YARATILIŞ GAYEMİZ Allâh’a Kul Olmak ve Cenâb-ı Hakk’ı Kalpte Tanıyabilmek…

YAZAR : M. Ali EŞMELİ seyri@seyri.com seyri@yuzaki.com

Herkes bir gayenin peşinde.

Zalimler de merhametli kimseler de. Şeytanlar da, melekler de. Öldürenler de öldürülenler de. Karnı aç, kimsesizler de bir gaye peşinde; doymayan çılgınlar da. Sömürenler de, sömürülenler de kendilerine göre mutlaka bir gayeye sahip.

Yani koca dünya, herkes için;

Âdeta bir gayeler deposu. O depoda gaye nâmına yok, yok. En kötüye de, en iyiye de her türlü gaye var. Gayelerin sebepleri, mazeretleri ve bahaneleri var. Rezaletler için de var, fazîletler için de. Katliamlar için de yığınla sebepler var, şefkat ve adâletler için de.

Bir zalimin gayesi nedir, bahanesi ne?

Ya;

Bir âlimin, bir mazlumun, bir masumun gayesi ve sebepleri?

Şeytanların gayesi nedir, meleklerin gayesi ne? Sebepleri ne? Karnı aç kimselerin, üşüyenlerin, evsizlerin, yetimlerin gayesi ne? Tok doyumsuzların, çılgınların, sefihlerin, gaddarların, cimrilerin gayesi ne? Fesat ve kargaşa çıkaranların, huzur ve hakkı çiğneyenlerin, insanlık ve adâleti yok etmek isteyenlerin gayesi ne? Sömürenlerin, bozguncuların, sapkınların, cahillerin, gafillerin, nefsâniyet zebûnu olanların gayeleri nedir, bahaneleri ne?

Bir karıncanın, bir ağustos böceğinin de bir gayesi ve sebebi var. Tilkilerin, vampirlerin, canavarların ve ceylânların da durumu aynı. Kuşların, kurtların, kuzuların, eşeklerin, katırların, kargaların, arıların ve bülbüllerin de durumu aynı.

Hep varlık, bir gaye ve sebep etrafında ömür sürüyor.

Fakat sonunda her ömür bitiyor.

Çünkü hayatın da ölümün de bir gayesi ve sebebi var.

Mesele;

Cenâb-ı Hakk’ın istediği gaye.

O da;

Kulluk.

Yüce Yaratan, buyuruyor ki:

“Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 56)

Hazret-i Allah, bu hakikatin daha iyi anlaşılması için soruyor:

“Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?” (el-Kıyâme, 36)

Böylesi bir zannın içinde boğulup perişan olanların ahvâli ise yine âyet-i kerîmelerin diliyle şöyle ifade buyurulur:

“Halkı zalim olan nice kasabaları kırıp geçirdik!

Onlardan sonra;

Başka milletler var ettik.

Onlar bizim baskınımızı hissettiklerinde, oradan kaçmaya koyuluyorlardı.

Dedi ki:

«‒(Boşuna) koşup kaçmayın!

Size nimet verilen yere, yurtlarınıza dönün!

Elbette hesaba çekileceksiniz!»

Dediler ki:

«‒Vay başımıza gelenlere!

Hiç şüphesiz;

Biz haksızlık yapmış kimseleriz!»

Biz onları;

Biçilmiş ot ve bir yığın kül haline getirinceye kadar haykırmaları devam etti.

(Çünkü ey insanlar!)

Biz;

• Gökleri,

• Yeri ve

• İkisinin arasındakileri;

Oyun olsun diye yaratmadık!

Eğlenme dileseydik, bunu yapacak olsaydık; şânımıza uygun şekilde yapardık!

Ama yapmayız!

(Bu) gerçeği;

(Her zaman) bâtılın başına çarparız ve (bu) onun beynini parçalar;

Böylece bâtıl ortadan kalkar.

Allâh’a yakıştırdığınız vasıflardan ötürü yazıklar olsun size!

Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur.

Katında olanlar;

• O’na kulluk etmekten çekinmezler ve usanmazlar.

