Kur’ân’ın Gölgesinde; SEYYİD KUTUB

YAZAR : Mücahid BULUT mucahidbulut@yandex.com

m_bulut_yuzakidergisi_ocak2016

Sen olsan da zindanda mahkûm esir,
Güvercin kadar hürsün ey kardeşim!
Kelepçeyle, zincirle susmaz fikir;
İnancın kadar hürsün ey kardeşim… Seyyid KUTUB (Nazmen tercüme: Tâlî)

Osmanlı’nın gerilemesi ve tarih sahnesinden çekilmesiyle; İslâm dünyasındaki birlik sona ermiş, parça parça olan İslâm ülkeleri başsız, istikrarsız bir şekilde emperyalizmin oyuncağı olmuştu…

Mısır… Tâ Hazret-i Ömer devrinde fethedilip İslâm toprağı olan Mısır da; stratejik mevkii sebebiyle Fransız ve İngiliz emperyalizminin göz diktiği, uzun müddet maddî-mânevî sömürdüğü bir mazlum ülke…

Önce Fransızlar göz koyar, toplum mühendisliği yapar. Şarkiyatçılığın da başlangıcı görülür bu işgal. Sonra İngilizlerin kontrolüne girer. Daha sonra müstemlekenin yerini, kukla idareleri alır.

İsmi; 1914’te Mısır Sultanlığı ve 1922’de Mısır Krallığı 1953’te Mısır Cumhuriyeti bir ara Suriye ile birleşip, Birleşik Arap Cumhuriyeti en son ise Mısır Arap Cumhuriyeti olmuş ise de kaderi pek değişmemiştir. İngilizler gidince krallar, krallar gidince darbeciler gelmiş, siyasî istikrarsızlık baskı-zulüm hiç eksik olmamıştır…

Lâkin bu kadere karşı çıkanlar da olur; en meşhurları «İhvân-ı Müslimîn» bizim bildiğimiz ismiyle: Müslüman Kardeşler Teşkilâtı.

1928 senesinde Hasan el-Bennâ tarafından içtimâî bir hareket olarak kurulan Müslüman Kardeşler, 1950’lere gelindiğinde bütün İslâm dünyasında benzerleri kurulan, siyasî bir hareket hâline gelmiştir.

Hareketin fikir öncülerinden biri de, Türkiye’de de içtimâî tefsiri Fî Zılâl ile tanınan Seyyid Kutub’dur.

Hasan el-Bennâ’nın şehid edilmesinden sonra; Seyyid Kutub, hareketin en önemli isimlerinden biri olmuş, fikirleriyle ve neredeyse herkesin evine giren kitaplarıyla müslümanlara tesir etmiştir. Maalesef ki bugünkü darbeci Mısır idaresine benzeyen Cemal Abdünnasır idaresi tarafından, yazdığı bir kitap sebebiyle zindana atılır ve hakkında idam hükmü verilir. «Müslüman Kardeşler»in direncini kırmayı hedefleyen Abdünnasır; Seyyid Kutub’a, şimdiye kadarki söz ve hareketlerinde yanıldığını beyan edip özür dilerse onu serbest bırakmayı teklif eder. Seyyid Kutub ise kendisine şehâdet ve fikirlerine bâkîlik kazandıran şu cevabı verir:

“Eğer Allah kanunu ile mahkûm edilmişsem ben Hakk’ın hükmüne râzıyım. Eğer bâtıl kanunlarla mahkûm olmuşsam ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için bâtıldan ve münafıklardan merhamet dilemem. Allâh’a şükürler olsun ki on beş sene cihâd ettikten sonra bu mertebeye ulaştım. Ben Allah yolunda yaptığım iş için asla özür dilemem. Namazda Allâh’ın birliğine şahâdet eden parmağım asla bir tâğûtun hükmünü onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır.”

