Îman Kardeşlerimizin Derdiyle Dertlenmekte; ECDADIMIZ VE BİZ

YAZAR : Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi

YEKVÜCUT ÜMMET

İnsan, içtimâî / sosyal bir varlıktır.

Bu sebeple, Cenâb-ı Hak; insandan hem şahıs hem cemiyet hâlinde kulluk ve ibâdet arzu eder.

İnsanın saâdet kılavuzu ve şifâ reçetesi olan Kur’ân-ı Kerim; insanın ferdî, şahsî, rûhânî hayatını mükemmelen tanzim ettiği gibi, ailevî, içtimâî, siyasî ve iktisadî dünyasına da en güzel ve huzurlu nizamı kazandırmanın esaslarını da ihtivâ eder.

Her mü’min, evvelâ kendi nefsini ıslah etmekle me’murdur. Îman, ibâdet ve kulluk vazifelerini yerine getirir. Rûz-i mahşerde, huzûr-i ilâhîde tek başına hesap verir.

Fakat aynı zamanda, bir müslüman, bütün mü’min kardeşlerini de kendisine zimmetli hisseder. Hadîs-i şerifte buyurulur:

تَرَى الْمُؤْمِن۪ينَ ف۪ى تَرَاحُمِهِمْ وَتَوَادِّهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ كَمَثَلِ الْجَسَدِ،

اِذَا اشْتَكٰى عُضْوًا تَدَاعٰى لَهُ سَائِرُ جَسَدِه۪ بِالسَّهَرِ وَالْحُمّٰى

“Mü’minlerin; birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte bir vücut gibi olduklarını görürsün. Bu vücudun herhangi bir uzvu muzdarip olduğu takdirde; diğer kısımlarının da uykuları kaçar, ateşler içinde onun ıstırabını duyarlar.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)

Her mü’min; kendini ümmet-i Muhammed’in bütün fertlerinden oluşan tek bir vücudun bir cüz’ü, bir hücresi addeder. O vücudun, herhangi bir yerine batan dikenden, her hücre elem duyar. Ateşi yükselse, her damar hararetlenir. Kuvveti azalsa, her âzâ müteyakkız olur.

Ebû’l-Hasan Harakānî g buyurur:

“Türkistan’dan Şam’a kadar birinin parmağına batan diken benim parmağıma batmıştır, birinin ayağına çarpan taş benim ayağımı acıtmıştır, bir kalpte hüzün varsa o kalp benim kalbimdir.”

“Bir din kardeşini incitmeden sabahtan akşama çıkan bir mü’min, o gün akşama kadar Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile beraber yaşamış gibidir…”

“Allâh’ım! Eğer bütün dünyada Sen’in mahlûkātına karşı benden daha şefkatli biri bulunursa, o vakit ben kendimden hayâ ederim!”

“En büyük kerâmet; yorgunluk ve bezginlik hissetmeden Allâh’ın mahlûkātına hizmet etmektir.”

Bir mü’min, devrin akışından mes’ûliyet duyar. Kendi fânî vücudunun selâmetinden ziyade; bir parçası olduğu ümmetin hayâtiyeti, sıhhati, selâmeti onu daha çok endişelendirir. Bu endişe îmânın kemâle ermesi için bir şarttır.

Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِم۪ينَ
فَلَيْسَ مِنْهُمْ

“Mü’min­le­rin dert­le­riy­le dert­len­me­yen, on­lar­dan de­ğil­dir.” (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

Seriyy-i Sakatî -kaddesallâhu sirrahu-, bir gün derste talebelerine;
“Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” hadîsini îzâh ederken, bir talebesi heyecanla içeri girer ve büyük bir heyecanla;

“–Üstâdım! Bütün mahalle yandı, kül oldu. Yalnız sizin ev kurtuldu.” der.

Hazret; «Elhamdülillâh!» diyerek mukabelede bulunur.

Otuz sene sonra bir dostuna;

“–Ben o vakit; «Elhamdülillâh!..» demekle, bir anlık da olsa sırf kendimi düşünmüş, felâkete uğrayanların ızdırâbından uzak kalmış oldum. İşte, otuz senedir o andaki gafletimin tevbesi içindeyim!..” der.

