çeşmenin yapıldığı tarihi gösteriyor. «Tarih düşürme» deniyor. Güzel bir hat ile hattat yazmış, hakkâk onu işlemiş… Her biri ayrı birer zarâfet…

En mühimi ise; bu çeşmelerin üzerinde âyetler var. Su içen kişi bu âyetleri okuyor. Kalbî bir duygu derinliği yaşıyor. Tefekkür ikliminde de manevî pınarlardan içmiş oluyor. Çeşmelerde yazılı âyetlere misaller verelim. Enbiyâ Sûresi’nde:

وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ

“Her canlıyı sudan yarattık…” (el-Enbiyâ, 30) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Vâkıâ Sûresi’nde ise;

“Biz onu ya tuzlu olarak indirseydik.” (el-Vâkıâ, 70) buyuruyor. Muazzam bir tefekküre götürüyor. Hakikaten su, yağmur oluyor, o bütün kirli-temiz sular tebahhur ediyor. Yukarıda temizleniyor, artı buluttan eksi buluta akıyor. O; bütün mikroplardan arınmış, tertemiz olarak iniyor.

Dünyada tekrar kirleniyor su. Hayvanın içinden geçiyor. Toprağın içinden geçiyor. İnsanın bedeninden çıkıyor. Tekrar onu güneş tebahhur ettiriyor. Tekrar yukarıda temizleniyor. Tekrar yere iniyor. Kur’ân-ı Kerim yağmurdan da çok bahseder. Bunlar bizlere ibret…

Yine Sûre-i İnsân’da Cenâb-ı Hak cennetteki bir ırmaktan misâl ile;

وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَاباً طَهُوراً

“Rableri onlara tertemiz bir içecek verir.” (el-İnsân, 21) buyuruyor.

Diğer bir âyette;

وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِن۪ينَ

“…Allah, mü’min bir topluluğun kalplerine şifâ versin/gönüllerini ferahlatsın.” (et-Tevbe, 14) buyuruluyor.

وَشِفَاۤءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ

“…Gönüllerdeki dertlere şifâdır…” (Yûnus, 57) buyuruluyor.

Yine:

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَاۤءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

“Biz, Kur’ân’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minler için şifâ ve rahmettir…” (el-İsrâ, 82) Yani Kur’ân-ı Kerîm’i bir şifâ olarak indirmesi bildiriliyor.

Yine Cenâb-ı Hakk’ın öğrettiği ayrı bir edep:

وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ

“Hastalandığım zaman, bana O şifâ verir.” (eş-Şuarâ, 80)

Yani o çeşmedeki su şifâ olsun, diye bir niyaz… Suyla şifâyı veren Cenâb-ı Hak. Kur’ân-ı Kerim’le de şifâ veriyor Cenâb-ı Hak.

اَللّٰهُ لَط۪يفٌ بِعِبَادِه۪

“Allah kullarına çok lütufkârdır, çok ikram edicidir.” (eş-Şûrâ, 19) buyuruluyor. Şükre davet ediyor. Şükür nedir? Nimeti, Allâh’ın rızâsı dışında kullanmamak… Her an kulluk içinde olmak…

Velhâsıl bu çeşmeler de insana ayrı bir huzur vermektedir. Şöyle birkaç yudum su içeyim diye yanaştığın zaman üzerindeki hendese ve mânâsı derin âyetlerle, seni tefekkür deryâlarına ulaştırır. Bu da İslâm medeniyetinin sadece sebillerde dahî gösterdiği müstesnâ seviyedir. (DEVAM EDECEK)