• Gece ve gündüz, bıkmadan tesbih ederler.” (el-Enbiyâ, 11-20)

Yüce Mevlâ, ciddiyete davet ediyor. Hayatın bir oyun oynar gibi değil, ekim-dikim mevsimi olarak değerlendirilmesi için başka âyetlerde de tekrar îkaz buyuruyor:

“Biz;

• Gökleri,

• Yeri ve

• İkisinin arasında bulunanları;

Oyun olsun diye yaratmadık.

Biz onları;

Ancak ve ancak gerektiği gibi yarattık!

Fakat insanların çoğu bilmezler.

Doğrusu;

Hüküm günü, hepsinin bir arada bulunacağı gündür.

O gün;

Dostun dosta hiçbir faydası olmaz!

Yardım da görmezler!

Yalnız;

Allâh’ın merhamet ettiği kimseler bunların dışındadır.

O; şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.

Hiç şüphe yok ki;

Günahkârların yiyeceği zakkum ağacıdır.

(O yiyecek) karınlarda suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir.

(O gün) denir ki:

«‒Suçluyu yakalayın!

‒Cehennemin ortasına sürükleyin!

‒Sonra başına azap olarak kaynar su dökün!»

O suçluya da şöyle denir:

«‒Tat bakalım!

Hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin?

İşte bu;

(Dünyadayken) şüphelenip durduğunuz şeydir!» (ed-Duhân, 38-50)

Buna mukabil;

“Allâh’a karşı gelmekten sakınmış olanlar ise;

• Güvenli bir yerde,

• Bahçelerde ve

• Pınar başlarındadırlar.

• İnce ipekten ve parlak atlastan giyinir,

• Karşılıklı otururlar.

Bu böyledir;

• Onları iri siyah gözlü hûrilerle eşlendiririz.

Orada;

• Güven içinde olarak her yemişi isteyebilirler.

Orada;

• İlk ölümden başka bir ölüm tatmazlar!

Rabbin, lutfuyla onları cehennem azabından korumuştur.

İşte bu;

Büyük kurtuluş!” (ed-Duhân, 51-57)

O kurtuluşu anlamak ve ona mazhar olmak için dünya hayatının ne olduğunu, her yönüyle iyi bilmelidir. Tâ ki dünya bir gaflet ve zulüm meydanı olmasın.

Nedir dünya hayatı?

İşte Cenâb-ı Hakk’ın tarifi:

“Doğrusu dünya hayatı, oyun ve oyalanmadır.” (Muhammed, 36)

Yine;

“Bu dünya hayatı;

• Sadece bir eğlence ve

• Oyundan ibarettir.

Asıl hayat;

Âhiret yurdundaki hayattır.

Keşke bilseler!

Gemiye bindikleri zaman;

• Dîni yalnız Allâh’a has kılar,

• O’na yalvarırlar!

Ama;

Allah onları karaya çıkararak kurtarınca;

• Kendilerine verdiği nimete nankörlük eder,

• O’na hemen eş koşarlar.

Zevklensinler bakalım!

Yakında;

Bilecekler!” (el-Ankebût, 64, 66)

Fakat şimdi bilmek mühim. Onun için Cenâb-ı Hak, dünya hayatının ne olduğunu daha etraflıca tarif ediyor:

“Bilin ki, dünya hayatı;

• Oyun,

• Oyalanma,

• Süslenme,

• Aranızda övünme,

• Daha çok mal,

• Daha çok çocuk sahibi olmaktan ibarettir.

Bu;

Yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir bitkiye benzer.

Sonra;

Kurur, sapsarı olduğu görülür.

Sonra;

Çer çöp olur.

Ahirette;

Çetin azap da vardır, Allâh’ın hoşnutluğu ve bağışlaması da vardır.

Dünya hayatı ise;

Sadece aldatıcı bir geçinmedir.

Ey insanlar!

• Rabbiniz tarafından bağışlanmaya,

• Allâh’a ve peygamberine inananlar için hazırlanmış, genişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennete koşuşun!

Bu;

Allâh’ın dilediğine verdiği lutfudur.