Bir müslüman; mü’min kardeşlerinden bîgâne kalırsa, îmânı da kemalden uzak kalır, zaafa uğrar. Hakikî bir îman kıvâmına vâsıl olabilmek için; bir mü’minin kardeşi hakkındaki hissiyâtı, onu düşünmesi, sevgi, ilgi ve alâkası, en az kendi nefsi hizasında olmalıdır. Zira Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

لَايُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لِأَخ۪يهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِه۪

“Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek mânâda îmân etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân, 7)

Bu hassâsiyetten günümüz müslümanlarında ne kadar var? Bizler, ümmetin hâlinden ne kadar müteessiriz?

Suriye, Gazze, Arakan ve Afrika’nın acılı bölgeleri; bizde îman kardeşliği açısından ıstırabımızı ne kadar hissettiriyor, vazifelerimizi ne kadar hatırlatıyor?

Yoksa dînî anlayışımız, bilhassa içtimâî hayat açısından içi boşaltılmış bir zarftan mı ibaret?

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Şems -kaddesallâhu sirrahu- bana bir şey öğretti: «Dünyada bir tek mü’min üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin.» Ben de biliyorum ki yeryüzünde üşüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum!..”

Unutmamalı ki;

Namaz, oruç, hac gibi; cömert, merhametli, fedâkâr olmak da farz… Çünkü bunlar; dînin insanda gerçekleştirmeyi arzuladığı şahsiyet husûsiyetleri;

İSLÂM’IN ÖZÜNDEKİ HASLETLER…

Merhamet, şefkat, diğergâmlık, cömertlik, nezâket ve zarâfet gibi hasletler; İslâm’ın muhtevâsındaki en kıymetli amel-i sâlihlerdir. İslâmiyet’in şekil ve zâhir tarafı bir vazo ise; bu güzel vasıflar, bu ahlâk-ı hamîde, yani bu övülmüş hasletler; o vazodaki nâdîde çiçekler mesâbesindedir.

Bunlar olmaksızın, Cenâb-ı Hakk’a takdim edilen bir kulluk; içi boşaltılmış bir vazo gibidir. Bunlardan mahrum, zâhirde kalmış bir dîne insanları çağırmak; hediye olarak boş bir zarf vermek, ikram olarak boş bir tabak uzatmak gibidir.

Bu hasletler; asr-ı saâdetten itibaren, sahâbe izindeki mü’minlerin tesis ettiği fazîletler medeniyetinin temel unsurları idi. Bu esaslar olmadan, şahsî kulluk hayatında da feyiz ve rûhâniyeti bulabilmek imkânsızdır. Cemiyette de huzur ve sükûneti yaşamak gayr-i kābildir.

Tabiat boşluk kabul etmez. Öz değerlerimizden mahrum kalan toplum hayatı; globalleşen dünyada, yabancı ve yabanî cereyanların getirdiği materyalizm, liberalizm ile, yani acımasızlık, bencillik ve egoizm ile doldu.

Mü’minler, mü’min kardeşlerinin maddî-mânevî dertleriyle dertlenmez oldu. Tebliğ ve emr-i bi’l-mâruf, nehy-i ani’l-münker terk edildi. Ahlâkî yapı dejenerasyona uğradı.

Dünyaya hâkim olan materyalist, liberal, açgözlülüğe ve bencilliğe dayalı hayat tarzı; müslümanların dünyasını da istîlâ etti.

“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler…” yani; “Altta kalana ne olursa olsun!” anlayışını düstur edindiler. Yani; “Acımasız güçlüler, daha güçlü; maddenin putperesti olan zenginler daha zengin; serbest ahlâksızlar daha özgür olabilmek için her şeyi yapabilsin; ne cemiyet, ne devlet, ne halk, hiç kimse karışamasın!” dediler.

“Mazlumlar daha mahrum, fakirler daha aç, yoksullar daha yoksun olsun!” demiş oldular.

Merhamet yok edildi, vicdan sindirildi. Gözyaşı unutuldu. Şefkat ve rikkat emâresi gözyaşı, sadece zayıflık alâmeti sayıldı. Şefkat, sadece evlâtların yerine konan hayvanâta hasredildi.

Günümüzdeki televizyonun menfî film ve dizileri, internetin menfî sokaklarında insanlar savruluyor. Modalar ayrı bir kandırmaca. Velhâsıl insanın iç dünyasını boşaltıyor, kendi sistemini yerleştiriyor.

