ALAYCILARIN ALAYI

YAZAR : Âdem SARAÇ ademsarac@yyu.edu.tr

Peygamberimiz -aleyhisselâm-; çevresinde kenetlenen ashâb-ı kiram ile beraber, her geçen gün genişleyen halkasıyla çalışmalarını sürdürüyordu. Her gün bu nurlu halkaya yenileri katılıyor; İslâm, bütün aydınlığı ile aydınlatmaya devam ediyordu. Kur’ân nûru ile aydınlanan her sahâbî de, hemen bir başkasına ulaşmanın yollarını arıyordu. Öyle ki; bu aydınlanma ve aydınlatma sürecinde, Mekke ve çevresi ciddî bir şekilde aydınlanmaya başlamıştı.

Fakat bundan rahatsız olan karanlık ruhlu müşrikler; karanlık kuytularda yeni karanlık kararlar alıyorlar, bu gidişe; «Dur!» diyecek çareler arıyorlardı.

Tevhid dâvâsını engellemek için neler yapabilecekleri konusunda kara kara düşünmeye, kendi aralarında ateşli tartışmalar yapmaya başladılar. Sonunda da; başta Peygamberimiz -aleyhisselâm- olmak üzere, müslümanlarla alay etmeye karar verdiler.

Müslümanlarla alay ederek, Rasûlullah -aleyhisselâm- ve sahâbe-i kirâmı rencide edip, kötü bir duruma düşürerek, morallerini bozacaklardı. Psikolojik savaş açıyorlardı yani.

Rasûlullah -aleyhisselâm-’ı gördüklerinde hemen etrafına toplanıp alay etmeye ve nereye varacağını düşünemedikleri çirkin sözler söylemeye başladılar:

–İşte sihirlenmiş adam!

–Cinlenmiş şair!

–Kendisine şeytanın geldiği kâhin!

–Yalancı, sihirbaz ve uydurmacı!1

Âlemlere rahmet olarak gönderilen İki Cihan Güneşi için böyle diyecek kadar ileri gitmişlerdi! Bu yetmiyormuş gibi O’nu her gidip gelirken gördüklerinde, öfkeden kudurmuşa dönüyorlar, ağızlarına geleni söylemekten çekinmiyorlardı!2

Allah Teâlâ Hazretleri, o nasipsiz müşriklerin bu hâlini şöyle tasvir ediyor:

“O inkâr edenler Zikr’i (Kur’ân’ı) işittikleri zaman, neredeyse Sen’i gözleriyle devireceklerdi. Hâlâ da (öfke, kin ve hasetlerinden); «Hiç şüphe yok O bir delidir.» derler! Oysa o (Kur’ân) âlemler için ancak bir öğüttür.” (el-Kalem, 51-52)

Âyet-i kerîmeler kendilerine tebliğ edildiği zaman; bunları düşünüp ibret alarak toparlanacakları yerde, azgınlıkta daha da ileri gidiyorlardı. Rasûlullah -aleyhisselâm-’ı her gördükleri yerde hakaret ile beraber, küçümseyerek ağızlarına geleni söylüyorlardı:

–Bakın yolunu şaşırmış şaşkın geçiyor!

–Putlarımızı diline dolayan bu mudur?

–İşte putlarımızın çarptığı adam!3

Bütün bunlar sadece Peygamberimiz -aleyhisselâm-’a yapılmıyordu. Sahâbe-i kiram da aynı sıkıntı içindeydi. Herhangi bir sahâbîyi görseler hiç sıkılmadan lâf atıyorlardı:

–Bakın kimler geliyor!

–Bakın krallar geliyor!

–Krallar geliyor, krallar!

–Aramızdan Allâh’ın kendilerine ihsanda bulunduğu kimseler bunlar mıdır?

–Bunlar aramızdaki en akıllılar ha!

–Şunlara da bakın!

