Hayat Yolculuğunda UNUTAMADIĞIM KARELER -12-

YAZAR : Mehmet MENCET

mehmet_mencet_yuzakidergisi_ocak2016

BOŞANMA ve EBEVEYNLERİN ROLÜ

Bugün gençler; bütün maddî imkânlarını son noktasına kadar zorlayıp, hattâ kredi bile alıp, hiç eksiksiz yuva kuruyorlar.

Kimseye danışmadan, kafalarına göre bir eş seçiyorlar. Şimdilerde bir «elektrik alma» lâfı çıktı. Aileler birbirine uyumlu mu, rızâları var mı? Düşünmüyorlar. Aileler uyuşmayınca, biraz da maddî imkânsızlıklar, taksitler arasında bocalama, belki de iş kaybı… derken hemen mahkemenin yolu.

Bazen aileler; çocuklarını hâlâ küçükmüş gibi görüp, onlara evliliğin, eşinin sorumluluğunu vermiyorlar.

Bir yakınımızın oğlu evlendi, kızın annesinin üst katını kiraladılar. Delikanlı, sabah gidip akşam geliyor. Her gün hanımı annesinde; «Annem yemek yaptı.» diye orada yiyorlar. Bu her gün böyle. Delikanlı;

“Bak hanım! Ben sabahtan gidiyorum sen annenle doya doya otur. Kaç aydır evimizde bir çay bile pişmedi. Yorgun geliyorum. Her gün ben annenin evine gitmek zorunda mıyım? Eve gelince pijamamı giyip istirahat etmek istiyorum. Bu böyle olmaz! Akşam da sen pişir annene götür!” dediyse de değişen bir şey yok. O kadar bağımlı ki sonunda ayrıldılar.

Gençler hata yapıyor ama yaşlıların da biraz daha anlayışlı ve yol gösterici olması gerekiyor. En ufak bir şikâyette;

«Niye çekiyorsun, biz seni bunun için mi büyüttük? Bizim kapımız her zaman açık, gel!» diyorlar.

Yine genç bir çift; henüz bir yıl bile olmamış, boşanacaklar. Sebep? Şahitler dinlenecek, kız tarafından bir şahit diyor ki:

“–Bu kız o kadar iyidir ki melek desek az olur.”

Oğlan tarafı da;

“–Aman bunun şerrinden. Allah korusun! Böylesi görülmemiş…”

Buyurun bakalım, hangisi doğru? Nasıl karar verelim? İki tarafı da dinledim. En sonunda;

“–Siz nasıl müslümansınız, sizde hiç âhiret kaygısı yok mu?” dedim.

Beş-altı aylık gelin. Kayınvâlide ile aynı apartmanda oturuyorlar. Sabah gelin hanım geliyor, akşama kadar beraberler, evlerine sadece yatmaya gidiyorlar. Bir gün yeni gelin heves etmiş;

“–Eşyalarımı hiç kullanmadım. Sürpriz yapayım…” diye kendi evinde sabah kahvaltısı hazırlayıp kayınvâlidesini buyur etmiş. Etmiş ama kayınvâlide kıyâmeti koparmış;

“–Ayrı sofra mı kuruyorsun, ayrı olmak mı istiyorsun?” bunun gibi bir sürü tatsız sözler. Bunun gibi sebepler ve boşandılar. Bazen de büyüklerin dengesiz davranışları ve kaprisleri yüzünden gençlere hayatı zindan ediyorlar. Karşısındaki insana hayat hakkı tanımıyorlar, bazıları da maalesef başlamadan bitiyor.

Düğün takılarını kızın babası almak istiyor, gelin diyor ki:

“–Babam çok borçlandı, ona versek!”

Damat da;

“–Biz de borçlandık, ne yapalım?” derken bir kavga çıkıyor. Gelin bilezikleri verirken, gelini dövüyorlar. Ağzı, burnu kan içinde, iki taraf birbirine giriyor salonda. Böylece başlamadan bitiyor.

