KAZANDIĞINI SANIRKEN KAYBETMEK

YAZAR : Ahmet ZİYLAN

a_ziylan

İnsan zenginliği arzular. Paraya, mala, mülke, şöhrete, makama sahip olmak ister. Çünkü insanda doymak bilmeyen bir nefis vardır.

Para, imkân demektir. Daha rahat bir hayat, daha güvenli bir gelecek demektir. Başını güvenle sokacağı bir ev, bineceği bir araba demektir.

Sonra zenginlik kuvvet demektir. Nâmerde muhtaç olmamak demektir. Eşine, dostuna, ailene, yakınına sahip çıkmak demektir. İdeallerine daha güçlü hizmet edebilmek demektir. Hulâsa para çok şey demektir, ama her şey değildir.

Zenginliğin, imkânların genişlemesinin yan tesirleri de vardır. Nasıl şifâ veren bir ilâcın yan tesirleri olabiliyorsa, zenginliğin de beraberinde getirdiği zararlar vardır.

Zaten istemekle zengin olunmaz. Ne kadar çalışkan, yetenekli, dürüst, akıllı, ekonomist olursan ol; Mevlâ’m dilemezse, zengin olmak mümkün değildir. Zenginlik baht işidir.

Mevlâ’m herkesi bir şeylerle imtihana tâbî tutmuş. Servet verdiklerine de; fakirleri, yoksulları zimmetlemiş. Paranın zekâtını vereceksin, infakta bulunacaksın, miskinleri kollayacaksın. Bu vazifeleri gerçekleştirirsen, sevap kazanırsın.

Yok, eğer;

“Ben kazandım, kendi aklımla çalıştım elde ettim, zengin oldum.” diyerek Allâh’ın verdiklerinin emânet olduğunu unutursan, belki dünyada lüks yaşarsın, fakat âhiretin tehlikeye girer. İmtihanı kaybeder, harama dalarsan, yarın mahşerde;

“Keşke zengin olmasaydım!” dersin.

Hulâsa; zenginlik, imkânları genişletir. Birçok yanlış, para iledir. Kumar, içki, zinâ, sefâhat para ile döner. Parasız kişi belki, sırf imkânsızlıktan bu gibi kötülüklerden korunur. Fakat zengin için, artık bu işler kolaylaşır. Parası olanın etrafında böyle işlere alıştırmaya çalışan bir çevre de peydâ olmaya başladı mı, artık tehlike çanları çalmaya başlar.

Kişi sefâhatten korunsa bile, bir başka tehlike onu bekler: Lüks ve israf… İmkânlar genişleyince, insanlar daha zengin muhitlerde oturmak ister. Böyle olunca da çevre değişir. Çoluk-çocuk bilhassa hanımlar, yeni çevreye «ayak uydurmaya» başlarsa, zenginlik kişinin bütün hayatını altüst eder. Çevre sadece zengin ve şımarık kişilerden oluşursa, kişi artık geldiği yeri unutmaya, kibirlenmeye, böbürlenmeye kendini başkalarından üstün görmeye başlar. Ahlâkı da bozulur. Tabiî ki istisnâlar olur, hepsi böyle değildir, ama çoğunluk böyledir. Onun için çok dikkat etmemiz gerekir.

Böyleleri dünyayı kazanırken âhireti kaybeder.

Evlerin sahibi olur, ammâ evlâdını kaybeder.

İş-aş sahibi olur lâkin helâli kaybeder.

«Para kazanayım, zengin olayım da; vatanıma, milletime, dînime, cemiyetime daha faydalı olayım.» diye yola çıkan birçok kişi bile, zenginliğin bu belâlarına düşmüştür.

Atalarımız;

“Çok lâf yalansız, çok para haramsız olmaz.” demişlerdir.

Vaktiyle bunun bir misalini görmüş ve endişesini ben de yaşamıştım.

İstanbul’a işlerimizi taşıma düşüncesindeydik. Sene 1970.

