Hakikî Dost, Dostun Çirkinliklerine Tahammül Etmeli, Hatasından İncinmemeli! ŞEMS-İ TEBRİZÎ

YAZAR : Can ALPGÜVENÇ alpguvenc@gmail.com

 

Bu yazımda size;

“Bana velî diyorlar, diyelim ki öyle olsun; peki bana ne düşer bundan? Bununla övünürsem, çok çirkin düşmez mi? Ama Mevlânâ, Kur’ân ve Hadis’te yazılı vasıflarla sâbit bir velîdir. Ben de velînin velîsi, yani dostun dostuyum, bu bakımdan daha sağlamım!” diyerek, gurur, kibir ve şöhretin mânevî hastalıkların en zararlılarından biri olduğunu vurgulayan ve Mevlânâ’yı Mevlânâ yapan bir Allah dostunu, Şems-i Tebrizî’yi tanıtmaya çalışacağım.

Âzerî Türklerinden olan ve 1184 yılları civarında İran’ın kuzeyindeki Tebriz şehrinde dünyaya gelen Şems-i Tebrizî, ilk tahsilini Selebâf (Seleci) Ebûbekir Efendi’den yapmış, ilim sahasında kısa zamanda büyük mesafeler kat etmişti. Hazret-i Şems, küçük yaştan itibaren müstesnâ yaratılışı ile dikkatleri üzerine çekiyordu. Bu hâline kimse mânâ veremiyor, babası bile ondaki değişikliği çözemiyordu. Bir gün babası ile aralarında şöyle bir konuşma geçti:

“–Oğlum, sen deli-dîvâne değilsin, ama bilmem ki bu hâlinin sebebi ne? Sen, aşk basamaklarında yürüyebilmek için lâzım gelen terbiyeyi almış değilsin ki!”

“–Babacığım, sen ve ben öyle bir hâldeyiz ki, sanki bir kaz yumurtasını tavuğun altına koymuşlar ve bu yumurtadan kaz yavrusu çıkmış. Kaz, biraz palazlanınca bir su kenarına gelmiş ve hemen suya atlamış. Ana tavuk; «yavrum boğulacak…» diye çevresinde çırpınıp duruyormuş, lâkin suya girmesine imkân yok, zira o bir kümes kuşu! İşte seninle ben de böyleyiz babacığım. Ben, önümde beni yüzdürecek bir deniz görüyorum. Yurdum o deniz, hâlim deniz kuşlarının hâli gibidir! Eğer sen bendensen, benimle gel; yok benden değilsen, git kümes kuşlarına karış!”

Küçük Şems, henüz bülûğ çağına bile varmadan kendisini derya kuşlarından sayacak kadar firâset ve muhabbetli! Gönlü deryaya yani, aşk ve ilim ummanına karşı sonsuz biçimde arzulu…

BAŞ SUYUNUN YAĞSIZI!

Şems; 18-19 yaşlarına gelince kendisine bir mürşid-i kâmil, bir hakikat ehli aramak için yollara düştü. Bu gayeyle uzun yolculuklara katlanıyor; gittiği yerlerde hanlarda, kervansaraylarda konaklıyordu. Bazı beldelerde uzun süre oturduğu da oluyordu. Fakat çok çabuk tanınıyor, etrafını bir anda bir sürü mürid sarıyordu. Öyle zamanlarda durmanın tehlikesini anlıyor, bir fırsatını bulup kaçıyor, başka beldeye göçüyor, çoğu zaman Şam’a uğruyordu. Şam’da bir hana iniyor, odasını sıkıca kilitliyor, günlerce yalnız başına kalıyordu. Kimseyi yanına almıyor, kimseyle görüşmüyordu. Daima riyâzat hâlinde bulunuyor, bir somun ekmek, bir testi su ile günler geçiriyordu.

Şam’a her geldiğinde; bir aşçı dükkânından bir kâse yağsız baş suyu ve bayat bir ekmek alır, onunla nefsini körlerdi. Bir gün yolu yeniden Şam’a düşmüş, kâsesini alıp aşçı dükkânına gitmişti. Fakat aşçı eski müşterisini tanımış; onu biraz olsun memnun edebilmek için, bu defa kâsesine koyacağı baş suyunu yağlıca tutmuş, somunun taze ve sıcağını vermişti. Bunun üzerine Şems; tanındığını anlamış, ellerini yıkamak bahanesiyle oradan ayrılıp, Şam’ı terk etmişti.

ÖKÜZLE DEVENİN FARKI!

Şems; mürşid aramak için geldiği Anadolu topraklarında aradığını bulamamış, derdini şu sözlerle dile getirmişti:

“Tebriz’den, gerçek mürşidi bulabilmek amacıyla çıkmıştım, ama ne gezer… Nereye gittim, kime tesadüf ettimse nafile, her taraf bomboş! «Vardır elbet bir yerlerde bir mürşid, âlem bu kadar boş değil ya!» diye düşündüm ama bulamadım! Her yerde boş sözler, lüzumsuz mübalâğalar geziyor. Sırası gelmişken; size kâmil bir şeyh hakkında küçük bir ölçü vermek isterim. Böyle bir insana; aleyhinde bir söz dahî nakletseler katiyen incinmez, o kimseye gücenmez. Böyle birine bile rastlayamadım! Kaldı ki, bu kadar küçük bir kemal ile hakikî kemal arasında daha nice mesafe vardır!”

