Başarının Yolu SABIR YOKUŞU -2-

Ahmet ZİYLAN

Müteşebbisliğimizin ilk adımı…

Kurduğumuz freze işinin ilk ayları…

Zorluklar içerisinde sabır ve sebat göstermekten başka çare bulamadığımız zamanlar… Ne ortak bulabiliyoruz, ne de yetiştirecek çırak…

“Allah ne verirse bereket versin. Bundan sonra adam gelse de almayacağım.” diyerek, kahırlanarak tek başına çalışmaya karar verdim.

Sen misin bunları söyleyen! Daha on dakika geçti geçmedi, Rıza Usta geldi. Bizden yaşça büyük bir tanıdık… İçeri girdi, selâm verdi. Hoş-beşten sonra konu açıldı:

“–Sana bir ricada bulunmaya geldim. Yok deme.”

“–Ustam ne var, hayır mı?”

“–Benim bir yeğenim var, onu senin yanına çırak olarak vermeye geldim. Ama yok demeyeceksin.”

Ben haftalardır çırak arıyorum, bulamıyorum. Bu sefer; «Yok almayacağım.» diyorum, on dakika geçmeden çırak getiriyorlar.

Ne diyeyim?

Düşündüm;

Malûm, Nasreddin Hoca bir gün seccadede Cenâb-ı Hakk’a ellerini açmış;

«Yâ Rabbi, 99 verirsen almam, illâ 100 altın isterim.» diye garip bir şekilde duâ ediyormuş. O sırada yukarıdan hocayı dinleyen zengin biri, bakalım sözünde duracak mı diye 99 altın koyduğu büyükçe bir keseyi yukarıdan, hocanın önüne atıvermiş. Hoca keseyi açmış, altınları saymış, bakmış ki, 99 altın var! Hiç bozuntuya vermemiş; «99’u veren 1’i de verir.» demiş, almış cebine koymuş.

Bizimki de o hesap oldu. «Gelse de almayacağım.» derken kapımda bitti. Kendi kendime;

«Hazır böyle çırak gelmişken niye inat ediyorsun?» diyorum. Fakat çıraktan yana dertli olduğum için biraz da nazlanarak şart koştum:

“–Usta, üç gün sonra çekip gidecek ise, hiç başlamasın! Ama sen kefil oluyorsan o başka, o zaman girsin.”

Rıza Usta;

“–Nasıl kefil olmam oğlum, ben kendi elimle getirdim.” dedi. Sonra ekledi:

“–Hele bir şey yapsın, şöyle ederim, böyle ederim…”

Aldık. Ertesi gün bir çırak daha aldık, yeğenim var, onu da aldık.

Üç gün sonraydı. Bir gün sabah geldim, kapının önünde biri duruyor. Bir çırak… Cüsselice iri-yarı. Selâm verdik;

“–Aleyküm selâm.”

“–Ne duruyorsun burada?”

“–Burada iki hafta evvel çırak alınacak diyordu.”

“–Eee?”

“–Ben şu kunduracıda çalışıyordum, buraya çırak olarak girmek istiyorum.”

“–Evvelden neredeydiniz ya? Oğlum, biz çırak aldık yeteri kadar. Şimdi ihtiyacımız yok.”

“–Peki usta.”

Fakat kapıda bekliyor. Öğle oldu, yemeğe gidiyoruz, o hâlâ kapıda duruyor:

“–Oğlum, biz sana söyledik, çırak almayacağız, dedik.”

“–Olsun usta!”

“–Peki sen bilirsin.”

Kapıda duruyor. Ertesi gün sabah geldik, delikanlı yine kapıda duruyor. Kendi kendime;

«Bu kadar sâdık işçi bulmuşken daha niye inat ediyorsun?» dedim.

“–Gir ulan içeri, gir!”

Artık Cenâb-ı Hak, rast getirmeye başlamıştı. Her şey kendiliğinden düzelmeye başladı. Çünkü Cenâb-ı Allah öyle diledi.

Teşebbüs esnasında da öyle…

Emek ve gayrette de öyle…

Adam bulma, ekip kurmada da öyle…

Kilitlerin kırılacağı, hikmetin açılacağı saat gelinceye kadar, sabır ve sebat…

Atasözünde söylendiği gibi:

Sabırla koruk helva olur, dut yaprağı atlas olur…

Kilidin açılacağı saat dedik, evet; bir de vakit-saat dolmalı. Cenâb-ı Hak istemeli. İstemezse olmuyor.

Bizde de öyle oldu.

