GÖNÜLLER KURAKLAŞMASIN!

YAZAR : Ömer Sami HIDIR samihidir@gmail.com

omer_sami_hidir_yuzakidergisi_temmuz2016

Sosyal medyada; Anadolu’dan sık sık fotoğraflar görüyoruz:

Yağmur duâları.

Kuraklık, insanı korkutuyor. İnsanlar çare olarak duâya koşuyor.

İçtiğimiz su, yağmurla geliyor. Gıdalarımız hep toprağa ve toprağı bereketli hâle getiren yağmura bağlı. Bereketli yağmurlara…

Yağmur yağdırsın diye, Rabbimiz’e el açıyoruz. Duâlar ediyoruz.

Fakat Cenâb-ı Hakk’ın duâ etmekten başka da istedikleri var. Bize farz kıldığı emirleri var, tâlimatları var. O tâlimatları yerine getirmeyince; ne kadar duâ etsek, boş değil mi?

Biz O’na el açtığımız gibi; Cenâb-ı Hak da, fakirleri zenginlere zimmetlemiş. Yani zenginler; Allâh’ın kendilerine bahşettiğinden -en az- muayyen miktarda zekâtı, fakirlere vermek zorunda. Verse iyi olur değil, vermek zorunda.

Biz Allâh’a el açarken, bize açılan elleri unutuyor muyuz? Bizden alacaklarını istemek üzere bize uzanan ve mahşerde de uzanacak elleri unutuyor muyuz? Eğer unutuyorsak, yağmur yağsa bile bereket yağar mı?

Zekât Allâh’ın emri. Tâlimâtı…

Ziraatin zekâtı da öşür…

Maalesef bazı bölgelerimizde unutulmaya yüz tutmuş bulunan öşür…

Öşür Arapça «onda bir» mânâsına gelen «uşr» kelimesinden gelmektedir. Emek olmaksızın elde edilen mahsûlün % 10’u, sulamak gibi emek verilen tarlalardan elde edilen mahsulün ise % 5’i, titizce hesaplanmalı ve öşür olarak ihtiyaç sahiplerine verilmelidir. Aynî olarak verilebileceği gibi, bedeli de verilebilir.

Öşürün bazı yerlerde unutulmasının iki sebebi var:

Birincisi tarihî:

Osmanlı döneminde bütün arazîler devletin olup üzerinde bulunanlar kiracı hükmündeydi. Durumu böyle olan arazîlerden çıkan mahsûle zekât veya öşür lâzım gelmezdi. Fakat zamanımızda arazîler tamamen şahsî mal hükmüne dönüştüğü için; çıkacak mahsul, öşre tâbî olmaktadır. Yani bu öşrü vermeyenler; aynı zekât vermeyenler gibi, Allah katında gāsıp ve suçlu durumuna düşmektedir.

İkincisi ise, aşağıda anlatacağımız hâtırada geçtiği üzere, yakın tarihimizde yaşanan batılılaşma belâsının tesirleridir.

Âdem Şahin Ağabeyimiz anlatıyor:

“Bir gün yazıhaneme Seyyid Hasan Köyü’nde geniş arazîleri bulunan Hüseyin isminde bir dostum geldi. Bazı hukukî mevzuları konuşuyorduk. Söz bir vesile ile öşür mevzuuna geldi, kendisine;

“–Sizin geniş arazileriniz var bu arazilerin öşrünü veriyor musunuz?” dedim. O da;

“–Âdem Bey, İsmet Paşa öşrü kaldırmadı mı?” dedi.

Bu cevap üzerine sakince kendisine sordum:

“–Hacı ağabey; öşrü o mu emretti ki, o kaldıracak? Siz mahsûlünüzün öşrünü vermezseniz vebal altında kalırsınız, hattâ bu zamana kadar ödemediğiniz ne kadar öşür varsa bunları da hesap edip ödemeniz icap eder.”

Bu sözler üzerine Hüseyin Amca biraz düşündü, sonunda elhamdülillâh bana hak verip;

“–Doğru söylüyorsunuz. Fakir fukarânın hakkına girmek doğru olmaz. Fakat ben tarla işlerini birkaç yıl önce oğluma bıraktım. O deruhte ediyor. Ona söyleyeyim de hesaplayıp versin ne kadarsa.” dedi.

Hesap ettirdi, yaklaşık yirmi ton bakliyat verilmesi gerektiği anlaşıldı. Aradan çok bir süre geçmedi ki Hüseyin Amcanın oğlu arayıp babasının vefat ettiğini ve o gün ikindi namazından sonra cenaze namazının kılınacağını haber verdi.