Allah, büyük lütuf sahibidir.

• Yeryüzüne ve

• Sizin başınıza gelen her hangi bir musîbet yoktur ki Biz onu yaratmadan önce o, Kitap’ta bulunmasın.

Bu;

Hiç şüphesiz ki Allâh’a kolaydır.

Bu;

• Kaybettiğinize üzülmemeniz ve

• Allâh’ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız içindir!

Allah;

Kendini beğenip öğünen hiç kimseyi sevmez.” (el-Hadîd, 20-23)

Bu âyet-i kerîmelere göre tarttığımızda;

Çoğu insan, yaşıyor ancak hayatı tanımıyor. Öncesi ve sonrasıyla idrak etmemiş oluyor. Böyle olunca onu doğru anlama ve değerlendirmeden uzak kalıyor; ömrünü de, emânetleri de, nimetleri de ziyan ediyor.

İlâhî ve aslî gerçeğe göre değil, kendi intibâlarına göre hayatı tanıdığını düşünüyor, boşu boşuna iddia ediyor.

Hâlbuki;

Hayatı doğru bir tanıma ve idrak için üç temel hakikat var:

• Yaratılış

• Hayat ve Ölüm

• Ölüm ve Diriliş

Bu üç temel gerçeğin ekseninde oluş veya olmayışa göre insanoğlu; hayata dair yığınla anlayışlar, fikirler, yaklaşımlar, değerlendirmeler vesaireler oluşturmaktadır. Ölüm gerçeğini ihmal ederek hayatı ele alanlar; bambaşka tariflerin ve çıkmazların tıkanıklığında boğulmakta, ihmal etmeyenler ise, çıkmazların ortasında bile müthiş çıkış yolları bulmaktadır. Diriliş gerçeğini görmeden ölümü ele alanlar da, onu bir yokluk zannederek ömrü sorumsuzluklar içinde bir azap fabrikası gibi yaşamakta. Bir daha dünyaya gelmeyeceğinin vurgusu etrafında vur patlasın, çal oynasın gamsızlığı, gafletin her çeşidinde sayısız çılgınlıklar ve ebedî büyük hesabı hiç hesaba katmadan zulme giriftar şekilde hüsran perişanlığı içinde tükenmekte.

Bu tükenişi fark etmemek için bir akıl uyuşturucusu hükmünde zevk u safâya dalış ve eğlence gürültüleri arasında hayatı da ölümü de sonrasını da unutabilme tercihi. Hiç şüphesiz ki gerçek mânâda buna hayat demek mümkün değil.

Zira;

Yaratılışın doğru bilinmediği yerde hayat; bir kazanç değil, kaybediştir. Hayatın kazanç olmadığı noktada ölüm; daha büyük bir âlemde vuslat geçidi değil, kurtulması imkânsız bir azap tuzağıdır. Ölümün vuslat geçidi olmadığı bir durumda diriliş; müstesnâ bir lütuf sabahının ve sonsuz mükâfat güneşinin doğuşu değil, ebedî bir felâketin alevleri ortasına yuvarlanıştır. Dirilişin sonsuz mükâfat sabahı olmadığı gün, insan için her şeyin bittiği bir gündür. Telâfisi olmayan ne kötü bir gündür!

Ömrün hakikati bu değil.

Böyle harap olmak için değil.

Niçin?

Bu noktada yaratılışın sebebi üzerinde yoğunlaşmak ve onu anlamak en doğru cevabın anahtarı. O anahtar olmadan hiçbir kapı tam açılmaz insana. Ne inanç kapısı açılır, ne fikir kapısı, ne tefekkür kapısı. Bu kapılar açılmadıkça insan, adım attığı ölüm tehlikesine bile hazırlanmayı gereksiz görür. Bunu konuşmayı hafife alır. Bu hususta her şeyi bildiğini zannederek ölüm sonrasına dair ne söylense umursamaz. En büyük ve sonsuz acı gerçeklere bile dudak bükme vaziyetindedir. Onları; sanki içi boş masal, geçmişte kalmış bir gereksiz efsane, konuşuldukça bıkkınlık veren; «Aman yine mi?!.» dedirten bir çürük sakız gibi düşünür. Hâlbuki onlar, bütün dehşetiyle önünde kendisini bekleyen mutlak bir vâkıadır. Bir adım sonra kendisini içinde bulacağı çetin ve belâlı bir geleceğin tam eşiği.