Hanımla beraber Bursa’ya, Yalova’ya, İstanbul’a seyahat etmeyi plânladık. İstanbul’a yerleşmeyi orada kalmayı benimseyebilecek miyiz, bakacağız. Düşündüğümüz gibi Yalova Termal’e gittik, İstanbul’a geçeceğiz;

“Bir de Büyükada’yı görün çok güzel!..” diye tavsiye ettiler. Biz de Büyükada’ya gittik. Geziyoruz, harika bir güzellik. Masmavi deniz, gelip giden gemiler, yeşilin her türlüsü, ferah yollar, güzel evler… Her şey çok güzel.

Motorlu vasıta yok, faytonlar çalışıyor.

İnsanların giyimleri düzgün, varlıklı oldukları belli.

Fakat, hanımlar açık saçık… Burası başka bir dünya, biraz sağı-solu gezdik, karnımız acıktı, lokantalar var. Kadın-erkek karışık, içkili, bize göre değil.

Ne yapalım? «Manavdan domates, biber, bakkaldan peynir, ekmek alalım; yamaçta ağaçların altında piknik yapalım, denizi de seyreder, karnımızı doyururuz.» dedik. Yiyeceklerimizi aldık, tuz yok. «Karşımızda bir ciğerci dükkânı var, burada tuz olur, isteyelim.» dedim, içeri girdim.

Selâm verdim;

“–Biraz tuz istiyorum da…” dedim. Ciğerci, müşterisi olan bir kadına ciğer doğruyor;

“–Bir-iki dakika beklerseniz, veririm.” dedi. Ben de bekledim, müşterisini yolladı. Tuzu verdi.

“–Kusura bakma! Seni hususî beklettim. Epey zamandır, burada dışarıda bekleyen tesettürlü, başı örtülü hanım gibi kimse görmedim. Duygulandım, hasret kalmışım. Bu sebeple birkaç dakika oyaladım.” dedi.

Adam dertli imiş… Dertleşecek dost bulunca başladı anlatmaya:

“Biz buraya Batı Trakya’dan göçmen geldik. Benim anamın da başı örtülüydü, ninemin de, teyzemin de başı örtülüydü. Bütün akrabalarımın başı örtülüydü. Az çok İslâm’ı bilirdik. Sonra silindi gitti o insanlar… Hiç kalmadı zannediyordum… Sizi görünce şaşırdım. Bu dünyada hâlâ böyle bir şey var mıymış?

Ben Büyükada’dan dışarı çıkamıyorum. Herkesi buradakiler gibi zannediyordum.

Buraya geldiğimde dükkânda çıraklığa başladım. Üç kızım, bir oğlum var. Kızlarımın hepsi kocalarını kendileri buldular. Oğlan eh şöyle böyle. Gelin, kızlardan biraz daha iyi.

Geçen bayram damatlar bize geldi. Tabiî kızlar da. Sabahleyin damatlara dedim:

«–Kalkın, bayram namazına gidelim.»

«–Aaa baba sen hâlâ eski dünyada mısın? Namaz neymiş?» demezler mi…

Ne bayramdan tat aldım, ne seyrandan. Bunlar; benim kızlarım, benim damatlarım, öyle mi?!. Ne günlere kaldık!..

Hâlim, vaktim yerinde. Bu dükkânları aldım. Bunlar benim malım. Fakat, her şeyimi kaybettim. Dünyayı kazanırken, evlâtlarımı kaybettim.

Dertleşeyim diye seni durdurdum. Yoksa tuz bahane. Ânında verirdim.” dedi. Biz de dinledik, tuzu aldık, çıktık.

Cenâb-ı Allâh’a şükürler olsun ki, benim oturduğum yerlerde karşıma daima bir hacı çıkardı. Elhamdülillâh! Apartman komşularımız, çevremiz; müsbet, dindar insanlar oldu. Çocuklarımızı koruduk. Mânevî tahsillerine de gayret ettik.

Biz gayret ettik, Rabbim de korudu.

Fakat ülkemizde bu ciğerci gibi örnekler çoktur. İnsanlar çevrelerine kapılıp gidiyor. Modaların, rüzgârların pençesinde dağılıyor, parçalanıyor. Sonra kendisi de şaşırıyor. Girdap gibi, bataklık gibi yutuyor. Kişi fark ettiğinde çok geç oluyor.

Bunun için iki şey çok mühim:

Aile çok mühim.

Çevre çok mühim.