Allâh’ın hikmeti üç ay sonra birden bire kazanmaya başladım. İş tatlılaşmaya başladı. Meğer biz işi tam bilmiyormuşuz. Elimiz yatmamış. İşi tam bilmediğimiz için bir saatlik işi üç saatte yapıyormuşuz. Yaptığımızı sanıyormuşuz.

Eğer o zorluklar karşısında sabır gösteremeseydik, o kolaylıklar da açılmayacaktı. Bütün sıkıntıları sabırla yendik. Sabrın sonunda mükâfat olduğunu bizzat gördük. Herkese sabır tavsiye ediyoruz. Eğer sabretmeseydik, zorluklara tahammül edemeyip o işi bıraksaydık yahut yok pahasına elden çıkarsaydık, bu neticeleri almamız mümkün değildi.

Ne demişler:

Sabreden derviş
Murâdına ermiş!..

Antep’te âmâ bir şair vardı. Ziya isminde. Onun da şöyle bir şiiri var:

Müşküllere sabır etmek gerek, ey Ziyâ, hâsılı,
Yanıp bu nâr-ı hasretle kara bağrın kebâb olsa!

Bereketin, muvaffakiyetin meydana gelmesi ve devam etmesi için paylaşma rûhu da gerekli…

Bizim bu işin bir de paylaşma boyutu vardır…

Onu da anlatalım:

İşlerimiz düzeldi. Müşterimiz, işimiz çok. Prensiplerimiz, sistemimiz oturmuş, para da kazanıyoruz.

Her gün ayakkabıcı esnafı; yaptıkları ayakkabıları getiriyor, iki-üç saat sonra gelip tamamlanan işi alıyorlardı. Eğer iki saat sonra geldiklerinde ayakkabı tabanlarının frezesi yapılmamış, yani iş bitmemiş olursa, figanı koparıyorlardı. Çünkü o zamanlar yedek kalıpları da olmadığı için, ayakkabıları bizden alıncaya kadar boşta kalıyorlardı. Böyle olunca herkes kendi işine öncelik istiyordu. Biz de müşteri memnuniyetini gözeterek, kimseyi mağdur etmeden vaktinde işlerini teslim etmeye gayret ediyoruz.

Bir gün yine böyle herkes işlerini getirmişti. Fakat sabah saat 09:00’da elektrikler kesildi. 11:30’da geldi. O gün de her gün olduğu gibi, iş sahiplerine sözler vermişiz. Kimisine; «13:00’da gel!» demişiz, kimisine; «14:00’de gel!» demişiz. İki saat elektrik kesintisi sebebiyle çalışamadığımız için iş aksayacak. Gelenlere ne cevap vereceğiz?

Bizde o zaman her gün öğle arası bir saat yemek izni var. Herkesin evi yakın. 12:00’de paydos ederiz, herkes evine gider, yemeğini yer, 13:00’de tekrar işbaşı yaparız. O gün, çalışamadığımız saatleri telâfi etmek için birlikte çalıştığımız arkadaşlara bir teklifte bulundum:

“–Arkadaşlar gelin, bugün yemek molası vermeyelim. Şuradan lahmacun aldırıvereyim. Ayaküstü bir yemek yiyelim. Çalışmaya devam edelim, müşterileri memnun edelim. Fazla üzerimize gelmesinler.”

Arkadaşlardan biri dedi ki:

“–Benim bir işim var, bir arkadaşla görüşeceğim. Dünden programladım. Yolda onunla görüşeceğim.”

Öbürü de benzer şekilde konuştu:

“–Benim de bir işim var.”

Diğerleri de;

“Onlar gelmiyorlar, biz niye çalışalım!” dediler. Gayet mantıklı olan bu teklifi kabul etmediler. Aksilik yaptılar. Moralim bozuldu. Her zamanki gibi bir şey demeden fakat kahrederek ben de dükkânı kapattım çıktım, düşünceli bir şekilde eve yöneldim.

Bizim evde her zaman 12:15’de sofra hazır olurdu. Herkes o saatte evde olur. Yarım saatte yemeğimizi yeriz. On beş dakikada da işe döneriz. Varıp sofraya oturduğumda babam, hâlimden düşünceli olduğumu anladı:

“–Oğlum, senin bugün bir derdin var.” dedi.

“–Yok!” dedimse de ısrar etti.

“–Biriyle kavga mı ettin? Yüzünde bir asıklık, bir sıkıntı gördüm. Anlat bakalım.” dedi.

Ben de ısrar ettiği için söylemek mecburiyetinde kaldım. Meseleyi anlattım.