Bunlar cahil diyeceksiniz…

Karı-koca ikisi de profesör, yıllar sonra ayrılmaya karar vermişler. Erkek bir liste getirmiş;

“Kayınvâlidem yıllardır bizde. Bu liste de onun mutfak masrafı…” demez mi! Oysa torunlarına bakmış, kızına yardımcı olmuş. Bunlar da okumuş kesim…

BOŞANMA ve ÇOCUKLAR

Boşanmaların en büyük mağdurları çocuklar…

Bazen babanın alkol, kumar vs. kötü alışkanlıkları ve dayak sebebiyle çekilmez hâle gelen, son bulan evliliklerde bile çocuklar büyüyünce; «Anneciğim sen haklıydın!» demiyor. «İyi-kötü idare etseydin, bize baba yokluğu göstermeseydin.» diyenleri çok gördük. Anne-baba insanın âdeta bedeninden bir parça. Biri olmayınca diğeri onun yerini tutmuyor.

Okuldaki öğrencilerin neredeyse yüzde altmışı boşanmış ailelerin çocukları, hep bir yanları eksik bu yavruların. Büyüklerin kaprisleri yüzünden… İnsanın en önemli varlığı evlât. Hayatta çekilen bütün sıkıntılar evlâtlar için değil mi? Bu kadar kıymetli varlıklar, bir hiç uğruna telef oluyor. Uyuşturucu, bazı kötü alışkanlıklar, psikolojik bozukluk, mutsuz fertler çoğalıyor. Diplomalar arttı ama ruh sağlığı yerinde insan çok az. Boşanmalar bu kadar çok değilken, psikolojik hastalıklar ve bunların doktor klinikleri bu kadar çok ve yaygın değildi.

Bir kız, bir oğlan çocuğu olan bir aile geldi. Baba;

“–Ben çalışıyorum, çocuklara bakıp, onlarla ilgilenemem.” dedi. Anne de;

“–Ben de çalışacağım, çocuklar babada kalsın.” dedi.

Çocuklar birbirine sarılıp öyle bir ağlaştılar ki;

“–Biz ne olacağız?” diye mahkemede. Herkes duygulandı:

“–Sizde hiç merhamet yok mu? Ne biçim anne babasınız? Evlât sahibi olmak için yıllarca tedavi olanlar var. İstemiyorsanız ben evime götüreyim bu çocukları…” dedim.

Yine iki çocuk duruşmaya anne-babayla geldiler, boşanmaya kararlılar. Çocuğun biri annede diğeri de babada kalacak şekilde anlaştılar. O sırada çocuklar;

“Hayır biz ikinizi de istemiyoruz!” diye bağırarak dışarı çıktılar. Oradaki herkes etkilendi. Ve boşanmaktan vazgeçtiler. Büyükler onları öğütlemiş «böyle tepki verin» diye. O da iyi oldu.

Evlâtlar dünya hazinesi hele bir de torunlar ne kadar seviliyor. «Sanki cevizin içi» diyor eskiler. Besleyip büyüttüğünüz ağacın meyvesi gibi, yıllar sonra yeniden bebek sevgisi… Belki hayatın yoğun temposunda vakit ayıramadığımız, sevemediğimiz ciğerpârelerin yavrusu… Şimdi bütün sevginizi onlara hasrediyorsunuz.