Başta aile…

En başta eşini seninle aynı hayat görüşünde, âhiret saâdetini dünyadan daha çok önemseyecek bir duygu ve düşüncede bir aileden seçeceksin. Çünkü bir erkeği en çok yönlendiren hanımıdır. Bu inanç ve düşüncesi bozulmaya yüz tutarsa da, sen onu çizgide tutmaya gayret edeceksin.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- fakirliğin zorluklarını yaşadı. Fakat gün geldi bir devlet başkanı oldu. İmkânlar genişledikçe Efendimiz’in de ailesi, bunlara talip olabilirdi. Bunun önünü aldı. Bakın hanımına nasıl tâlimâtı var:

“(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur edecekse, (cennette bana kavuşmak istiyorsan); sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir.

Sakın (dünyaya dalmış, muhteris) zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme.” (Tirmizî, Libâs, 38/1780)

Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- meşhurdur. Halîfe olunca, hanımına;

“–Çıkar bakalım o ziynetlerini, beytülmâle iade edeceğiz.” diyor. Yani idareye geçtik diye, sefâhate, lükse, debdebeye düşeceğiz zannetmesin istiyor. Aksine ağır bir mes’ûliyetin altına girdiğini bizzat yaşatıyor. O hanım diyor ki:

“–Halîfe öyle ıstırap çekerdi ki; «Keşke bize halîfelik verilmeseydi.» derdim.”

Sonra muhit…

Niyetin iyi ise, muhitini ona göre seçeceksin. Sırf; «Ekonomik konumum yükseldi.» diyerek; sana, örfüne-âdetine, inancına uymayan muhitlere taşınmayacaksın. Çocuğunu okuturken, okulunu ona göre seçeceksin.

Âlimler bunun da kendi çapında bir hicret olduğunu söylüyorlar. Tercihini inancına göre, inancını daha iyi yaşayabileceğin şartlara göre belirlemek de hicrettir. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- buyuruyor:

“Muhâcir, Allâh’ın yasakladığı şeyleri terk edendir.” (Buhârî, Îmân, 4)

Allâh’ın yasakladığı şeylerin alenen işlendiği bir muhitte oturma. Böyle arkadaşlarla düşüp kalkma. Aileni de bunlardan muhafaza et.

Yine atalarımız;

“Ev alma, komşu al!” demişlerdir.

Zehir bu!

İlâç ne?

Muhitin güzelini oluşturmak. Cemaatin olacak, hayrı hatırlatan, Hak nâmına hakikati söyleyen arkadaşların olacak. Haftada, ayda bir gittiğin, etrafına topladığın sohbet meclislerin olacak. Beş vakit namazı camide beraber kıldığın, cemaat arkadaşların olacak. Çocukların da o dostlarının güzel, edepli evlâtlarıyla arkadaş olacak. Onların gittiği okula gidecek. Onlarla seyahat edeceksin, tatilini ona göre plânlayacaksın…

İşte bu şartlara uyarsan, geçmişini unutmaz, geleceğini hayırlı şekilde plânlarsan, zenginlik sana zarar vermez.

Fakirlik de bir imtihan, zenginlik de…

İki imtihandan da sabır ve şükürle, Allâh’ın istediği ölçülerle güzel bir kul olarak geçebilene ne mutlu!..

Zenginliğin şükrü de, sabırla doludur. Zenginliğin getirdiği imkânları yanlışlara sarf etmeme sabrı. Seni çağıran bozukluklara, lükse, israfa, kibire kapılmama sabrı… İşte zenginliğin şükrü, bu sabırlarla gerçekleşir.

Efendimiz’in hadîs-i şerîfiyle bitirelim:

“Ben, gerçekten bütün işi hayırdan ibaret olan mü’mine hayranım!.. Bu, mü’minden başka hiçbir kimsede yoktur.

Öyle ki;

Kendisine bir nimet isabet ettiğinde şükreder, bu onun için hayır olur.

Kendisine bir musîbet uğradığında ise sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)

Şeytan bizi servetle, şehvetle, şöhretle aldatmasın. Mevlâ’m bizi doğru yoldan ayırmasın, âkıbetimizi hayır eylesin.

Âmîn…