–Hah, hah, hah!4

Allah Teâlâ Hazretleri, onların bu hâllerini de şu şekilde tasvir ediyor:

“Hiç şüphesiz mücrimler (günahkârlar), (dünyada) îmân edenlere gülerlerdi. Onlarla karşılaştıklarında kaş-göz hareketiyle alay ederlerdi. Kendi adamlarının yanına döndüklerinde, (alaylarından dolayı) keyiflenerek dönerlerdi. Mü’minleri gördüklerinde; «Şüphesiz bunlar yanlış yola girip sapıtmışlar.» derlerdi! Hâlbuki onlar, mü’minleri denetleyici olarak gönderilmediler. İşte o gün (âhirette) de îmân edenler kâfirlere gülerler. Koltuklar üzerinde etrafa bakarlar! Kâfirler yaptıklarının cezasını buldular mı (elbette buldular)!” (el-Mutaffifîn, 29-36)

Hâin müşrikler, alaylarının dozunu her geçen gün artırdılar. Hattâ o kadar ileri gittiler ki; sadece sahâbe-i kirâmın değil, Rasûlullah -aleyhisselâm-’ın dahî göğsü daraldı! Çok büyük sıkıntılar çekti. Ne kadar tahammül etse de, alay ederken kullanılan o çirkin sözler dayanılacak gibi değildi!

Hiç şüphe yok ki, Allah Teâlâ Hazretleri her şeyi gören, işiten ve bilendi. Elbette ki Rasûlü’nü sahipsiz bırakmayacaktı! Sabır dikenliğinden gül devşiren Peygamberimiz -aleyhisselâm- ve sahâbe-i kirâm, bu işin ne kadar zor olduğunu biliyorlardı. Gelen vahiy ile yeni bir ufuk çiziliyordu:

“(Sen’inle) alay edenlere karşı Biz Sana yeteriz. Onlar Allah ile beraber başka bir tanrı edinenlerdir. (Kimin doğru olduğunu) yakında bilecekler! Onların söyledikleri şeyler yüzünden Sen’in canının sıkıldığını (göğsünün daraldığını) andolsun ki biliyoruz. Sen şimdi Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol! Ve Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!” (el-Hicr, 95-99)

Peygamberimiz -aleyhisselâm- ve sahâbe-i kiram; yeni gelen bu âyetlerle yeniden soluklanıp kendilerini yenilerken, geleceğe ilişkin müjdelerle de bir hayli rahatlamış oluyorlardı. Bu arada geçmiş peygamberler hakkında da vahiy geliyordu:

“Sen’den önceki peygamberlerle de alay edilmiş, o yüzden maskaralık edenleri alay ettikleri şey (azap, bir anda hepsini) kuşatıvermişti!” (el-En‘âm, 10)

Evet. Allah Teâlâ Hazretleri’nin takdiri buydu.

Büyük dâvâyı büyük insanlar omuzlardı! Peygamber -aleyhisselâm- ve O’nun yetiştirdiği sahâbe-i kiram, bu büyük dâvânın öncüleriydi. Daha önce gönderilen peygamberler de öyleydi!

Ama bu kolay değildi tabiî! Zor bir işti. Zorlu dağları da yiğitler aşardı ancak!

Rabbimiz bunu istiyordu.

Nasipsizler ne derlerse desinler, yola devam edilecekti!

Yolcu yolunda olacaktı.

Peygamber Efendimiz en güzel örnekti çünkü.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem…-
_____________

1 İbn-i Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, c. 2, s. 50-51.
2 İbn-i İshâk, Kitâbu’l-Mübtedâ ve’l-Meb‘as, s. 359.
3 Ebû Nuaym el-İsfahânî, Delâîlü’n-Nübüvve, c. 1, s. 268.
4 İbn-i Seyyidü’n-Nâs, Uyûnü’l-Eser fî Fünûni’l-Megazî ve’s-Siyer, c. 1, s. 113.