Bir Modernlik İptilâsı: EĞLENCE

YAZAR : B. Cahit ÖZDEMİR bcahit@hotmail.com

Yaz geldi, sıcaklar başladı. Okullar kapandı, çoğu aileleri bir tatil telâşı sardı. Sınıflarını başarı ile tamamlayan çocukları da bir taltif olmak üzere; hangi sahilde, hangi otel tercih edilmeli?.. Nasıl bir mükâfat seçilmeli; son model bir cep telefonu, dizüstü bilgisayar, eğlence programları paketleri… veya bir grup gezisi mi?

Eğlence, modern(?) kafaların vazgeçilemez bir iptilâsı oldu. Tabiî; içki, müzik, hevâîlik, taşkınlık, cinsî temâyül ve temsiller… gibi nefsânî hazlar da bu faaliyetin bir unsuru. Tesis açılışları, grevler, mezuniyet programları, arkadaş toplantıları, kutlama programları, nümâyişler… gibi akla gelebilecek her türlü içtimâî faaliyetlerde, umumiyetle bu dünyevî (seküler) eğlence kültürü hâkim.

Anayasa’da; «nesillerin alkol ve uyuşturucu gibi bağımlılıklardan korunması» âmir hükmü varken; okulların içkili ve müstehcen mezuniyet programları, millî hassâsiyeti olan basında her sene dile getirilir. Buna mukabil, aksi yöndeki gayretler de; bir kısım çevrelerce, «hayat tarzına müdahale» olarak yerilir. Haftalarca süren ve âdeta terör teşkilâtlarının bir provası hâlini alan son kargaşayı; oldum olası bu mevhum korkuları körükleyen çevreler, halkın «hayat tarzına müdahaleye direnmesi(!)» olarak selâmladılar. Hem de bunca senedir, düşündükleri gibi bir âkıbetin en küçük bir emâresi vâkî olmadığı hâlde… Gündemde olan ve batı standartlarında bir «alkol sınırlaması» şeklinde düşünülen tasarı; «mevzî kaptırmak» endişeleri ile hafakanlar basan bu çevrelerce, bu kalkışmaya bir bahane hâline getirildi.

Akl-ı selîm ile düşünüldüğünde; eğlence iptilâsının vazgeçilmezi olan alkolün, bütün fâcialarda başrolü oynadığı görülebiliyor. Alkol cephesinde saf tutanların en önemli sebeplerinin başında; sisteme sırt dayamak maksadıyla, yasağın dînî bir hüküm olduğu geliyor. El-hak, doğrudur; Din, kâinâtın en şerefli varlığını her türlü tehlikeden korumak ve onun dünya ve âhiret saâdetini temin etmek sadedinde, bu hükmü de vaz‘ediyor. Bu husus bir tarafa; bütün ilmî ve içtimâî tesbitler karşısında, mantığın kabul edeceği yegâne gerçek de bu.

Hadîs-i şerifte; «içkinin bütün kötülüklerin anası olduğu» buyuruluyor. Nitekim;

“Dünya Sağlık Teşkilâtı’nın 30 ülkede yaptığı araştırma raporuna göre; cinayetlerin % 85’i, tecavüz ve şiddet olaylarının % 50’si, hırsızlık ve yankesiciliğin % 71’i, trafik kazalarının % 60’ı alkollü iken yapıldı. Alkol bağımlılarında suç işleme oranı % 62 iken, diğerlerinde % 37. Araştırmada; intihar edenlerin % 90’ının, mala yönelik suç işleyenlerin % 77’sinin, eşine şiddet uygulayanların % 70’inin, boşananların % 80’inin, tutuklu olanların % 78’inin alkol kullandığı görüldü. Bir örnek olarak; İstanbul Kadıköy Belediyesi sınırlarında tatbik edilen ve halkın memnuniyetini mûcib olan alkol sınırlaması ile suç oranlarının % 60 civarında düştüğü görüldü.”*

Ayrıca son kargaşada bir camiye doluşup oranın kudsiyetini ihlâl eden gürûhun, üstelik bu mukaddes mekânda bir de içki içme şenâatini irtikâp ettiklerinin ortaya çıkması nazar-ı îtibâre alındığında; “Bu düzenlemeye karşı, umûma mahsus mekânlarda içki içme gösterileri yapanlar, kime hizmet ediyorlar?” diye sormak gerekiyor.

“–İzin nasıl geçti?” diye sorduğum bir tanıdık;

“–Sahilde… Bulut gibiydik. Çoluk çocuk; ora senin, bura benim daldık çıktık…” demişti; o günleri hatırlayıp baygın gözlerle. Tabiî bu kastettiği; rahmet yağdıran bulutlar değil, eğlenme histerisiyle insana kendini kaybettiren, zihni kamaştıran bir sis bulutuydu. Kur’ân-ı Kerim’de;

Âhirette insanlara dünyada ne kadar kaldıkları sorulduğunda;

“Bir gün veya bir günün birazı kadar.” (el-Mü’minûn, 113) diye cevap verecekleri beyan buyuruluyor. Hakikaten de; ebedî hayatın yanında, ne kadar uzun olursa olsun, sayılı ömür, bir «hiç» mesâbesindedir. Bu gurbet molası, gönül sultanlarından Yûnus Emre’nin arı-duru ifadesiyle şöyle tasvir ediliyor:

Ana rahminden geldik pazara,
Bir kefen aldık döndük mezara.