Şems-i Tebrizî; şeyhlerini mübalâğa ile tarif eden müridleri, şu hikâye ile tenkit ediyordu:

Bir yerde bir adam; balığı anlatıyor, onun büyüklüğünü tarif ediyordu. Muhatabı dedi ki:

“–Sen balık nedir bilir misin ki, anlatıyorsun?”

“–Nasıl bilmem, yıllarca deniz seferlerinde bulundum!”

“–Peki, anlat bakalım, balık nasıl bir şey?”

“–Balığın, deve gibi iki boynuzu vardır!”

“–Sus, yeter! Sen öküzle devenin farkını bile bilmiyorsun. Nerede kaldı balığı tarif edeceksin!”

Şems bu hikâyesinde, şeyhini aslı astarı olmayan ifadelerle büyüten müridleri eleştiriyor, gerçeğe değil lâfla, ilimle bile varılamayacağını söylüyordu. İlâhî visâlin; ancak dînin emirlerine uymak, ölçülere baş eğmek, kâmil bir mürşide bağlanmak ve aşkla yol almak sûretiyle mümkün olacağını anlatmak istiyordu.

***

Hazret-i Şems’e biri geldi;

“–Bana bir sır ver!” dedi. Şems şöyle cevap verdi:

“–Sana sır veremem. Ben; kendimi, onun benliğinde gördüğüm kimseye sır veririm. Çünkü o zaman, sırrımı kendime söylemiş olurum. Ben, sende kendimi göremiyorum ki!”

Bir başkasına da şu öğüdü vermişti:

“İç âleminizdeki pisliğin bir zerresi bile, dışınızdaki pislikten yüz bin kat beterdir!”

BİR MÜŞKÜLÜM VAR, SÖYLE BANA!

Mürşid-i kâmil arayışını Anadolu’nun bereketli topraklarında usanmadan sürdüren Şems-i Tebrizî, aradığı kişinin Konya’da bulunduğu tavsiyesi üzerine 1244 yılı Kasım’ında bu şehre ulaştı, Hazret-i Mevlânâ’nın medrese dönüşü, geçiş güzergâhı üzerinde bulunan Şekerfürûşân Hanı’na yerleşti.

Ertesi gün hanın önündeki taşlığa oturmuş gelip geçenleri seyrediyordu. İkindiye doğru, müderris olduğu hâlinden anlaşılan birinin, katırıyla oradan geçmekte olduğunu gördü. Herkes; «Mevlânâ geliyor!» diyerek, onu selâmlamak üzere ayağa kalkıyor, ellerini öpebilmek için yarışıyordu. Şems, koşarak yolunu kesti ve katırının yularına yapıştı:

“–Sen Belhli Sultanü’l-Ulemâ oğlu Mevlânâ Celâleddin değil misin?”

Hazret-i Mevlânâ;

“–Evet benim!” diye cevap verdi.

“–Bir müşkülüm var, söyle bana! Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mi büyüktür, yoksa Bâyezîd-i Bestamî mi ne dersin?”

“–Bu nasıl sual, elbette Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- büyüktür!”

“–İyi ama Hazret-i Muhammed -aleyhisselâm-;

«Yâ Rabbi, Sen’i tesbih ve tebcil ederim ki, biz Sen’i lâyık olduğun veçhile bilemedik!» buyuruyor.

Oysa Bâyezîd-i Bestâmî;

«Kendimi tesbih ederim ki, benim şanım çok yücedir; zira varlığımın her zerresinde Allah’tan başka varlık yok!» diyor, bu söze ne dersin?”

“–Hazret-i Peygamber’in kabı ile O’nun ümmetinden biri olan Bâyezîd-i Bestamî’nin kabı aynı değildi. Hazret-i Peygamber’in kabı, sonsuzluğu içine alacak kadar genişti. Bestamî’nin kabı ise, dar ve sâbit olduğu için sonsuzluk deryasının birkaç damlasıyla dolup taştı. Hazret-i Peygamber, her gün sayısız makam aştığı hâlde topuğu bile ıslanmıyordu. Önündeki sonsuzluğa göre, kat ettiği mesafenin, aştığı makam ve mertebelerin hiçliğini bilmenin idraki içindeydi. «Yâ Rabbi, Sen’i Sen’in şanına lâyık şekilde tanıyamadık!» diyordu. Bâyezîd-i Bestâmî ise, sonsuzluk deryasının sahilinde bile boğulma tehlikesi yaşamıştı!”

Aldığı cevabın mükemmelliği karşısında kendinden geçen Şems; aradığı mürşid-i kâmili bulmanın coşkusu içinde, öyle bir «Allah!» nârası attı ki, işitenler şaşkına döndüler. Hazret-i Mevlânâ da, her gün çevresinde gördüğü insanlardan farklı biri ile karşı karşıya olduğunu anlamış, katırından inmişti. İki derya, öyle bir vecd ile kucaklaştılar ki, Konya’daki bu yer, hâlâ; «Mecmau’l-Bahreyn: İki denizin kavuştuğu yer» diye anılır.

Elbette Hazret-i Şems bu suâli, Hazret-i Mevlânâ’nın ufkunu ve istîdâdının genişliğini ölçmek için sormuştu. Yoksa onun için müşkül diye bir şey söz konusu değildi.