Fakat bir ayrılık olursa, çocuklar karmaşık duygulara düşüyor…

Evli, üç çocuklu bir aile, anne-baba münakaşa ediyorlar. Hanım da çocukları alıp baba evine gidiyor. Hani derler ya;

«Öfke gelince akıl gidermiş.» Bir müddet sonra babanın öfkesi geçmiş, çocuklarını özlemiş. Kendisi de iyi bir mevki sahibi, belki gelirse eşini ve çocuklarını getirecek, değilse onları görmüş olacak. Kayınpederinin evine gelip kapıyı çalmış, kayınpeder kapıyı açmış;

«Hayır buraya gelemezsin. İzin vermiyorum.» demiş, kapatmış. Adam da çocukları özlediğini, görmek istediğini söyleyerek ayağını uzatmış kapıyı zorla açmaya çalışmış. O sırada aşağıdaki münakaşayı duyan çocuklar, babalarının sesini duyunca;

«Baba bizi kurtar!» diye bağrışmışlar. Aşağıda tartışma hızlanmış;

«Gösterirdin göstermezdin…» derken genç bir yumruk atmış. Adamın başı duvara çarpmış ve ölmüş.

Buyurun bakalım bir anda hiç yok yere kātil. Hanım da ne yapacağını şaşırmış; bir yanda babası, bir yanda kātil kocası, kardeşleri karşı çıkıyor. Biraz anlayış gösterseydi…

Yuva yıkmak çok kolay ama yapmak bir o kadar zor.

Yıllarca çocukları olmamış bir çift geldi, nihayet bir bebekleri olmuş. İsim koyma yüzünden anlaşamamışlar, dâvâ açmışlar;

“Allah size ne güzel bir evlât vermiş, bu nimetin farkında değil misiniz?” dedim.

Kolay kolay boşamıyor, sudan sebeplerle gelenlere nasihat ediyor;

«Şu anda öfkelisiniz, hele biraz daha düşünün!» diye mühlet veriyordum;

«Bu dünya geçici, neyi paylaşamıyorsunuz?» diye. Bazen bir daha gelmiyorlardı belli ki vazgeçmişler. Hattâ benim adımı boşamayan hâkim koymuşlar;

«Ona gitme! Hemen boşanmak istersen başka yerde aç dâvâyı…» diyorlarmış.

Eskiden; insanlar eşinden sıkıntı görse de;

«El âlem ne der, bu benim kaderim.» diye katlanırdı. Zaman içinde gençliğin verdiği o aşırılıklar düzelir, yuva sarsıntı geçirse de yıkılmamış olurdu. Hattâ;

«Yastık değişmekle kader değişmez.» derlerdi. Şimdi tahammül ise az…

YALANCI ŞAHİTLİK

Bir gün yine bir boşanmak isteyen bir çift geldi. Karısının kendi en yakın arkadaşıyla anlaştığından şüphelendiği için boşanmak istediğini söyledi. Daha sonra anlaşıldı ki arkadaşına rica etmiş;

“–Ne olur şunun gönlünü çel de benden boşansın, sen de ister al ister alma!” diye.

Arkadaşı da;

“–Yenge senin gibi bir eşim olsaydı, ne kadar iyisin. Ama arkadaşım senin kıymetini bilmiyor sana yazık oluyor…” gibi sözler söyleyerek hanımı kandırıyor. Bu alçaklığı yapan insanlar da var maalesef.

Çocuklarına nafaka vermemek için türlü bahane ve acımasızca iftiralar, yalancı şahitler bularak;

«Bu çocuklar benim değil!» diyen babalar; hem dünyasına hem âhiretine hem de evlâtlarına ne kadar büyük bir zulümdür.

Şahitler geldi, birisi dolmuş şoförü. Olayı anlatıyor:

“–Efendim, ben yengeyi bir adamla yan yana yürürken gördüm.”

“–Nerede ve nasıl?”

“–Antalya’nın en işlek caddesinde arabayla giderken yanında bir adam gördüm.”

“–Kardeşim! Sen araba kullanırken, o kadar kalabalık bir caddede nasıl görebildin? İnsanlar her durumda yan yana gelebilir. Yanından geçebilir, hem araba kullanıp hem de nasıl görebildin? Allah’tan kork!”

Antalya’nın bir ilçesinde, sırf yalancı şahitlik yapmak için insanların toplandığı bir kahve bile var. Ver parayı, hâdiseyi anlat, şahitler hazır.