“–Elektrik gitti, çalışamadık, elektrik gelince, yemek molası vermeyelim de müşterileri memnun edelim diye teklif ettim, fakat kabul etmediler. Ondan dolayı moralim bozuk.” deyince babam başladı söylenmeye:

“–Sen onlara o kadar iyilik ediyorsun. Nasıl olur da seni kırarlar! Böyle çırak mı olur! Böyle işçi mi olur! Hemen şimdi gideceksin, hepsini dışarı koyacaksın, işten atacaksın!”

Ben teskin etmeye çalıştım:

“–Yok baba öyle olur mu, sen beni üzgün görünce sinirlendin.”

“–Yok, nasıl böyle yaparlar! Hemen at bunları!” diye bana bir hayli baskı yaptı. Ben de;

“–Bir şeyler yaparız, sen üzülme baba.” dedim.

Yemekten sonra vardım işimin başına. Kimseye de bir şey söylemedim. Müşteriler geldiler, kimisi anlayış gösterdi, kimisi fırça attı. Çektik.

Cumartesi oldu. Haftalık dağıtıyoruz. Fason iş yaptığımız için, kazancımız belli. Masrafımız da belli. Bütün çalışanları başıma topladım. Anlattım:

“–Bu hafta şu kadar iş yapmışız, şu kadarı masraf… Kalan kısım kazanç… Onun yarısı, dükkânın sahibi olarak benim. Diğer yarısı da sizin!..”

Sonra hepsine, haftalıklarına uygun oranda yüzdeler belirledik. Kimininki yüzde 3, kimininki yüzde 5 tuttu… Hepsi can kulağıyla dinliyorlar:

“–Bundan sonra haftalık yok, herkes bu müessesenin ortağı! Herkes yüzdesinin karşılığını alacak.”

Elektrik kesikken saatlerce çalışmadıkları hâlde, yemek saatinde çalışma teklifimi kabul etmeyip, moralimi bozan bu gençleri, işten atmak yerine mükâfatlandırmış; çalışan, kazanan bir müesseseye ortak etmiştim.

Onlar da çok sevindi. Çok hoşnut oldu. Böylece bundan sonra artık çalışanlara ısrar etmeme gerek kalmadı. Aksine onlar beni teşvik ediyorlardı. Eskiden;

“Boş durmayın, şöyle yapın, şunu yetiştirin!” diye teşvik etmem gerekirken, yeni sistemimizde onlar işe dört elle sarılıyordu. Artık iş yetişecek olduğunda, ben; «Öğleyin çalışalım» demeden, onlar;

“Usta bugün öğleyin çalışalım da, işi yetiştirelim!” diyorlardı. Ben hiç ikaz etmeden müşterileri memnun etmeye koşuyorlardı.

Bu ortaklığın neticesinde, onlar da mutluydu ben de… İki-üç hafta zarfında bizim işlerimiz ikiye katlanmış oldu. Onlar da çalışmalarına göre kazandıkları için, çok çalışıp kazançlarını artırmışlardı. 50 lira alan çocuk, 100 lira almaya başladı. 70 lira alan çalışan 140 lira kazanıyordu.

Komşular etraftaki ayakkabıcılar geldiler bana sitem etmeye başladılar:

“–Yahu sen ne yapıyorsun?”

“–Ne yapıyormuşum?”

“–Sen filân adama 140 lira haftalık veriyormuşsun! Doğru mu?”

“–Evet doğru!”

“–Yahu sen ne yapıyorsun? Bizde 65 liraya çalışan çıraklar artık çalışmaz oldu. Az bir fark olsa neyse de iki katından fazla! Sen bizim çocukları ahlâksız ediyorsun. Çalışmaz oldular.”

“–Ben kimseye müdahale edemem! Ben çalışıyorum kazanıyorum, onlar da çalışıyor kazanıyorlar. Ben böyle yaptım, işçilerimi kazanca ortak ettim, netice böyle oldu. Siz de yapın, sizinkiler de gayretli çalışsın! Hem siz kazanın, hem onlar kazansın!”

Bundan sonra bizde bu çalışanı ortak etme konusu bir prensip hâline geldi. Bundan sonra hayatım boyunca işimizin her aşamasında üst seviyedeki çalışanları işe ortak ettik. Bundan da hep muvaffakiyet çıktı, başarı geldi.

Çok yoğun, yoğun olunca da gergin bir çalışma içindeydik. Çünkü bahsettiğimiz gibi, herkes kendi işine öncelik istiyordu. Israr ediyordu. Sıkıştırıyordu. Gerginlik ortamında da insan kendini kaybedebiliyor. O günlerde yaşanan şu hâdise bundan kaynaklanmıştı:

Bir gün bir usta geldi, dedi ki:

“–Usta ben sana ne yaptım?!.”