Dünya bugün; oportünist / fırsatçı, menfaate dayalı bir sistemin içinde. Müslümanlar da maalesef, bundan çokça müteessir oldu. Gün geçtikçe boşanmalar artıyor. Aile hayatı dağılıyor. Göz nûru evlâtlar, kaldırımların abus ve alık çehreli çocukları hâline geliyor.

Hâlbuki, dünyanın diğer ucundaki bir mü’minin ıstırabını duyması îmânının iktizâsı olan mü’min için; bu merhametsiz sistem, kabul edilemezdi.

Çünkü mü’min;

YERYÜZÜNDE HAKK’IN ŞAHİDİ

Bugün dünyanın bütün merhametsizliği, gaddarlığı karşısında müslümanın vazifesi; Cenâb-ı Hakk’ın dînini, yani İslâm’ın şahsiyet ve karakterini temsil edebilmesi.

Zira âyet-i kerîmede buyurulur:

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًا

“İşte böylece sizi vasat bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar üzerine şahitler olasınız, Rasûl (Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-) de sizin üzerinize şahit olsun…” (el-Bakara, 143)

Hadîs-i şerifte de, ümmet-i Muhammed’in gelmiş geçmiş bütün kavimler üzerine şahit olacakları bildirilmiştir. (Buhârî, Tefsîr, 2/13, Enbiyâ, 3; Tirmizî, Tefsîr, 2/2965)

Mü’min; esmâ-i ilâhiyyenin en yüksek seviyede tecellî ettiği varlık olarak, Cenâb-ı Hakk’ın halîfesi olarak; yeryüzünde, merhameti, şefkati, affı, adâleti, hakkāniyeti, zarâfeti, iffeti, velhâsıl bütün cemâlî vasıfları, güzel hasletleri, müstesnâ bir şahsiyeti yaşamalı ve rûhundan taşırarak cihana tevzî etmelidir.

Bu vazifenin mes’ûliyeti gibi, mükâfâtı da büyüktür. Bilhassa zor zamanlarda, dâimâ amel-i sâlih işleyen, takvâ hayatı yaşayan, Kur’ân ahlâkıyla tezyin olmuş hâliyle tebliğde bulunanlar için; Cenâb-ı Hakk’ın yolunda yaptıkları; ind-i ilâhîde Rablerine verilmiş bir borç olarak kabul edilmektedir. Bu borç, kat kat ecir ve mükâfat ile ödenecektir:

اِنْ تُقْرِضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعِفْهُ لَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّٰهُ شَكُورٌ حَلٖ۪يمٌ

“Eğer Allâh’a (rızâsı uğrunda hizmetler, kulluklar, maddî ve mânevî infaklar ile) ödünç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allah (kendi yolunda gösterilen fedâkârlıklara karşı) çok mükâfat verendir, ceza vermekte acele etmeyendir.” (et-Teğâbün, 17)

-sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in büyük bir îkāzı var:

مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ

“Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan, onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)

Bu hadîs-i şerîfin îkāzıyla soralım:

Biz ve nesillerimiz, kime benziyor?

Akrabalık, komşuluk ve dostluk münasebetlerimiz, ceddimize mi, ağyâra mı benziyor?

Sokağımız, şehrimiz, ticaretimiz, pazarımız; ecdadımıza mı, ecdadımızın can düşmanlarına mı benziyor?

CEMİYETİMİZ, KİME BENZİYOR?

Demek ki, biyolojik olarak hangi milletten gelirsek gelelim, İslâm’a büyük hizmetler yapmış bir ecdadın torunları da olsak; muhabbetimiz, temâyülümüz, yaşayışımız ve hayat tarzımız, ecnebîlere benziyorsa, biz rûhen yabancılaşmış oluruz.

Bu sebeple; aslî hüviyetimize dönmemiz, bütün değerlerimizi, bilhassa İslâmî kıymetlerimizi, ulvî örflerimizi ve âdetlerimizi muhafaza etmemiz, onları yaşatmamız îcâb etmekte.

Bizim aslî hüviyetimiz, şanlı tarihimizde ecdadımızın yaşattığı fazîletler medeniyetidir. Ecdadımızın yaşadığı ve yaşattığı zarâfettir.

