MELEKLER ÜŞÜMESİN

YAZAR : Ayla AĞABEGÜM aylaagabegum@hotmail.com

Son yıllarda; “Ben inancımı çok şükür yaşıyorum ve yaşatıyorum.” diyen yazarların, konuşmacıların üzerinde durdukları konulardan biri de geçmiş yıllarla mukayeseler yapıp, geçmişte çekilenleri anlatmak oluyor. Ben de aynı yılları yaşadım. Önemli olan; yaşanan acıların dile getirilmesinden çok, o devirde yaşayanların; «İmbikten süzülen İslâmî zarâfet»in bugün yaşanıp yaşanmadığının dile gelmesidir. Bu konuda susmak, yaşadığımız yanlışları dile getirmemek; her gün biraz daha İslâmî zarâfetten uzaklaşmaktır.

Kıyafetiyle, sözleriyle; “Ben İslâmî hayatı yaşıyorum.” ifadesini kullananlardan toplumun beklentisi; «İslâmî zarâfeti» yaşayıp yaşamamasıdır. İbâdetleri, kıyafeti kişinin kendi sorumluluğundandır; ancak imbikten süzülen zarâfeti yaşaması toplumun huzuru ve gelişmesi için önemlidir.

Liseyi bitirene kadar, Elazığ’da yaşadım. Hâtıralarımda, halkın ve aydın kesimin ve Elâzığ’a başka şehirlerden gelen öğretmenlerimin kibarlığı ve zarifliği yaşamaktadır. Halkın çoğu okuma-yazma bilmiyordu. Bilenlerin de okuyacağı dînî bilgileri veren kitaplar yoktu. Babamın benim için aldığı kitap, Hamdi AKSEKİ’nin yazdığı ilmihâl kitabıydı. Arkadaşlarımın çoğunun evinde dînî konularda yazılmış kitaplar yoktu. O yıllarda dînî grupların evlerde ve salonlarda yaptığı toplantılar da yoktu.

Kahvelerde anlatılan dînî kıssaları, aile reisleri evde anlatır. Eşler de komşular toplandığı zaman dinlediklerini aktarırlardı. Ayrıca şifâhî edebiyatın ürünü; mânileri, bilmeceleri, halk hikâyelerini, türküleri bilirlerdi. Şifâhî kaynakların çoğunda; doğruluk, dürüstlük, vefâ, yardım sever olma, gibi insanî duygular dile gelirdi. Üniversitede okumak için İstanbul’a gelişim, anneannemin evine yerleşmemizden sonraki yıllarda da İstanbullu hanımefendileri ve beyefendileri tanımaya başlamamla iki şehir arasında mukayeseler yapmaya başlamıştım. Duygular farklı değildi, dile getiriş tarzında farklılık vardı.

Elâzığ’da yaşadığımız sokaktaki çok zengin bir ailenin evini döşemesi, giydiği kıyafet abartılı değildi. Çünkü o sokakta; memur olan, orta gelir grubu ve yardıma muhtaç olanlar da vardı. Özendirmemek için sanki kanunlarla korunan kurallar vardı. Yardımın yapılması için; bayramlar, kandiller beklenir, kırmayacak tarzda yapılırdı. Bahçedeki meyvelerin dağılışı, yapılan böreklerin, reçellerin verilişi bir zarâfet içindeydi. Yardıma muhtaç olanlar, bunun yardım olduğunu fark etmez, komşuluğun bir özelliği olarak anlaşılırdı. Çok uzakta oturan bir ailenin evinin kapısını çalıp vermek yerine ailenin tanıdığı biri vasıtasıyla gönderilirdi. İstanbul’a geldiğim zaman Üsküdar İhsaniye Mahallesi’ndeki evimizin olduğu sokakta da aynı duyguların yaşandığını gördüm. Her ânın detayını yazarak bugünümüzde yaşananları mukayese eden yazılara yer vermemiz gerektiğine inanıyorum. Dileyelim, fırsat bulup yazmak için Cenâb-ı Allah kısmet etsin. Bu duâyı ederken o devirleri yaşayan dostları da düşünerek etmiştim. «Ben yazamıyorum.» diyenler gençlere anlatarak yazıya geçmesini sağlayabilirler.

Devrimize dönelim; mahalleler, sokaklar artık değişti. Memurumuzun, işçimizin, emeklilerimizin evindeki misafirlere bakalım; aynı gelir seviyesindeki insanlar, birbirleriyle ahbaplık ediyor. Farkına varmadan semtleri ayırdılar. Ayrı semtlerde oturanlar birbirine nasıl yakın olacak ve İslâmî hayatın zarâfetini nasıl yaşayacak? İstediğiniz kadar sohbetlere gidin, istediğiniz kadar kitap okuyun, kaset dinleyin; bir süre sonra çevrenizle beraber olacak ve o çevrenin tesiri altında kalacaksınız. Zengin çevre; ev döşeme, marka kullanma, alışveriş merkezlerinde vakit geçirme, evin dışında gözde mekânlarda buluşma yarışına girecek…

Bu durumda olan insanları nasıl tanıyacağız? Bazıları çalıştıkları siyasî partilerde, yardım vakıf ve derneklerinde görev alırken belli zamanlarda onlarla beraber olacak bir-iki saatlik yaşanan beraberlikte belki gözlerinden damlayan bir-iki damla yaş onları tatmin edecektir. İki saat sonra gittiği mekânlarda onları unutacaktır.