Lâkin gaflet beşiğinden kalkamayanlara bunu anlatmak zor. Tıpkı şu misalde olduğu gibi:

Bir şahıs canhıraş bir şekilde kaçıyordu. Dağ-bayır demeden var kuvvetiyle koşmaktaydı. Ayağına diken batmış, dizine taş çarpmış, yüzünü çalı-çırpı yırtmış, ne gam! Hiçbir şeye, hiçbir derde, hiçbir engele ve çengele aldırmadan koşuyordu. Hayır, koşmuyor, kaçıyordu. Çünkü arkasında vahşî bir canavar vardı. Onu parçalamak için peşinde tozu dumana katmış, çılgınlar gibi onun arkasından saldırıyordu.

Zavallı adamcağız da, deliler gibi rastgele koşuyordu. Nasıl kurtulacağını bilmeden, meçhul bir ümide doğru kaçıyordu. Ensesine kadar yaklaşan vahşî homurtular altında ödü kopacak hâldeydi. Ciğerleri de patladı patlayacaktı. Ne yapsın? Koşmaktan ve kaçmaktan başka çaresi yoktu. Yakalandım, yakalanacağım korkusuyla aklı da başından gitti gidecekti. Rüzgâr kesilmişti ama, nâfile! Vahşî canavarın alevli nefesi yine ensesindeydi. Endişeli çırpınışlar içinde ayaklarını kanat yapmıştı, uçar vaziyette koşuyordu. Bir yandan da yalvarıyordu:

“‒Yâ Rabbî! Ne olur beni şu peşimdeki vahşî canavardan muhafaza eyle! Bu ıssız vadide beni ondan koruyacak yegâne kudret Sen’sin! Ne olur Allâh’ım, beni ona yem eyleme! Bir mûcize lutfeyle, beni selâmete ulaştır! Şu anda bir karınca kadar çaresizim, çorak bir toprak misali lutfuna muhtacım! Medet yâ Rabbî!”

Öyle koşuyordu ki, bastığı yeri görmüyordu. İmkân da yoktu zaten. O da ne? Eyvah! Derin ve geniş bir kuyuya rastlamıştı. Duramadı, duramazdı da. Olduğu gibi kuyuya atlamış oldu. Kendini bir anda boşlukta hissetti. Dibe düşersem, parçam kalmaz diye düşündü. İçinden;

“Demek takdîr-i ilâhî böyleymiş!” diyerek gözlerini yumdu.

Aman!

Derin ve kör kuyunun dibine mi çakılacaktı?

Tam o anda;

Olmayacak bir şey oldu. Çok şükür! Herhâlde yüce Mevlâ, onun âciz duâsını kabul buyurmuştu.

Çünkü;

Kuyunun dibine düşmedi. Hikmet-i ilâhî, ne yukarı ne dibe yakın bir yerde kuyu duvarında bilek kalınlığında bir ağaç vardı. Adamcağızın düşüşü, işte o hayat dalına denk geldi ve dibe çakılmaktan son anda kurtuldu. Şaşkın bir hâldeydi. Yaşadığı korkular onu altüst etmişti. Aşağı baktı, yılanlar ve ejderhalar kaynıyordu. Yukarı baktı, vahşî canavar orada kendisini bekliyordu. Tutunduğu dala daha bir canla sarıldı. Şükretti:

“‒Rabbim, beni ne fecî bir helâkten korudun! Sana sonsuz şükürler olsun!”

İki taraftaki tehlikenin büyüklüğünü gördükçe bulunduğu vaziyet, ona bambaşka bir saâdet gibiydi. Bilek kadar kalın bir dalda durmak; çileli, ıstıraplı ve zorlu da olsa, iki büyük felâkete uzak olması, ona ferahlık veriyordu. Hiç olmasa yukarıdaki tehlikeden emindi, düşmediği müddetçe aşağıdaki tehlikeden de emindi.

