İHTİYAT ve HEMENCİLİK -2-

YAZAR : Ahmet ZİYLAN

İnsan, şöyle bir mâzîsini gözden geçirse; karşısına ilk olarak pişman olduğu bazı anlar gelir.

Pişmanlık fayda vermez, gideni geri getirmez; fakat tecrübe kazandırır. Yaptığımıza pişman olduğumuz fiilleri, düştüğümüze hayıflandığımız durumları incelersek; çoğu kez sebebinin acelecilik olduğunu bulacağız.

İleriden bakınca;

“Nasıl da düşünememişim!” deriz; çünkü acelecilik düşünmeye fırsat bırakmamıştır.

“Nasıl da kanmışım?” deriz; çünkü tamah etmek, apaçık işaretleri bile görmemize engel olmuştur.

“Ben o tepkiyi nasıl vermişim!” deriz; çünkü öfke gözümüzü karartmıştır.

Gerçekten, nice facialar, nice acı hâdiseler; olmayacak işlerden, incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden, basit ayrıntılardan çıkmıştır. Fakat bunların fark edilmesi, değerlendirilmesi; «durup düşünmeyi» gerektirir. Acele, öfke, tamah, hemen atlamak… Bunlar ise, lâzım gelen değerlendirmeye imkân vermez.

“Olur olmaz her şeye inanma! Her duyduğuna hemen inanma!” mesajını veren bir hikâyeyi babam anlatırdı:

Köyde yaşayan bir aile varmış. Bir karı-koca…

Bir gün adam isyan etmiş:

“–Hanım senin bu yaptığın nedir?!. Yaptığın ekmek hep kepek ekmeği!.. Yok mu bizim hâlis buğdayımız? Eleğimiz mi yok, nedir bunun sebebi? Ağzımız kabardı artık.”

Karısı suratını ekşitmiş, gözlerini kısmış başlamış konuşmaya:

“–Senin bacın olacak var ya…”

“–Evet var.”

“–O üfürüyor.”

“–Nasıl yani?”

“–Ben tam unu elerken; o evinden bir üfürüyor, unun çoğunu rüzgâr götürüyor. Bana kepeği kalıyor. Ekmek de böyle oluyor!”

Kocası;

“–Ben ona gösteririm.” demiş. Kalkmış, bacısının oturduğu köye gitmiş.

Evet, hanımının suçladığı görümce; ta uzaktaki bir köyde oturuyormuş. Fakat adamdaki akıl kıt olunca, olmayacak lâfa inanmış, bacısına hesap sormaya gitmiş. Varmış yanına demiş ki:

“–Bacım, sende hiç insaf yok mu? Benim hanımım un elerken, sen niye üfürüyorsun? Bak senin yüzünden bana hep kepekler kalıyormuş. Evde ekmek yiyemiyorum. Ağzım yara olacak neredeyse yahu! Niye böyle yapıyorsun?”

Kadın vaziyeti anlamış. “Ne üflemesi?” demeden, alttan alıp farklı bir şekilde cevaplamış:

“–Vah vah vah! Benim kardeşim vah! Ben bilemedim. İşin nereye varacağını kestiremedim. Hata yapmışım özür dilerim. Sen şu içeri geç otur da ben senin için biraz yağlı helva yapayım, hiç olmazsa kabahatimi biraz telâfi edeyim. Buraya kadar gelmişken sana bir yağlı helva yedireyim.”

Adam içeriye geçmiş oturmuş. Beklemiş beklemiş beklemiş. Helvanın geldiği yok. Sonunda usanmış mutfağa gitmiş:

“–Bacım, sen helva çalacaktın?”

“–Evet, kardeşim pişiyor!”

“–Hani?”

“–İşte!”

Adam bakmış: Tepede dama asılı bir tencere… Altında da bir mum…

“–Bacım bu helva bir haftada pişmez. Bu mum kendini bile ısıtmamış.”

“–Peki, benim akıllı kardeşim. Bir mumla tenceredeki helvanın pişmeyeceğini anlıyorsun da; ben buradan üflesem bile, tâ köyündeki hanımının elediği unu uçuramayacağımı neden anlayamıyorsun?!. Buna kafan çalışıyor da ona kafan çalışmıyor mu?”

Bu bir temsil.

Bu tip meseleler iyice anlaşılsın diye iyice mübalâğalı, abartılı bir misal. Fakat biraz düşününce, insanların düştüğü birçok sû-i zannın en az bu misaldeki kadar saçma olduğu görülmez mi?..

Burada gelin, görümceye takmış bir kere. Kendi suçunu bile ona yüklemeyi kafaya koymuş. Nasreddin Hoca’nın, vermek istemeyince ipe un serdiği gibi; insan beyni de böyle olmayacak şeyler üretebiliyor, muhataplar da böyle şeylere aldanabiliyor.

Hikâyede, adam düşünmeden hareketin; bacısı ise, düşünerek çözüm üretmenin, kardeşinin aklını da vardırmanın temsili olmuşlar.