Osmanlı cemiyetinde; insanların olgunluğunu ve birbirlerine hayal ötesi bir merhamet ve tesânüd hissiyle nasıl kenetlendiklerini anlayabilmek için, vakfiyelerin muhtevâlarına göz atmak bile kâfîdir.

Merhametle çarpan gönüllerin kurduğu binlerce vakfiyeden sadece bir misal:

ZARÂFETİN ZİRVESİ

Gurabâ-i Müslimîn Hastahânesi, Dolmabahçe Sarayı yanındaki Vâlide Camii ve meşhur Galata Köprüsü gibi büyük vakıfları olan Bezmiâlem Vâlide Sultan, Şam’da da bir vakıf kurmuştu. Bu vakfın şartları çok dikkat çekicidir.

Kaba ve görgüsüz kimselerin yanında çalışan hizmetkârlar, bir tabak kırdıklarında, bir eşyaya zarar verdiklerinde; ev sahipleri tarafından azarlanıp haysiyetleri rencide olmasın diye, bu türlü zararları tazmin edilecekti.

Yine Şam’ın tatlı suyu, yüzlerce kilometre mesafeden Harameyn’deki huccâca ulaştırılacaktı.

Bu misal; mü’minin dertleriyle dertlenmedeki rikkatin, incelik ve zarâfetin ne güzel bir şahididir.

Osmanlı devrinde, padişah, sultan, paşa yahut varlık sahipleri arasında imkân bulup da; cami, çeşme, hamam, han, kervansaray, imâret gibi hayrat bırakmayan hiç kimse yoktur. O devirde, servetin gayesi, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkātın muhtaçlarına hizmetten ibaret olmuştur.

Onlar; teknik imkânların bugünkü kadar bol olmadığı, zor şartlarda bütün imkânlarıyla hayırda seferber oldular.

Günümüzde imkânlar çok genişlediği hâlde; fukaraya el uzatmak, muhtaçları düşünmek, yoksulların haysiyetlerini korumak bahsinde, onlara nisbetle bizim hâlimiz ne durumdadır?

Onlar sadece şerbet ikramını vakfetmekle yetinmediler, «kendi sevdiğinden infak» şuuruyla, en kaliteli baldan yapılmasını şart koştular.

Sadece servetleriyle infakla yetinmediler, Sultan Birinci Ahmed gibi, tebdîl-i kıyâfet edip cami inşaatında bedenen de çalıştılar.

Toplumdaki zarâfet, sadece seçkin zümreye ait değildi. Sokak çocukları ve satıcılarda dahî bugün emsâline tesadüf edilemeyecek hassâsiyetler vardı.

Öyle ki, bir evde hasta bulunduğu takdirde o evin penceresine kırmızı bir çiçek konulması kâfî idi. Sokaktan geçen satıcılar ve hattâ mahallenin çocukları bile; o zarif îkāzı görür, oradan sükûnetle geçer, hastayı rahatsız edecek davranışlardan kaçınırlardı.

Bir o topluma bakalım, bir de bugüne…

DÜN VE BUGÜNÜN FARKI: UÇURUM

Bugün insanlar o kadar kaba, bencil ve menfaatperest olmuştur ki; sadece kendi zevki için, çok geniş bir çevreyi gürültü ve dumana boğmak pahasına, hattâ kuşları dahî bîzâr ederek, maytaplar, havâî fişekler patlatılıyor. Yüksek seslerle adına müzik denilen gümbürtüler dinleniyor. Bunca gürültü altında kalan evlerde hastalar, yaşlılar ve bebeklerin hâli nice olur, hiç düşünülmüyor.

Bugün içki ve bilumum zararlı, şeytan işi mâsiyetler; yaygın hâle gelmiş durumda.

Fâiz, kredi kartı kılığında birçok cebe girdi. Modalara aldanarak ihtiyacından fazla alışverişe kapılan birçok müslüman, kart borcunu vaktinde ödemeyerek fâiz borcunu ödemekte çırpınıyor.

Kumar, spor kisvesinde sinsi sinsi ortaokul çocukları seviyesinde alıştırılmakta…

Bir nesil, selde sürüklenen kütükler gibi, meçhul bir âkıbete sürüklenmekte.

Muhasebemizi yapmalıyız.