Ancak; o ebedî hayatı kazanmanın sermayesi de, bu bir an gibi gelip geçen fânî ömürdür. Onun için insana düşen; «Dünya var imiş, yâ ki yoğ imiş ne umurun.» diyerek kafasını kuma gömmek değil; kendisine ihsan buyurulan bu paha biçilmez hazineyi, işaret buyurulan istikamette kullanmaktır. Gönül ehli zevât-ı kiram hazerâtının; «az yemek-az konuşmak-az uyumak» tavsiyelerinin bir hikmeti de, bu hassâsiyet sebebiyledir. Meşhur meselde; yazı, çalışmakla geçiren karınca, kışın kendisinden yardım istemeye gelen ağustos böceğine; «Yazı saz çalmakla geçirdinse, şimdi de oyna biraz.» ifadesiyle, ibretâmiz bir ihtarda bulunur. Ömür sermayesini nefsin hevâsı yolunda harcama gafletinin de; dünyada ne ekilmişse onun hasat edileceği âhiret gününde, ağustos böceğinin hüsranına dûçâr kılacağı, izah gerektirmeyen bir vâkıadır.

Şüphesiz çalışan bir bedenin ve zihnin dinlenmeye mutlaka ihtiyacı vardır. Mesele bunun meşrû çerçevede ve sermayeyi boşa harcamadan yapılmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de;

“Her zorlukta bir kolaylık olduğu” beyan edilerek, faaliyetin akāmete uğramadan;

“Hep O’na doğru.” olması hususu ikaz buyurulmaktadır. (el-İnşirah, 5-8)

Atalarımız;

“İşleyen demir ışıldar.” demişler. Nasıl ki çalıştırılmadığında demir-çelik işletmesinde fırın soğuyup donuyorsa, bir buhar kazanı istim kaybediyorsa; insan zihni de çalışmadığı, âtıl kaldığı nisbette melekeleri zayıflayıp, dumûra uğrayabiliyor. Onun için zihni dinlendirmenin en verimli yolunun, beyindeki farklı sınıflarda bulunan faaliyet sahalarının münâvebe ile kullanılması olduğu ifade ediliyor. Bahis mevzuu âyet-i kerîmelerde de, zaten bu hususa işaret buyuruluyor. Nitekim tarihin kaydettiği büyük ilim adamları da; bu şekilde zamanı en iyi kullanarak, kendilerini minnetle yâd ettiren eserlerini vermişlerdir. Bu âlimlerin, meselâ matematik çalışıp yorulan zihni rahatlatmak için; sıra ile farklı hususiyetlerdeki mantık, astronomi, fizik… gibi dallarda çalıştıkları; böylece bir taraftan yeni çalışmalar yaparken, diğer taraftan da dinlendikleri biliniyor. Esas mesele; çalışmayı, eğlenmeyi, mesut olmayı bilmek ve becermektir. Bununla ilgili olarak; Edison; “Hayatım boyunca çalıştım, eğlendim.” diyor.

Hadîs-i şeriflerde; koşu, güreş, harp oyunları, atıcılık, binicilik, yüzme gibi faaliyetlerin; aile ve çocuklarla eğlenmenin meşrû olduğuna işaret buyurulmuştur. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, Hazret-i Âişe -radıyallâhu anha- Vâlidemiz’le koşu yarışması yaptığı; mescidde beraber kılıç oyunu seyrettikleri; Hazret-i Âişe Vâlidemiz’in yanındaki câriyelerin def çalıp eğlenmelerine izin verdikleri naklediliyor. Kur’ân-ı Kerim’de;

“Ancak Allâh’ı anmakla kalplerin huzura kavuşabileceği” (er-Ra‘d, 28) ifade buyuruluyor. Eğlence ve dinlenme; Allah Teâlâ -celle celâlühû-’yu unutturmayacak tarzda, nefsin emrine girmeden, meşrûiyet sınırları gözetilerek yapılmalıdır. Bu çerçevede bir dinlenme; insana kazandırdığı bedenî ve rûhî faydalarla, onu dünya ve âhiret hayatı için daha verimli kılacaktır.

Eski Roma’da; hiçbir fazîlet mefhumuyla kayıtlı olmadan, köleler arslanların önüne atılarak; arenalarda, gladyatörler ölümüne dövüştürülerek; ziyafetlerde mideler çatlayıncaya kadar doldurularak… eğleniliyordu. Buna benzer durumlar, tarihin her devrinde görüldüğü gibi; değişik tarzlarda zamanımızda dahî icrâ edilmektedir. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

“Benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” buyuruyor. Bugün, İslâm âlemi bir hüzün manzarası arz ediyor. Bütün yeniden dirilme ve ayağa kalkma hamleleri, dünya siyasî gücünü elinde bulunduran mihraklar tarafından, içerideki işbirlikçiler de kullanılarak önemli ölçüde baltalanabiliyor. Zaman, nefsin hevâsına esir olma zamanı değil; önce hâlis bir kulluk için şahsiyet inşa etme zamanıdır. Ömür sermayesini batıdan kapılan dünyevî (seküler) kültür ürünü eğlence türleriyle heder etmek değil; meseleleri anlamak, çözmek ve yeniden dirilmek istikametinde değerlendirmekle mükellefiz.

_______________

* Haber Vaktim: 09.06.2013