Rahat bir nefes aldı. Titreyişi geçmeye başladı. Tutunduğu dal, öyle kolay kolay kopacak kadar zayıf değildi. Çok güzel yaprakları vardı. Hele taht gibi oturmaya müsait tarafına geçince iyice kendine geldi. Endişesi geçti. Baktı, yan tarafında buz gibi billûr bir su akıyordu. Kana kana içti. Tadına doyulmayacak kadar lezzetliydi. Sanki kevserdi ya da zemzem. Derken az ilerideki kuşları fark etti. Hayli güzel bir yerdi burası. Küçük bir cennetti âdeta. Hayran hayran seyretti. Böyle bir kuyuda bu güzellik! Bunca imkânlar, nimetler, hakikaten hayret vericiydi. Derken hemen yanı başında hem de kolayca erişebileceği bir bal peteği gördü. İştahla uzandı. Mırıldandı:

“‒Güzel Allâh’ım! Şuracıkta neler yaratmışsın!”

Nihayet adamcağız, o daracık fakat cennet gibi dediği yerde kendini iyice bal yemeye kaptırdı. Yukarıda onun çıkmasını bekleyen canavarı da unuttu, aşağıda onun düşmesini bekleyen yılanları ve ejderhaları da unuttu. Hayli keyiflenmişti. Endişesizdi.

Oysa;

İki büyük tehlikenin ortasındaydı. Üstelik küçük bir fare peydahlanmış, onun bindiği dalı kemirmeye başlamıştı. Bir ara adamcağız onu fark etti. Ancak bir iki ısırdıktan sonra bu sert ağaçtan küçük farenin nasılsa dişi kırılır diye düşündü. Umursamadı. Zaten fareyi yapraklardan dolayı sürekli görmediği için onun ne kadar ne yaptığını anlayamadı. Belki anlayacaktı, fakat yediği balın tadından öylesine mest olmuştu ki, keyfini bozmak istemiyordu. Bu yüzden fare gitgide hayat dalını incelttiği hâlde; bakar kör olmuştu, kemirme seslerine aldırmıyordu.

Kuşların tegannîleri arasında bal yemeye devam ediyordu.

Ama;

Onu bekleyen tehlikeler aynı hâldeydi. Çözüm için zaman azalmaktaydı. Hem yukarıdaki tehlikeye, hem aşağıdaki tehlikeye tedbir alması gerekliydi. Vaktini tegannîler arasında sarhoş bir şekilde bal yeme zevkiyle geçirirse, nihayette yapacak hiçbir şeyi kalmayacaktı. Olan olacaktı.

Bir bülbül haykırdı:

“‒Hey gafil! Kendine gel! Uyan şu zevk âleminden! Görmüyor musun, hayat dalını zaman faresi iyice kemirdi. Tedbirini almazsan azap çukuruna yuvarlanacaksın! Gözünü geçici sulardan, yapraklardan, ballardan çek de yukarıdaki canavarın erişemeyeceği bir cihetten, ta gökleri kuşatan bir ağaçtan uzatılan cankurtaran ipini gör ve ona sımsıkı sarıl! Tamamen kurtulacağın bir iklime yüksel!”

Adamcağız bu îkazı duydu mu, duymadı mı? Ne oldu, ne olmadı?

Bu meraklı suallerin cevabı, herkesin kendisinde.

Ancak;

Duyup riâyet etmiş olanlar ile duymayıp da sağır davrananların nasipleri birbirinden dağlar kadar farklı:

“O gün;

Cennetlikler, nimetlerle meşgul, zevk ve eğlence içindedirler.

Onlar ve eşleri;

• Gölgeliklerde,

• Tahtlar üzerine yaslanmışlardır.

Orada;

• Meyveler ve

• Her istedikleri onlarındır.