Muhterem ecdadımızın, muhteşem infak şuurunu, vakıf hassâsiyetini, şâmil merhametini, rakik şefkatini yaşıyor ve yaşatıyor olsaydık; memleketimizde gençliğin mühim bir kısmı bu hâle dûçâr olur muydu?

Devrin akışından kendilerini mes’ûl hisseden vicdanlar, bu gayr-i İslâmî manzaralara kızarken, bir yandan da vebâli hissetmelidir.

İdrâk etmeliyiz ki;

Tarihimizde Lâle Devri, Tanzimat ve benzeri kırılma noktalarında ecdadımızı yücelten hasletler terk edilmiş ve neticesinde batı hayranlığı ile bugünkü, aslından uzak hâl meydana gelmiştir.

Bugün nesillerimize yeniden öğretmeliyiz ki;

 

EMSALSİZ BİR MEDENİYET İDİK

Osmanlı, büyük bir medeniyetti.

Aşağılık kompleksini bertarâf edip, aslî şahsiyetimizin hakikî yüceliğine ulaşmak için bunu nesillerimize tekrar tekrar öğretmeliyiz.

Biz her şeyiyle mükemmel bir medeniyete sahibiz.

Zengin, ifadesi güçlü, mevzuları köklü edebiyatıyla büyük bir medeniyet…

Hâlâ dünya mimarlarını hayran bırakan mimarîsiyle büyük bir medeniyet…

Sanatıyla büyük bir medeniyet… İdare kudreti ve şefkatiyle büyük bir medeniyet…

Fakat hâssaten yetiştirdiği içli, hisli, duygulu, ahlâklı, huzur dolu insanıyla büyük bir medeniyet…

Kurduğu külliyelerle merhametini tescil etmiş bir medeniyet… Akıl hastalarını «muhterem âcizler» diye ifadelendirerek onları kuş etiyle besleyip, mâneviyat dolu dînî mûsıkî ile tedâvi eden bir medeniyet…

Aşhâneler, yetimhâneler kuran, kardeşinin derdiyle dertlenen, acısını yüreğinde hisseden duygulu fertler yetiştiren bir medeniyet…

Sultan I. Abdülhamid’in son demlerindeki şu îman hassâsiyeti ne müthiştir!

Sultan, Özi Kalesi’nin düşman eline geçtiğini duyunca;

“Asker evlâtlarımız ve mâsum ahâlî parçalandı!” diye öyle bir «Âhh» çekti ki, bu teessür onun felç olmasına, akabinde de vefâtına sebep oldu.

Bugün Filistin’den Arakan’a, İslâm dünyasının dört bir yanından yükselen sesli ve sessiz feryatlar, bizim yüreğimizi böyle kavuruyor mu?

O medeniyetin böyle fertler yetiştirmesi tesadüf değildi. Mâneviyat ve rûhâniyetle dolu bir terbiye anlayışı vardı. Bu öyle bir tahsil ve terbiye idi ki;

 

GURURA GEÇİT YOKTU

Sultana; “Padişahım çok yaşa!” diye sesli duâlar edilir; fakat aynı zamanda gurura kapılmaması için de;

“Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” diye fânîlik ve kulluk şuuru hatırlatılırdı.

Günümüzde basit maddî kudretler dahî, birçok insanın şımarmasına, kontrolsüz davranışlarla kendisine ve etrafına zarar vermesine yol açarken, o terbiye sistemi, büyük kudretlere hükmeden devlet erkânını, nefis ve şeytana uymaktan muhafaza ediyordu.

Emr-i bi’l-mâruf, nehy-i ani’l-münker vazifesini, vicdânî bir mes’ûliyet olarak deruhte eden ulemâ; gereğinde kelleyi koltuğa alıyor ve hak ve hakikatin yüceliğine halel getirmiyorlardı.

Hata ve gafletlere karşı son derece celâlli bir padişah olan Yavuz Sultan Selim Han, bir keresinde hazinedeki ihmallerinden dolayı vâkî olan hırsızlık sebebiyle, kırk mes’ulün öldürülmesini emretmişti. Vaziyete muttalî olan Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi, karar icrâ edilmeden buna mânî olabilmek için alelacele ve destûrsuz olarak Yavuz’un yanına vardı. Meseleyi bir de Sultan’dan dinlemeyi talep etti. Yavuz;

“–Efendi Hazretleri! Duyduklarınız doğrudur, ancak sizin devlet işlerine karışmaya hakkınız yoktur…” şeklinde sert bir mukabelede bulundu.

