TÜRBE ZİYARETİ Mİ BAYRAM ZİYARETİ Mİ?

Fahri SARRAFOĞLU sarrafoglufahri@gmail.com

Çocukluğumun geçtiği Aksaray’da büyükbabamın arkadaşlarından çok şey öğrendim. Eskiden dedeler, büyükbabalar torunlarını alır, gittikleri yerlere beraberlerinde götürürlerdi. Şimdiki gibi cep telefonu, internet, televizyon olmadığı için; bizler çocuk hoşgörüsü ile ama büyük bakışı ile yetiştirildik. Hata yaptığımızda; «çocuk» derler, hoş görürler ama çocuk olarak değil büyük olarak muhatap alırlardı. İşte şimdi size büyükbabamın arkadaşı İbiş Ağa veya İbiş Emmi diye bilinen; nur yüzlü, beyaz sakallı, vakarlı, tatlı-sert amcadan öğrendiğim bir dersi aktarmak istiyorum:

Babam, ağabeyim ve küçük kardeşimle birlikte; bir Ramazan Bayramı sabahı, artık büyükbabamız vefat ettiği için, büyük olarak onu ziyarete gittik. Kendisi rahatsız olduğu için yatakta yatıyor, ama dinçliği ve beyaz güleç yüzü bütün canlılığı ile enerji saçıyordu. Yüzüne bakan; ister istemez kendini topluyor, yüzünde Allâh’ın nûrunu hissedebiliyordu.

Bendeniz; o yıl üniversitenin ikinci sınıfına geçtiğim için, biraz havâî biraz da şımarık bir şekilde; «Bir an önce şu rutin ziyaret bitse de arkadaşlarımla görüşsem…» diye düşünüyordum. Açıkçası; «Hep aynı şeyler konuşulacak…» diye içimden geçiriyordum. Bayram ziyaretinde ne konuşulurdu ki:

“İyi misin, nasılsın? Daha daha nasılsın, işlerin nasıl, sen nerede okuyorsun…”

Üff sıkıcıydı bunlar. Biraz isteksizce İbiş Emmi’nin elini öptüm ve sessizce kenarda bir sandalyeye oturdum. İbiş Emmi hiç konuşmuyor ama sanki kürsüye çıkmış bir hatip gibi konuşmaya hazırlanıyordu. Ve başladı konuşmaya babama hitâben;

“–Len Memmed! Oğlum yanında mum da getirdin mi? Mumu da yak da tamam olsun!”

Babam;

“–Ne mumu İbiş Emmi, elektrik mi kesik? Lâzımsa çocuklar gidip alıp gelsin bakkaldan…” dedi.

İbiş Emmi;

“–Yok len yok. Alektrik yanıyor. İlâzım deel de, senin şu ortanca oğlan türbe ziyaretine gelmiş gibi bi hoş oturuyor da onun için didim.” dedi. Sonra bana dönerek;

“–Bana bak heyy Fahri Efendi! Bayram ziyareti türbe ziyareti değildir oğlum. Türbeye gidip üç İhlâs bir Fâtiha okuyup çıkarsın. Amma bayram ziyaretinde yaşayandan; ibret alırsın, feyiz alırsın, bilgi alırsın, görgü alırsın. Bizim dedelerimiz, babalarımız; bayram ziyaretinde şeker, mendil, para değil tecrübe hediye ederlerdi. O güne kadar anlatmadıkları hikâyeleri, başından geçen ibretlik hâdiseleri, işte bu biz bayram ziyaretlerinde dinlerdik.

Hinci tutturmuşlar bir şeker, lokum, para-mara viriyon çocuğa, koşarak gidiyor o. Heç soru soran, marahlı (meraklı) deel şimdiki çocuklar da gençler de. Onlara getir yisinler, ört uyusunlar. Bayram ziyareti bu deel oğlum, vallâ bu deel len. Geliyorlar hinci hiç birbirleriyle de gonuşmuyorlar. Allah; «Tanışın!» diyor, madem geldin, tanışın işte. Bizim zamanımızda büyükler ziyaret edilirken, onun ağzının içine bakılırdı; bize ne aktaracak, hangi tecrübesini, hangi bilgisini paylaşacak diye mum gibi sessiz dururduk. Bir günde on kapı gezilmezdi o zamanlar. Şimdi bayram ziyareti yapılırken; «Şuna gideyim küser, buna gidelim darılır…» hesabı yapılıyor. Sanki kendisi tahsildar da o kapı senin bu kapı benim koruma parası topluyor…”

(Koruma parası: Köylerde alınan çiftçi koruma ücreti)

İbiş Emmi’nin bu sözünden sonra ben birazcık kızardım, eh utandık da tabiî. Sonra gönlümü aldı ve beni yanına çağırdı. Cebinden çıkardığı takvim yaprağını verdi ve;

“–Oku da dinleyelim oğlum. Benim gözüm görmüyor gari.” dedi.

İbiş Emmi yaz-kış cebinde takvim yaprağı taşır ve mutlaka söze girmeden önce bu takvim yapraklarının arkasından okur yahut okuturdu. İşte o gün okuduğum takvim yaprağının arkasındaki cümle şöyleydi:

“Mü’minin en büyük kaybı, iyilik etmek için eline geçen fırsatı iyi kullanamamasıdır.”

Bu söz hâlâ bugünkü gibi aklımdadır. Nasıl unuturum ki bana bir ömür boyu kullanacağım hârika bir bilgi vermişti İbiş Emmi. Allah rahmet etsin.

Kısaca:

“Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabîlelere ayırdık. Allah katında en üstününüz, en çok takvâ sahibi olanınızdır. Allah bilendir, (her şeyden) haberdar olandır.” (el-Hucurât, 13)

“Kim bir hastayı veya müslüman kardeşini Allah rızâsı için ziyaret ederse, bir münâdî ona; «Ne iyi yaptın, ziyaretin güzel oldu ve cennette kendine bir yer hazırladın.» der.” (Tirmizî, Birr, 64, 68)