Merhametli olan Rabbin katından onlara;

«‒Selâm» vardır.” (Yâsîn, 55-58)

Bu lutfa uzak düşen gafillere ise;

“Allah şöyle buyurur:

«‒Ey suçlular!

Bugün mü’minlerden ayrılın!

Ey insanoğulları!

Ben size;

• Şeytana tapmayın; o sizin için apaçık bir düşmandır,

• Bana kulluk edin!

• Bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi?»

And olsun ki;

O sizden nice nesilleri saptırmıştı.

Akıl etmez miydiniz?

İşte bu;

Size söz verilen cehennemdir.

Bugün;

İnkârcılığınıza karşılık girin oraya!” (Yâsîn, 59-64)

Görüldüğü üzere;

Yaratılış gayesine göre yaşamayan veya yaşayanların cehennemlik veya cennetlik oluşlarının belli başlı özellikleri var. Cenâb-ı Hak onları şöyle sıralıyor:

“Evet;

Sen onlara şaşıyorsun!

• Onlar da Sen’i alaya alıyorlar…

• Onlara öğüt verildiğinde öğüt dinlemezler.

• Bir mûcize gördüklerinde onu eğlenceye alırlar.

Derler ki:

«‒Bu apaçık bir sihirdir!

Öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman,

Önceki babalarımız,

Yahut;

Biz mi dirileceğiz?»

De ki:

«‒Evet hem de zelil ve hakir olarak.

Tek bir çığlık!

Hemen bakıp kalırlar.

Şöyle derler:

«‒Vay bize!

İşte bu ceza günü!»

Onlara denir ki:

«‒İşte!

Yalanladığınız hüküm günü bu!» (es-Sâffât, 12-21)

“(Cennetliklerin) içlerinden biri şöyle der:

«‒Benim bir dostum vardı. Bana diyordu ki:

‘‒Sen de tekrar dirilmeyi tasdik edenlerden misin?

Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi hesaba çekileceğiz?’

(O konuşan kimse) yanındakilere seslenir:

«‒Bakar mısınız hâli ne oldu?»

Kendisi de bakar, onu cehennemin ortasında görür.

Ona der ki:

«‒Allâh’a and olsun!

Az kalsın beni de mahvedecektin!

Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, mutlaka ben de cehenneme konulanlardan olmuştum!

(Şimdi söyle bakalım);

Biz ölmedik mi?

(Görüyorsun ya;)

Ölümümüz ancak birinci (safhaydı)! (İkinci safhada, bak nasıl da dirildik! Şimdi sen inkâr ettiğin azap içindesin. Fakat;)

Biz, azap görmeyeceğiz.»

İşte!

Büyük kurtuluş, şüphesiz ki bu!

Çalışanlar, bunun için çalışsın!” (es-Sâffât, 51-61)

Kulluğun her şekli bunun için çalışmanın adı.

Bayram da.

Bayramın da bir gayesi var.

O da;

Paylaşmak. Maddî ve mânevî paylaşmak. Yaşayanlarla da vefat etmiş olanlarla da. Muzdariplerle de, kimsesizlerle de, yetimlerle de, mazlumlarla da paylaşmak. Bayramı paylaşmak. Bayram iklimi olabilecek adımlar atarak paylaşmak. Dertlere devâ olarak, hastaya şifâ olarak, kimsesizlere kimse olarak, mazluma yardım olarak, mahruma destek olarak, muhtaca şefkat ve merhamet olarak paylaşmak. Bu keyfiyetin adı bayram. Keyfîliğin adı değil. Bencilliğin, umursamamanın adı bayram değil. Sadece kendini düşünmenin, şahsî dünyasında oyun ve eğlencelere dalmanın adı bayram değil. Yeni ve güzel elbiseler giymek, güzel ve keyifli binitlerle gezmek bayram değil:

Bayram, beş elbiseyle beden süslemek değil,
Ancak, azaptan affoluşun fecri, lâlesi.
Bayram, binit içinde davul-dümbelek değil,
Ancak, günâhı terk edişin ecri, hamlesi… (Seyrî)

Bayramı böyle olanlara ne mutlu!

Rabbim, hepimize nasîb eylesin!

Ebedî…