TAKVÂ MI FETVÂ MI?

YAZAR : Sami BÜYÜKKAYNAK skaynak48@hotmail.com

Kaybettiğimiz ama hiç unutmadığımız bir haslettir, takvâ.

Takvâ sahibine Kur’ân-ı Kerim «müttakî» der. Müttakî; «Sakınılması gereken şeylerden korunan» demektir. Müttakîlerin, beş vasfı vardır:

◆ Gayba îman etmek,

◆ Namazı doğru ve devamlı kılmak,

◆ Allâh’ın verdiklerinden bir kısmını O’nun rızâsı için harcamak,

◆ Kur’ân’a olduğu gibi diğer peygamberlere gönderilen kitaplara da inanmak ve;

◆ Âhiret konusunda kesin inanç sahibi olmak.

Bu vasıfları kendinde gerçekleştirmiş olan mü’min takvâ sahibidir.

Takvânın bir de ön şartı vardır, o da ibâdettir. İbâdet olmadan takvâlı olunmaz. Takvâya ulaştıran yol, ibâdetten geçer.

Takvânın bir diğer mânâsı sakınmaktır. Yani Türkçe deyimle «her işe balıklama atlamamak», «bin ölçüp bir biçmek» demektir. Takvâ aslında bir «müslümanın kusursuz resmi» demektir. Müslüman insan her istediğini yapmayan, önce durup düşünen, sınırları belirlenmiş değer ölçüleri ve sınırlara göre ölçüp biçen; bu ölçülere uymadığı takdirde nefsinin istek ve arzularını frenleyen akıllı, iradeli ve îmanlı varlıktır. Bu sınırları çizilen şahsiyetin adı takvâlı müslümandır.

Takvâ, Ebû Hüreyre’nin şu benzetmesi gibidir:

“Yolda yürürken dikenler görürsen ya yolu değiştirirsin ya da dikene dokunmadan geçmenin bir yolunu arar ve bulursun; işte takvâ da budur; hayatı Allâh’ın yasakladığı kötülüklere bulaşmadan yaşamaya çalışmaktır.”

Çalışmak dendi, çünkü çalışmadan başarı olmaz. Başarının yolu çalışmaktan geçer. Müslüman, takvâ ehli olacağım; demekle, takvâ ehli olamaz. Takvânın kriterlerini yerine getirmek için mücadele edecek, yaşamak için şartlarını hazırlayacaktır.

Yaşadığımız zaman diliminde takvâ, Kaf Dağı’ndaki Zümrüd ü Ankā hâline getirildi. Popüler kültürün hayat tarzı dayatmaları karşısında; şüpheli şüphesiz düşünmeden yiyen, içen, giyen, tüketen bir şahsiyet inşası karşısında müslümanca tavır sergilemek, yani takvâlı duruş sergilemek zorlaştı.

Öyle ki popüler kültürün, kapitalizmin, liberalizmin müslüman halk kitlelerinin önüne sürdüğü bazı problemlere, müslümanların fetvâ üretmek zorunda kaldığı görüldü. Fetvâ üreterek şüpheli olanın şüphesiz hâle geleceği kabul edildi. Oysaki bu dînin Peygamberi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

“Kul, sakıncalı olana düşmemek için sakıncasız olandan da çekinmedikçe takvâ sahibi olamaz.” (Tirmizi, Kıyâme, 15) buyurmuşlardır.

Hâkim kültür karşısında müslümanca tavır sergilemek için mücadele etmek yerine; bırakın sakıncasız olandan çekinmeyi, sakıncalı olanlar dahî yenir, yutulur görülmeye başlandı. Fetvâ verirken hocalarımızın, eski hocaların fetvâ verirken söylediği;

“Bu işin fetvâsı bu, takvâsı ise şu!” diye takvâya yöneltir tarzda konuşmaları duyulmaz hâle geldi. Kredi fetvâları, kredi kartı fetvâları, vâde farkı fetvâları, teşvik fetvâları o hâle geldi ki bizden diye gördüğünüz müesseselerin uygulamalarını gördükçe dudakların uçuklayacak yeri kalmadı. Sistem olarak benim diyemeyeceğiniz bir sistemin sizin önünüze sürdüğü nefis ve hevâya hoş gelen seküler, sözüm ona iyiliklere karşı fetvâ üretmek zorunda kalmak da müslümanların bir acziyeti olsa gerektir.

