Maldan, Candan, Her İmkândan CÖMERTLİK

YAZAR : Sami GÖKSÜN

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün, Medine-i Münevvere’de Uhud Dağı’na dönerek;

“Yanımda şu Uhud Dağı kadar altın olsa, bu beni sevindirmez. Bir borcu ödemek için ayırdığımdan başka da yanımda bir dinar bulunarak üç gün geçmesini istemem. -Rasûlullah; önüne, sağına, soluna ve arkasına elleriyle verme işareti yaparak- yanımda bulunanı Allâh’ın kullarına şöyle şöyle dağıtmak isterim.” buyurmuştur. (Buhârî, Rikāk 14)

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; bütün fazîletlerde olduğu gibi cömertlikte de, herkesten önde idi. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, Efendimiz’i anlatırken;

“İnsanların en cömerdi idi.” demiştir.

Yüce Rabbimiz; Kerîm’dir, keremi sever. Cevâd’dır, cömertliği ve cömert olanları sever.

Kudsî hadiste buyurulur:

«Bu din (yani İslâm), Zâtım için seçip râzı olduğum bir dindir. Ona ancak cömertlik ve güzel ahlâk yakışır. Müslüman olarak yaşadığınız müddetçe onu, bu iki hasletle yüceltiniz!» (Heysemî, VIII, 20; Ali el-Müttakî, Kenz, VI, 392)

Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hakikati zıddıyla şöyle ifade buyurur:

“Gerçek mü’minde şu iki haslet asla bir araya gelmez:

Cimrilik ve kötü ahlâk!..” (Tirmizî, Birr, 41/1962)

Bunun içindir ki, Hazret-i Ali Efendimiz; Mısır valisi Mâlik’e yazdığı fermanda şöyle diyor:

“Zarurete düşersin diye korkutarak seni kereminden, cömertliğinden vazgeçirecek cimriyi sakın istişâre meclisine koyma.”

Cömertliğin her hâli muhteremdir. Cömertliğin sadece madde ile mal ile olacağı sanılır; oysaki cömertlik, malla da olur, niyetle de olur, bilgiyle de olur, canla da olur.

O zaman nasıl olur niyetle cömertlik?

Bunun başlangıcı, kendimiz için istediğimiz şeyin, başkaları için de istenmesinden geçer. Onların menfaati ve iyiliğini, kendi menfaatimizin üstünde tutmaya kadar gider.

İyi niyetli olarak güzel bir iş yapmayı arzu etmekle de insan ecre nâil olabilir. Meselâ;

«Benim de param, malım olsaydı da, filân insan gibi ben de hayır ve hasenatta bulunsaydım.» diyen ve bu güzel niyeti taşıyan bir kimse, örnek almak istediği insanın sevabı kadar sevaba nâil olur.

Mal ve servette cömertliğe gelince;

İnsanlara ödünç vermekten başlar, nâfile sadakalara, yardımlara, vâcib olan sadakaya ve farz olan zekâta, hiçbir kayda ve ölçüye tâbî olmaksızın yapılan ihsanlara ve bu ihsanların devamlı bir şekli demek olan sadaka-i câriye adı altında insanların hizmetine tahsis olunan vakıf ve tesislere kadar gider.

Bugün itibarıyla çokları ayakta duran sayısız eserlerden; çeşmeler, köprüler, yollar, hanlar, hamamlar, medreseler, camiler, hastahâneler, şifâhâneler… gibi muazzam vakıf eserleri, işte bu dînî cömertliğin vesile olduğu eserlerdir.

Şükürler olsun ki bugün de bu hassâsiyet devam etmektedir. Hattâ, ülkemizin sınırlarının dışına çıkılarak; ihtiyacı olan hangi ülke ve topluluk varsa, onlara yardım elini uzatan cömert insanlarımızın sayısı hızla artmaktadır.

İlimde ve bilgide cömertliğe gelince;

Yararlı bilgileri, ihtiyacı olan insanlardan esirgememek, öğrendiğini öğretmek, iyiliği emredip, kötülüklerden sakındırmaktan başlayıp; insanlar için faydalı ilim insanları yetiştirmeye, eserler meydana getirmeye kadar gider.

Canda cömertlik nasıl olur denecek olursa?

O da; vatan, millet, devlet, namus, dîn-i mübîni İslâm için ve tüm mukaddeslerimiz için can vermeyi göze alıp şehid olmaya kadar gider.

Müslümanlar, yaptıkları herhangi bir hayırdan dolayı dünyada bir karşılık ve hattâ bir teşekkür beklentisi içinde bile olmazlar. Yaptıkları bu cömertlikle, Cenâb-ı Hakk’a ödünç vermiş olduklarını ve bunların da karşılığını âhirette kat kat fazlasıyla alacaklarını, umduklarına ereceklerini ve hattâ dünyada da, harcananın yerinin doldurulacağını bilerek mânevî güzellik yaşarlar.

Şimdi de insanların ve peygamberlerin en cömerdi olan Efendimiz’in ve O’nun yetiştirdiği sahâbesinin hayatından, bu mevzu ile alâkalı iki hâdiseyi nakletmek istiyorum:

Sahâbî hanımlardan biri bir gün, dokuduğu hırkayı Efendimiz’e hediye etmişti. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, o zaman böyle bir hırkaya ihtiyacı olduğundan onu üzerine giymişti.

Orada hazır olan sahâbeden birisi o hırkaya dokunup;

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bu hırka ne kadar güzelmiş, bunu bana verir misin?” dedi.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Olur.” buyurdu. Biraz oturduktan sonra evine döndü. Hırkayı dürüp, isteyen sahâbîye gönderdi. Orada bulunan diğer sahâbîler, o arkadaşlarını;

“–Sen hiç de iyi etmedin. Efendimiz’in giydiği ve ihtiyacı olduğu bir şeyi kendisinden istedin. Hep biliriz ki Efendimiz hiçbir isteği reddetmez.” diyerek kınadılar.

O da;

“–Vallâhi ben bunu, giyinmek için istemedim. Öldüğümde kefenim olsun diye istedim.” dedi.

Gerçekten de o hırka, o sahâbînin kefeni oldu. (Buhârî, Edeb, 39)

Efendimiz’in yetiştirdiği sahâbeleri, muhtaçlara yardımda, cömertlikte birbirleriyle yarışırlardı. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- der ki:

“Medine civarında fakir, ihtiyar, gözleri görmez bir kadın vardı. Her gün ona uğrayıp ihtiyaçlarını gidermek isterdim. Fakat ne zaman gitsem, benden önce, başka birinin uğrayıp ona ait işi yaptığını görürdüm.

Bir gün merak ettim; «Acaba, bu sevabı her gün işleyen kimdir?» diye. Çok erkenden bu kadıncağıza uğradım. Bir de ne göreyim? Bu hayrı işleyen Hazret-i Ebubekir değil miymiş?”

Her zaman olduğu gibi Hazret-i Ebubekir Efendimiz cömertlikte yine geçmişti Hazret-i Ömer Efendimiz’i…

Kurban ikliminde olduğumuz şu zaman diliminde; hem cömertlik duygularımızın gelişmesi hem de fedâkârlıkta gayretlerimizin coşması dileklerimle, Kurban Bayramımızı Rabbim tüm hayırların fethine ve tüm şerlerin def‘ine vesile eylesin. Bayramınız mübârek olsun…

Âmîn…