Bu hikâyenin bir benzerine bizzat şahit oldum.

Bir freze tezgâhı alıp Gaziantep’e getirdiğimiz zamanlar… Bizden önce de tanıdığımız bir başkası Gaziantep’e freze tezgâhı getirmişti ve çalıştırıyordu. Rakip olacağız fakat hasım değiliz. Konuşuyoruz, gidiyoruz, geliyoruz. Dükkânlarımız da aynı muhitte.

İlk aylarda belki ilmini tam bilemeyiz diye, İstanbul’dan bir de usta getirdik. O usta da, diğer freze sahibiyle hemşeri ve meslektaş. İkisi de Malatyalı… Hem de tanışıyorlar.

Usta; hem çalışacak, iş yapacak, hem de biz yaptığımız işi, daha da ilerleteceğiz, öğreneceğiz. Biliyoruz ama daha ileriye götüreceğiz.

Usta, genç biri. Çalışmaya başladı. Bir gün ben bir yerden dükkâna dönüyordum. Bir baktım; bizim rakip frezecinin önünde bir kalabalık var;

“Hayırdır inşâallah!” diye gittiğimde ne göreyim!

Bizim usta ile eski frezeci yumruk yumruğa kavga ediyorlar.

İçeriye girdik:

“–Yahu n’oluyor? Durun bakalım! Sen bizim ustamızsın, niye gelip burada adamın dükkânında kavga ediyorsun?”

Bizim usta kendini savunuyor:

“–Nasıl kavga etmeyeyim? Bunlar benim ekmeğimle oynuyorlar, sizin de ekmeğinizle oynuyorlar!”

“–Yahu ne oldu ki, ne var? Hayırdır inşâallah.”

“–Ben kasnaklardaki zımparaları değiştirmek için makineyi durdurdum. Zımpara kesmekle meşgulken, bunların gönderdiği bir çocuk, içeri girmiş. Ben görmedim, makinenin şalterine bastığı gibi açık duran kasnaklar paramparça oldu! Hep bunların oyunu!”

“–Nereden anladın, çocuğu onların gönderdiğini?”

“–Çocuğu sıkıştırdım; «Seni Malatyalılar gönderdi, değil mi?» dedim. İtiraf etti!”

Adam hiçbir alâkası olmadığına yemin billâh ediyor. Öyle ya… 8-9 yaşlarında bir çocuğu sıkıştırırsan, korkusundan ne olsa kabul edebilir. Olan biten de bundan ibaret.

Asıl suç bizim ustada. Çünkü o kasnaklar teker teker açılıp, zımparaları öyle yenilenir. Öyle üçü birden açık bırakılıp kazaya davetiye çıkarılmaz. Arkası dönük olup çocuğu görmemesi de ayrı bir kabahat.

Fakat bir kazadır olmuş. Hâdise meydana gelir gelmez, ustanın aklı, rakiplere gidiyor:

“Çocuğu onlar mı gönderdi?”

Vehim!

Olmayacak bir şey. Kendi de inanıyor, tokadı yiyince çocuk da kabulleniyor. Sonra çocuğun kolundan tuttuğu gibi, adamın dükkânına götürüyor, kavgaya tutuşuyor! Yok yere…

Görümcenin uzaktaki köyden üfürdüğü gibi, bizim rakip frezeci ile bizim dükkânın arası en az 150 metre… Senin makineyi öyle tedbirsiz açtığını bilmesine bile imkân yok. Telefon yok, kamera yok…

Ben, vaziyeti görünce; kendi ustamdan değil, rakibimden yana oldum. Haklı taraftan oldum. Bizim ustaya;

“–Aklını başına topla. Olmayacak şeye kendini de inandırmışsın. Bizi de inandırmaya çalışıyorsun!” dedim.

Biz de dalsak;

“Benim ustam diyorsa doğrudur!” desek, biz de haksızlığa ortak olacağız. Adamdan özür diledik. Makineyi tamir ettirip yolumuza devam ettik.

Hayatta böyle şeyler olur.

Firâsetli, dirâyetli, basîretli olmak lâzım.

Olmayacak lâflar getirenlere inanmamak lâzım.

Bu konuda âyet-i kerîme de ikaz ediyor:

“Ey îmân edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (el-Hucurât, 6)

Bu âyetin nâzil olmasına sebep şöyle bir hâdise olmuş:

Peygamberimiz bir adamı, bir beldenin zekâtını almaya gönderiyor. Fakat adamın, gönderildiği kabîle ile ilgili problemleri var. İslâmiyet’ten önce onlarla bir çekişmesi var. Bu sebeple korkuyor. Beldeye yaklaşırken, onu karşılamaya çıkanları görüyor. Korkusundan mıdır, o an zihninde bir sürü şey uydurup, dönüyor Medine’ye…

“Beni öldüreceklerdi! Zekâtı vermediler!..”