Mısırlı mütefekkir, siyaset ve aksiyon adamı Seyyid Kutub; 9 Ekim 1906’da Mısır’ın Asyut vilâyetinde dünyaya gelmiştir. Babası el-Hâc Kutub bin İbrahim, Hindistan kökenlidir ve Mısır’ı İngiliz işgalinden kurtarmaya çalışan el-Hizbü’l-Vatanî’nin aktif bir üyesidir. Seyyid Kutub, ilk eğitimini köyünde alır. 11 yaşında hâfız olur. Tahsil için Kahire’ye gider. Burada öğretmen okuluna kaydını yaptırır. Okulunu başarıyla bitirdiği için Kahire Üniversitesine girmeye hak kazanır, Arap Dili ve Edebiyatı lisans diploması alarak mezun olur. Fakültede oldukça faal bir öğrencilik geçirmiştir. Özellikle de şair ve edipleri sert üslûpla tenkit etmesiyle dikkatleri üzerine çekerek, çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazmıştır.

Yaklaşık altı sene çeşitli okullarda öğretmenlik yaptıktan sonra bakanlığa geçer. Burada bir süre Kültür Müdürlüğü gözetiminde Arapça dili uzmanı olarak çalışır. Daha sonra, tercüme ve istatistik dairesine atanır. Bu dönemlerinde, batının materyalist felsefesini araştırmış Kur’ân-ı Kerîm’i sadece edebî açıdan incelemiş ve et-Tasvîru’l-Fenniyyü fi’l-Kur’ân’ı telif etmiştir.

Tercüme dairesinde dört yıl çalışmasının ardından, ilköğretim müfettişliğine getirilir. Bir yıl sonra Kültür Genel Müdürlüğü bünyesine tekrar alınır. 1948 yılı sonlarına kadar burada çalışır. Aynı yıl, bakanlıktaki plânlamacıların organizesiyle; uzman bir heyetle birlikte, eğitim ve metotları üzerinde araştırmalarda bulunmak üzere ABD’ye gider.

ABD’de gördükleri onu hiç memnun etmemiştir. Oradan tam bir batı düşmanı olarak döner ve şu sözleri söyler;

“Amerika’dan nefret ediyorum. Avrupa’dan nefret ediyorum. Ama hepsinden önce Amerika’nın vicdanından medet uman müslümanlardan nefret ediyorum.”

1950 sonrasında artık edebiyat ve felsefeyle daha az ilgilenir. Gazetelerde dâvâ ve aksiyon yazıları yazmaya başlar. Felsefeyi inceleyerek geçirdiği seneleri câhiliyye dönemi olarak anlatır;

“Bu satırların yazarı, yaşadığı kırk sene boyunca başka vadilerde gezip dolaşmış, sonra da düşünce dünyasının gerçek dinamiklerine dönmüş bir kişidir. Ömrümün kırk yılını orada geçirdiğimden pişman değilim; çünkü o dönemde câhiliyyeyi bütün yönleriyle tanıdım.”

1952 senesinde memuriyetten istifa eder. Bu esnada Hür Subaylar Hareketi, Kral Faruk’u devirip cumhuriyet ilân etmiştir. Başlangıçta İhvân-ı Müslimîn’in muhalefetinden istifade eden darbe yönetimi, daha sonra İhvân’ı tehlike olarak görür.

Seyyid Kutub da İhvân-ı Müslimîn’in yanında yer alır. Kısa bir süre sonra Cemal Abdünnâsır’a karşı düzenlenen başarısız bir sûikastten mes’ul tutularak diğer İhvân-ı Müslimîn üyeleriyle beraber tutuklanır. Hapishanede bütün İslâm dünyasında meşhur olan Fî Zilâli’l-Kur’ân adlı tefsirini tamamlar. On sene cezaevinde kaldıktan sonra 1964’te tahliye edilir. Hapisten çıkınca çok tartışılan eseri; «Yoldaki İşaretler»i yazar. Bu eserdeki görüşleri ve İhvân-ı Müslimîn’i tekrardan canlandırma faaliyetleri sebebiyle 1965 senesinde tekrar tutuklanır. Devlet başkanını öldürmeyi plânlama ithamıyla idama mahkûm edilir.