Müslümanın fetvâ verirken veya fetvâ alırken; «Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benim bu fetvâma ne derdi? Benim bu fetvâma uygun davranmama ne söylerdi?» diye bir endişe içerisinde hareket etmediği müddetçe takvâ yolculuğunda bulunması zordur. Bu kuru bir gösterişten öteye gidemez.

Ömer bin el-Hattab -radıyallâhu anh-, Ubey bin Kab radıyallâhu anh-’a takvânın mahiyeti hakkında soru sorunca Ubey ona;

“–Dikenli bir yolda hiç yürüdün mü?” diye sormuş.

Hazret-i Ömer;

“–Evet.” demiş. Bu sefer;

“–Peki böyle bir yolda yürürken ne yaptın?” diye sorup Hazret-i Ömer;

“–Elbiselerimi topladım ve mümkün olduğu kadar korundum.” deyince Ubey;

“–İşte takvâ budur.” cevabını vermiş.

Şair İbnu’l-Mu‘tez bu anlamdan hareket ederek şu beyitleri söylemiştir:

“Bırak günahları küçüğüyle büyüğüyle. İşte takvâ budur. Dikenli bir yolda, gördüğünden sakınarak yürüyen kimse gibi davran. Küçük günahı önemsiz görme. Çünkü dağlar, çakıl taşlarından olur.”

Fetvâ sorarken veya fetvâ alırken nasıl bir takvâ hâlinde olmak gerektiğini, Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Vâbisa bin Ma‘bed -radıyallâhu anh-’a verdiği cevapta bulmak mümkündür:

“Kalbine danış. İyilik, kalbin uygun gördüğü ve yapılmasını tasdik ettiği şeydir. Günah ise içini tırmalayan ve başkaları sana; «Yap!» diye fetvâlar verseler bile, içinde şüphe ve tereddüt uyandıran şeydir.” (İbn-i Hanbel, IV, 227–228; Dârimî, Büyû, 2)

Kişinin fetvâ sorduğu konudaki hassasiyet derecesi, onun müttakîlik kıvamını belirleyen bir husustur. Zorlama bir konuya, zorlama bir fetvâ bulmak isteyen kişinin dînî hayatında problemler olduğu âşikârdır. Çünkü hadis-i şerifte buyurulduğu üzere ;

“Haramlar apaçık bellidir, helâller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helâl olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez.

Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dînini de, ırzını da korumuş olur.

Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır.’’ (Buhârî, Îmân, 39, Büyû, 2; Müslim, Müsâkāt, 107; Ebû Dâvûd, Büyû, 3; Tirmizî, Büyû, 1; Nesâî, Büyû, 2)

Velhasıl takvâ-fetvâ ilişkisi, müslüman fertlerin göz önünde tutmaları gereken bir unsurdur. «Müslümanım» diyen şahıs, önceliği takvâlı, Allâh’a karşı sorumluluğunu yerine getirmek için mücadele eden yönü dolu, karşılaştığı problemlere, sıkıntılara takvâsı ölçüsünde çözümler üreten veya çözümler bulan, vahyin ve sünnetin önceliğini gündemde tutma hassasiyeti gösteren bir hayat yolculuğunda bulunması gereken bir kıvama sahip olmalıdır. Müslüman; günü kurtarmak için tavizler veremez, gelecek için yolunu aydınlatacak çözümler için çabalar. Bu çabalar onun kulluk kıvamını takvâya ulaştırır.

Ne mutlu ölçüsü takvâ olanlara…