Bu bir nevî otoriteye isyan demek. Devletin elçisine tasallut, vergiyi ödememek gibi… Neredeyse savaş sebebi olacak. Fakat Peygamber Efendimiz hâdiseyi araştırıyor, işin gerçek yüzünü öğreniyor. Bu âyet-i kerîme de bu hâdisenin açıklayıcısı oluyor.

Dolduruşa gelme! Haberlerle, duyumlarla, söylentilerle hareket etme…

Araştır, belirle, tatmin ol, öyle karar ver.

Bugün internet dedikoduları, şehir efsaneleri, şâyialar… Bir dönem ortalığı sarıyor, herkes inanıyor, sû-i zan ediyor. Sonradan;

“Öyle değilmiş…” haberleri çıkıyor.

Asparagas, kara propaganda, yalan haber… Çamur at, izi kalsın. Bunlar her dönemde başvurulan şeyler. Akıllı olmak lâzım, serinkanlı değerlendirmek lâzım.

Böyle olunmazsa ne olur… Öfke olur.

Öfke, sertlik, haşinlik; insanın davranışlarını çirkinleştiren bir şeydir. Yumuşaklık, sühûlet, kolaylık ise güzellik verir. Hadîs-i şerifte buyurulur:

“Nerede kolaylık varsa, orada güzellik vardır. Kolaylığın bulunmadığı her şey çirkindir.” (Müslim, Birr, 78)

Şu hâdise her iki hâle de misal:

Otuz yaşlarında beş arkadaşım Gaziantep’in köylerinden birine kır gezisine gitmişler. Yiyip içtikten, dinlendikten sonra dönüş vakti gelmiş.

Kırk sene evvelinin olayı. Bir arabaları var. Fakat şoförlükleri acemî. Köy yolu da dar. Yolun bir tarafı ormanlık, bir tarafı bağ. Bağ tarafında 8-10 kişi üzüm kesiyor. Bizim arkadaş, arabanın arkasını bağa doğru verip, dönmek isterken kaydırmış ve araba gitmiş orada bir üzüm kökünü ezmiş. Üç-beş salkım üzüm de hebâ olmuş.

Bağbozumu yapan çiftçilerin başındaki 50-60 yaşlarındaki ihtiyar, çapayı çektiği gibi, bağırarak gelmiş:

“–Ulan siz benim tarlamı nasıl çiğnersiniz? Benim üzümümü nasıl telef edersiniz? Siz Antepliler, dükkânınızın önüne bir sepet koydurmazsınız. Gelip burada üzümlerimi çiğniyorsunuz!..”

Arkadaşlarımızdan biri sakince demiş ki:

“–Amca, bir kaza oldu. İsteyerek olan bir şey değil. Zarar verdiğimiz üç-beş salkım üzümün bedeli neyse ödeyelim. Fakat burada beş insanın kalbini incitme.”

Bu yumuşak cevap, adamı da ânında durdurmuş; fırtına sütliman olmuş;

“–Değmez tabiî ya, gidin haydi.” demiş.

Zaten kendisi 60 yaşında bir ihtiyar. Beş tane genç ile nasıl kavga edecek? Fakat ânî hareket böyle işte… Bizim arkadaşlar nezâketi sürdürmüşler:

“–Amca üzümlerin bedeli neyse söyle! Seni zarara sokmayalım.”

“–Bedeli medeli yok. Sizin bu tatlı diliniz olduktan sonra hepsi hebâ olsun, önemli değil!”

Bir başka arkadaş demiş ki:

“–Amca, madem çiğnediğimiz üzümlerin parasını almıyorsun. Şu tevekteki üzüm çok hoşuma gitti, gözüm kaldı, bunlardan satın alsak olmaz mı?”

“–Durun, bir dakika!”

Amca gitmiş kesilmiş üzümlerin yanına. Koca bir sepet üzüm getirmiş:

“–Açın bagajınızı!”

Arabanın arkasına koymuş:

“–Alın, bunu paylaşın!”

“–Parası?”

“–Para mara yok!”

«Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.» derler. Tatlı dil; elinde çapa, dövüşmeye geleni, cömertçe ikram eden bir insana döndürür.

Nefsânî öfke nedir? Menfaatine dokunulduğunda sinirlenmek, bir zararı, bir haksızlığı bertaraf etmek için gösterilen hiddet, keskin tavır.

Öfke hak için olursa, hak nâmına olursa; lâzım. Zalime, haksıza, gaspçıya, fırsatçıya göz açtırmamak için, belirli bir ciddiyet ve hiddet lâzım.

Fakat öfke dediğimiz hâl içerisinde; kim haklı, kim haksız onu ayırt etmek, işte asıl mesele orada. Çünkü öfke, aklı yedeğine alıveriyor. O hararet içerisinde; hem hâkim, hem savcı, hem cellât kesilip, günümüzün tabiriyle, yargısız infaz yapıveriyor.

“İyi ki öyle yapmışım, hamdolsun ki sabretmişim, şükürler olsun ki, acele etmemişim.” diyeceğimiz dosyalar olsun…

Rabbim muvaffak kılsın…

Âmîn…