“–Bir şey yapmadın, hayırdır?”

“–Yahu ben şu çocukla sana ayakkabı gönderdim, sana;

«–Ustamın selâmı var!» demiş, sen de;

«–Ustanın da Allah belâsını versin! İşinin de belâsını versin!» demişsin!”

“–Allah Allah! Hatırlamıyorum, kim söyledi?”

“–İşte bu çırak söyledi.”

“–Böyle mi dedim oğlum?”

Çırak, on yaşında bir çocuk…

“–Evet, böyle söylediniz.” dedi.

“–Nasıl oldu, anlat bakalım.” dedim.

“–Ben geldim, ustamın selâmı var, bu ayakkabılar acele yapılacakmış.” dedim. “Siz de öyle söylediniz.”

“–Hah işte!” dedim. “O acele kelimesi var ya! Ben hâlâ hatırlamıyorum böyle söylediğimi. Fakat herkes «acele acele» deyince biz burada çok gergin hâle geliyoruz. O yüzden, madem çocuk; «söyledin» diyor, doğrudur. Hakkını helâl et, özür dileriz. Öfkeyle söylemişiz.”

Adamın gönlünü aldık. Her insan sinirlenince, gergin ortamda ağzından çıkanı kulağı duymaz hâle gelebilir. Ben sonradan da hatırlayamadım böyle bir şey söylediğimi, ama çocuk; «söyledin» dediği için kabullendik, özür dileyerek adamın gönlünü aldık. Böyle de bir hâtıramız oldu.

O günlerin hem sabır ve sebatına hem de müşteriyi memnun etmek için nelere tahammül ettiğimize misal olacak çok acıklı da bir hâtırası daha oldu.

İlk evlâdım Mahmut; freze işiyle meşgul olduğumuz o sıralarda büyümüş, on sekiz aylık olmuştu. Evimizin neşesiydi. Gözümüzün nûruydu. Sabahları işe gitmeden evvel, Mahmut’la güreşirdik, yıkışırdık. Yuvamızın sevgilisiydi. Yavaş yavaş dili çözülmüştü; «Baba!» diyordu.

Bir gün hastalandı. İşlerin yoğunluğunda bir kere vakit bulabilmiş doktora götürmüştüm. «Kızamık» teşhisi koydular. Reçete yazdılar. İlâçlarını aldık.

İyileşecek derken, hastalığının üzerinden bir hafta geçmişken yavrucağızımız vefat etti. Artık yanlış mı teşhis ettiler, yanlış mı tedavi uyguladılar bilmiyorum. Ama hiç beklemediğimiz bir anda evlâdımızı kaybettik. Bir tek evlâdımdı. Ciğerim yanmıştı. Allah kimseye evlât acısı, ciğer ateşi vermesin.

Sabah camiye götürdük, yıkandı, üç-beş kişi kabristana gittik, toprağa verdik. O anda ne kadar gamlı-kederli olduğumuz tasavvur olunabilir. Fakat o hâlde, işi bekleyen müşterileri düşünerek işyerine döndüm. Aslında o hâlet-i rûhiye içinde işe gidebilecek durumda değildim, fakat sırf müşteri memnuniyeti için içim kan ağlayarak işe gittim. Müşteriye, işimize saygımız olduğu için gittim.

Tabiî birkaç saat kaybetmiştim, gelip de işlerinin yapılmadığını gören üç-dört kişiden yine şiddetli bir şekilde azar işittim. Fakat hiç cevap vermedim. Evlâdımın ölümünü mazeret olarak kullanmadım. Sadece sessizce;

«Kusura bakmayın» dedim. Öyle bir günde, öyle gamlı, mahzun günümüzde, fırça yeme pahasına işimizin başına gittik, akşama kadar devam ettik işimize… Sırf işimize saygımız olduğu için…

Böyle yapmamız bizi küçültmedi, büyüttü. Birkaç gün sonra, o gün bizi azarlayan müşteriler, evlâdımızı kaybettiğimizi duyunca, gelip özür dilediler;

“Kusura bakma, biz bilmiyorduk. Böyle dertli gününde geldin bizim için çalıştın! Biz de tuttuk niye iş yetişmedi diye lâf söyledik! Biz olsak hiç gelmezdik. Niye söylemedin?”

Hepsi sabırla, sebatla, paylaşmakla, bölüşmekle, müşteriyi memnun etmek için gayret ve tahammülle oldu.

Kalkınmak, büyümek Allâh’ın lutfu…

Fakat anahtarları sabır, tahammül, sebat, gayret, cömertlik, dürüstlük…