Unutamadığım bir haber programını hâfızamdan hâlâ silemiyorum. Ramazan günü bir belediyenin görevlileri, ilkokul çocuklarına yardım dağıtıyor. Televizyon kameraları orada, çocuklar sevinçle verilenleri alıyor. Çocuğun birine sıra geldi, almaya tereddüt etti, ilgililer çocuğun yaşadığı duygunun farkında değil, hediyeyi eline sıkıştırıyor, çocuk o arada arkasını dönerek yüzünü kapıyor. O acele içinde büyükler neden bu hareketi yaptığını anlayamamışlardı. Yeni zamanlar, yaşayan duygular, bu örnekte gizlidir. Hatırı sayılan kişilerin belli zamanda uğradıkları dertlilerin evinde kameraların olmasını hâlâ anlayamadım, belki onlar da anlayabilmiş değillerdir.

Aslında geçmiş yıllarda yaşayan insanların zarâfetini gören ben; «Devrimizde nasıl yaşayabilirim?» derdindeyim. Çünkü zarâfetin tersi olan kabalığı yaşamak kolaydır, kolaya çabuk alışılır. Sonra da toplum çapında bir hastalığa tutuluruz, bağırırız, çağırırız, insanları küçük görürüz. Başı ağrıyan önce basit tedbirlerle ağrısını dindirmeye çalışır, devam ettiği süre uzayınca son çare doktora gider. Doktor; “Neden bu kadar geç kaldınız?” diye hayretle sorar. Toplum çapında yanlışlar devam ettiği sürece çareler düşünülmezse, zararı hep beraber yaşarız.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz müslümanı;

“Diğer müslümanların elinden, dilinden zarar görmediği kimselerdir.” diye tarif eder. Elimiz, dilimiz, zaman zaman da gözlerimiz, insanlığımızın dışa yansıyan alanlarıdır. Kızdığınız zaman masaya vurduğunuz yumruk, karşımızdakine vurduğumuz tokat veya konuşurken ağzımızdan çıkan kızgınlık ifadesini elinizin hareketiyle pekiştirmeniz mümkündür. Kazancınız ne olacak, karşınızdaki aynı hareketlerle cevap verirse ne yapacaksınız, tabiî biraz daha sertleşirsiniz, sonuç malûm… Bu sertliğin karşısında ulaşılmaz mevkiinize güveniyorsanız, karşıdaki susar, içindeki öfkeyi erteler ve öfke birikirken patlama noktasına gelir ve bomba gibi patlar. Oysa inancını yaşamaya gayret eden kişi, eline ve diline sahip olur. Sesinin tonuna bile kızdığı zaman sahip olma durumundadır. Gözler de önemlidir, öfkenizi yenmeniz için, bakışlarınıza da sahip olmalısınız. Mesele bitmiyor, yüzünüzün ifadesi önemlidir. “Tebessüm sadakadır.” dînimizde. Çevremizdeki insanlara bakalım, çoğu sert ifadeli.

Güzel örneklerimiz azalırken, yanlışlar çoğalıyor. Bu konuda yazmak, konuşmak zorundayız. Vakıfların, derneklerin, belediyelerin ve ilgili bakanlıkların bu konu üzerinde düşünerek projeler üretmesi sanırım ihtiyaç hâline gelmiştir. O zamana kadar kendi eğitimimizi kendimiz yapabiliriz. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayatındaki incelikleri yeniden okuyalım, tasavvuf erbabının hayatlarını inceleyelim, kendimiz ve çevremiz için çıkış yolunu yavaş yavaş bulmuş oluruz.

“Mü’min, komşusu açken tok yatamaz.” hadîsini bilmeyen yoktur. Ancak komşularımızın hepsinin aynı imkânlar içinde olduğu semtlerde, feryatların ulaşması zordur. İstemeyi alışkanlık hâline getirenler, imkânlardan faydalanma yolunu bulmuştur. İsteyemeyenlere nasıl ulaşacağız, hiç düşündük mü? Yaşadığımız şehir, sınırlarımız içindeki en ücra köşelerimiz ve dünyada acıları yaşayanların hepsi komşumuz. Kızılay, sivil toplum kuruluşları ve devletimiz; dünyanın en uzak köşelerindeki müslüman ülkelere imkân nisbetinde ulaşmaya çalışıyor. Ya ülkemizde sessiz yaşayanlar, onların vebalini nasıl taşıyacağız? Dün haberlerde gördüğümüz bir kare, sıcak evlerimizde çorbalarımızı yudumlarken yüzümüze bir tokat gibi inmeliydi.

Melek, karlı bir havada yazlık bir terlikle ve üzerindeki önlükle okula gitmektedir. Taşımalı sistemle okula giden çocuklar, iner ve arabayı itmeye çalışırlar. Elleri üşüyen Melek’in, tesadüfen kameralara yansıyan yüzü, hâfızalarımızdan silinmemelidir. Dünyanın en uzak köşelerine ulaşırken, Meleklerimizi unutmuştuk.

Melek, on çocuklu fakir bir ailenin kızıdır. Bir bot, bir kaban hayaliyle yaşar, öğretmen olmak ister. Bazı evlerden homurtular yükseldi. «Tabiî on çocuğa bir fakir baba bakamaz.» Suçlusu Melek mi olmalı? Bir çocuk olsa ona da aile zor bakacaktır. Birkaç hayırsever; Melek ve ailesine ulaşacaktır, belki de öğretim yılları içinde bütün masrafları da karşılanacaktır. Vicdanımız rahat olabilir mi? Kameraya yansımayan diğer Melekler kışı nasıl geçirecek?

Ben bir öğretmen olarak düşündüğüm çareleri yazmaya çalışayım. Şanslıyım Yüzakı Dergisi’nde okuyucularıma seslenebiliyorum. Diğer düşünen öğretmenlerin sesini duyuracak bir gazetemiz, bir televizyonumuz ne yazık ki yok. Gelecek sayıda çarelerimizi maddeler hâlinde sıralayalım…