Hemen yola çıktık. Vardığımızda cemaat cenaze namazı için saflara geçmiş, imam son hatırlatmaları yapıyordu. Aklıma birden Hüseyin Amca ile yaptığımız son görüşme ve verdiği söz geldi. Oğlunun yanına gidip şunları söyledim:

“–Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; bir kişinin cenaze namazı kılınacağı zaman, o kişinin borcunun olup olmadığını sorardı. Borcu varsa;

«Bu borcu kim üstlenir?» buyururdu. Fakat borç mevzuu hallolmadan namazı edâ etmezdi. Biz de malûm rahmetli Hüseyin Amca ile öşür hususunda bir hesap yapmıştık. Bu borç ödendi mi?”

O da borcun henüz ödenmediğini fakat kendisinin bu borcu mutlaka ödeyeceğini, borca kefil olduğunu ifade etti, bunun üzerine namazı edâ ettik.

Birkaç ay sonra Hüseyin Amcanın oğlu Recep Bey ziyaretime geldi. Köylerinin muhtarı olmuş. Köydeki bütün işleri çekip çeviriyor. Etrafına da elinden geldiğince yardım ediyor, güzel bir gayret içinde. Söz arasında gönlüme düştü. Samimiyetimize binâen;

“–Sen bize babanın cenazesinde öşür borcu ile ilgili bir söz vermiştin ne oldu netice?” dedim.

O da mahcup bir şekilde unuttuğunu söyledi. Biraz durduktan sonra dedi ki:

“–Önümüzdeki ay, köyümüzde fakir bir delikanlı evlenecek. Bu öşür borcuyla, onun bütün evlilik masraflarını karşılasam olur mu?”

Ben de;

“–Sen o fakiri sevindirirsen Allah da seni ve babanı sevindirir inşâallah!” dedim.

Böylece Hüseyin Amcanın öşür mevzuu da güzel bir şekilde noktalanmış oldu.

Ne mutlu ki Hüseyin Amcanın borcu hesap gününe kalmadı. Fakat hesap gününe kalan o kadar çok borç var ki. İnsanlar fakir ve muhtaçları görmezden geliyor, ne kadar imkâna sahip olursa olsun; “Benim durumum müsait değil!” zannına kapılıyor. İhtiyaç sahiplerini düşünmüyor, onların hâllerini anlamıyor. Sonra da; “Niye yağmur yok, niye mahsul yok, niye bereket yok!” diye sızlanıyor.

Yakın bir dostumuz öşrünü verdiği bahçesinde vukû bulan hâdiseleri şöyle anlatmıştı;

“Ben arsa komşularımla beraber aynı tür meyve fidanlarını bahçeme dikmiştim. Fidanlar büyüyüp meyve vermeye başlayınca ilk hasattan itibaren öşrümü hesap edip fakir ve kimsesizleri bulup kendilerine ikram ettim. Bazı gafil komşularım ise beni kınadılar;

«Sen böyle yaparsan masraflarını dahî karşılayamazsın. Yaptığın emekler de zâyî olur.» dediler.

Ama ben fakirleri sevindirmenin huzuru ile yine her sene fazlaca verdim. Bahçeme de daha bir şevkle bakıp îtinâ gösteriyordum. Aradan çok süre geçmedi; bizim bahçedeki ağaçlar diğer bahçeler ile aynı hususiyetlere sahip olmasına rağmen yaprakları daha yeşil, meyveleri daha tatlı ve dalları ağırlıktan sarkar hâle geldi. Hattâ komşuların nazarlarından çekinir oldum. Yani gözlerimle gördüm:

Öşrü verilen bahçenin bereketi öyle bir artıyor ki orada hesap-kitap devreden çıkıyor. Bize bu nimetleri lutfeden Mevlâ’mıza sonsuz hamd olsun.”

O hâlde biz de bu nimetleri bize lutfeden Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî beyanlarına kulak verip o tâlimatlara harfiyyen uyacağız. Vermemizi istiyorsa seve seve vereceğiz. “Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun.” düsturunu unutmayacağız. Çünkü O emrediyor:

“…Hasat günü mahsûlün hakkını (öşrünü) verin…” (el-En‘âm, 141)

Peygamber Efendimiz de buyurur:

“Irmaklar veya yağmur sularının suladığı topraklardan öşür (onda bir), develer yardımıyla sulanan topraklardan yirmide bir zekât vardır.” (Buhârî, Zekât, 55)

Mevlâ’m bereketimizi alıp bizi mahrum olanlardan etmesin.

Gönlümüzü de, ellerimizi de, bağ-bahçelerimizi ve memleketimizi de kurak eylemesin!..