Yalancı şahitlik mü’min bir kulun vasfı olamaz.

İşte âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerifler ve âlimlerin ikazları:

“Onlar o mü’minler ki, yalan yere şahitlik etmezler. Boş şeyler, söz ve hareketler ile karşılaştıkları zaman yüz çevirerek, vakarla geçip giderler.” (el-Furkān, 72)

Ömer bin Hattab -radıyallâhu anh-’a Iraklı bir adam gelerek;

“–Sana başı ve sonu olmayan bir iş için geldim.” deyince, Hazret-i Ömer;

“–O nedir?” diye sordu. Adam;

“–Ülkemizde baş gösteren yalan yere şahitlik.” cevabını verdi. Hazret-i Ömer de;

“–Gerçekten öyle mi oldu?” dedi. Adam;

“–Evet!” deyince, Hazret-i Ömer;

“–Vallâhi; İslâm’da hiçbir kimse, fâsıkların şahâdetiyle hapsedilmez!” dedi. (Dâmâd, Mecmau’l-Enhur)

Yalancı şahitlik, en büyük günahlardandır.

Ashâb-ı kiram anlatıyor:

Biz Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanındaydık, üç defa;

“Size en büyük günahları haber vereyim mi?” diyerek şunları sıraladı:

“1. Allâh’a ortak koşmak.

2. Ana babaya âsî olmak.

3. Yalancı şahitlik yapmak. Dikkat ediniz yalancı şahitlik ve yalan konuşmak birdir.” dedi ve yaslandığı yerden doğrulup oturdu. Bunları tekrar tekrar söyledi. Nihayet biz -üzüntü ve acıdan dolayı- «keşke sussa» diye düşündük. (Buhârî, Müslim, Tirmizî)

Allâh’a ortak koşmak ve ana-babaya âsî olmak günahlarından sonra; Hazret-i Peygamber’in yapmış oldukları yeni bir uyarma, işin önemini göstermektedir.

Yaslanmışken diz üzerine oturarak;

“Hele yalan yere şahitlik etmekten sakınınız!” buyurması, şirkten sonra en büyük günahın yalan yere şahitlik olması gerektiğini bize düşündürmektedir.

Çünkü yalan yere şahitlik; bütün, hakların yok edilmesine sebep olacağı gibi -Allah korusun- haksız yere bir kimsenin, belki binlerce kişinin ölümüne de sebep olabilir.

Bundan dolayı gerçekten yalan yere şahitlik etmek, şirkten sonra en büyük günahtır.

Yalancı şahitlik, Allah -celle celâlühû-’ya şirk koşmakla eşittir.

Allâh’ın Rasûlü kalkıp hutbe okudu ve üç kere;

“Ey insanlar! Yalan şahitlik Allâh’a şirk koşmakla eşittir.” buyurdu. Sonra da;

“O hâlde murdardan, putlardan kaçının ve yalan sözden çekinin.” âyetini okudu.” (el-Hac, 30-31; İmâm-ı Ahmed)

“Her kim bilmediği konuda bir müslümanın aleyhine şahitlik yaparsa cehennemdeki yerine hazırlansın.” (İmâm-ı Ahmed)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize bir hutbe îrâd etti. Hadiste şu ifadelere de yer verilmiştir:

“Her kim şahitliğinden vazgeçer yahut şahitliğini gizlerse, Allah Teâlâ; o kimseye kıyâmet günü yaratıkların önünde kendi etini yedirecek ve dilini çiğner vaziyette onu cehenneme sokacaktır.

Kim de bir müslümana yahut bir kâfire yalan yere şahitlik yaparsa, kıyâmet günü dilinden asılacak ve cehennemin en alt derecesinde münafıklarla beraber olacaktır.

Kim de görmediği bir rüyayı görmüş gibi anlatırsa, yalan yere şahitlik yapmış gibi olur.” (el-Hâris)