Seyyid Kutub; «İslâm’da Sosyal Adâlet», «Din Budur», «İslâm Düşüncesi», «İstikbal İslâm’ındır» başta olmak üzere birçok içtimâî ve dînî eser kaleme almıştır. Amelsiz îmânın olmayacağı ve zamâne müslümanlarının câhiliyye içinde olduğu istikametindeki görüşleri ve Fî Zilâli’l-Kur’ân eserindeki bazı tefsirleri sebebiyle İhvân-ı Müslimîn dâhil olmak üzere İslâm dünyasının çeşitli bölgelerinden tenkitler de almıştır. Bazı kimseler onun dinde reform düşüncesinde olduğunu iddia etmişse de kendisi hayatta iken bunu şöyle reddeder:

“Bazı müslümanların zannettiği gibi biz İslâm’ın bir reforma ihtiyacı olduğuna inanmıyoruz. Zira her şeyden evvel İslâm, kendi bünyesinde tam ve mükemmeldir. Bizim yapmamız gereken şey; eksik anlayışımıza, gaflet ve tembelliğimize bir çözüm bularak, din karşısındaki tavrımızı ve durumumuzu düzeltmektir. Bizim yeniden İslâmî hayat için hariçten getirilecek düsturlara ihtiyacımız yoktur. Biz asıl terk edilmiş değerlerimize sahip çıkıp onlara sarılmaya muhtacız.”

Seyyid Kutub, 2 Ağustos 1966 gecesi idam edilmiş ve bir İslâm şehidi olarak Hakk’a yürümüştür. Onu idam ederek Seyyid Kutub’a dair her şeyden kurtulacağını düşünen darbeci zihniyet; ne İhvân-ı Müslimîn’in ne de Kutub’un fikirlerinin yayılmasına mâni olabilmiştir. Siyasetten men edilen İhvan Hareketi, eğitime yönelmiş ve toplumda İslâmî hassâsiyetin artması için gayret etmiştir. Arap Baharı neticesinde ülkenin gerçek mânâda ilk seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursî de İhvan Hareketi’nden çıkmıştı. Ancak tahrik edilen sokak hareketleri neticesinde Mısır yeniden darbe yaşamış ve Mursî hâlen yargılanmaktadır. İktidarda da Abdünnâsır’ın bir benzeri olan Abdülfettah es-Sîsî vardır.

Aşağıdaki âyetin tefsirinde söyledikleri; Seyyid Kutub’un içtimâî tefsir üslûbuna güzel bir misal olduğu gibi, Mısır’ın bugünkü hâli ve istikbâli için de açıklayıcı bir beyandır:

“O, gökten su indirdi de vadiler kendi hacimlerince sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan bir köpüğü yüklenip götürdü. Süs veya (diğer) eşya yapmak isteyerek ateşte erittikleri şeylerden de buna benzer köpük olur. İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle misaller getirir.” (er-Ra‘d, 17)

“Hayat sahnesindeki hak ile bâtılın durumu da tıpkı bunun gibidir. Bâtıl her tarafı kaplar, üstün görünüp kabardıkça kabarabilir. Gelişip her tarafı sarabilir. Ama köpükten ya da tortudan başka bir şey değildir. Çok geçmeden bir gerçekliği olmadığı, kalıcı bir şey olmadığı ortaya çıkacaktır. Ama hak, hep sessiz ve sakindir. Hattâ kimi zaman bazıları; hakkın köşesine çekildiğini, bozulduğunu, kaybolduğunu, hattâ ölüp gittiğini sanabilir. Fakat hak, hayat kaynağı olan su gibi, saf maden gibi yeryüzünde insanların yararı için hep varlığını sürdürecektir.

«İşte Allah böyle misaller getirir.» Dâvâların, düşüncelerin, söz ve davranışların mahiyetini doğuracağı sonuçları bu şekilde belirler. O bir ve her şeyden üstün olan, karşı konulmaz bir güce sahip yüce Allah’tır. O’dur kâinâtın ve hayatın gidişâtını plânlayan; görüleni ve görülmeyeni, hak ve bâtılı, kalıcı olanı, geçici olanı bilendir.”