Zembilli Ali Efendi, başındaki sarığını eğmeden, yani can korkusunu bir tarafa bırakarak aynı celâdetle konuştu:

“–Sultanım! Benim vazifem, hem kendi âhiretimi hem de sizin âhiretinizi korumaktır!”

Koca Yavuz, bu cesur âlim karşısında sakinleşti. Başını önüne eğdi ve kararını geri aldı.

Yavuz gibi gazaplandığında zaptedilmez bir cengâverin, devlet ve memleket işlerinde hiçbir zaman hatır-gönül dinlemeyen bir cihangîrin, bir ilim ve irfan ehline karşı gösterdiği sabır ve teslîmiyet, onun ulvî ve müstesnâ bir fazîletidir.

Yavuz Selim Han, doğu seferlerinden büyük zaferlerle İstanbul’a dönüyordu. Üsküdar’a gündüz vâsıl olmuşlardı. Derviş gönüllü Padişah, İstanbul halkının, kendisine büyük bir tezâhürat yapacağını haber aldı ve nedîmi Hasan Can’a:

“–Hava kararsın, herkes evlerine dönsün, sokaklar boşalsın, ben ondan sonra İstanbul’a gireyim. Fânîlerin alkışları, zafer tâkları ve iltifatları; bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!..” dedi.

Geceleyin şehre girerken dilinde şu mısralar vardı:

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavgā imiş,
Bir veliyye bende olmak cümleden âlâ imiş…

Bu müstesnâ fazîletler medeniyetinin, padişahından en alttaki ferdine kadar bütün toplumu eğiten en mühim terbiye müessesesi, dergâhlar idi.

Bu dergâhlar, gönülleri de birer dergâh hâline getiriyordu. Onlar;

EN BÜYÜK TERBİYE MERKEZLERİ

Bugünkü tabirle;

Rehabilite merkezleri…

İşi bozulan, evinde huzursuzluk yaşayan veya herhangi bir problemi olan kimse; bir dergâha gider, mâneviyat ve huzurla dolar, teselli bulur, mânen sakinleşmiş olarak evine dönerdi. Öfkeyle gelen; sabır, hilm, affedicilik gibi hasletleri kazanır, evine barkına dönerdi.

Her meslek erbabının, doğruluğu, dürüstlüğü, titizliği, helâliyeti ve merhameti aşılayan pîrleri olurdu. Besmeleyle, salât ü selâm ile görülen işlerden, herkese rûhâniyet sirâyet ederdi.

İnsanlar yalnız değildi. Dergâhlar dolusu derya gönüller vardı. Dergâh hâline gelmiş gönüller vardı. O dergâh gönüller ki, bütün mü’minlerin derdini ihâta edebilecek mahşer vüs’atinde ve her bir gönül için ayrı ayrı yaş dökebilecek bir anne rikkatinde idi.

Aile demek, dededen toruna, sımsıcak bir merhamet ve muhabbet yuvası demekti. Böyle ailelerden müteşekkil bir mahalle vardı. O mahalle ki, sînesine emânet edilmiş bir yetimi, bir dulu bağrına basar, başına tâc ederdi. Yetim kızın çeyizini hazırlar, evlâdı okuturdu. Dul bir hanımın iffet ve masûniyeti, kimseye muhtaç olmaması, mahallenin namus borcuydu. Bir bakıma mahalle; dulun, yetimin ve kimsesizin, enerjisi hiç bitmeyen mânevî bir sigortasıydı.

Mahallenin emniyetini; site duvarları, dikenli teller ve alârmlar değil, mahallelinin tesânüdü, kardeşliği, kaynaşması sağlardı. O tevâzu ve zarâfet ikliminde fakir ile zengini, dış görünüşlerine, kıyafetlerine bakarak ayırt etmek bile mümkün değildi.

O müstesnâ merhamet iklimi, gayr-i müslimleri de tabiî bir şekilde İslâm’ın nûruna davet ederdi. O günün fazîlet timsallerinden bir örnek:

REBÎ MOLLA

Merhum pederim Musa Efendi -kaddesallâhu sirrahu- şöyle anlatırdı:

“Mühtedî, yani sonradan müslüman olmuş bir komşumuz vardı. Bir gün kendisine hidâyete nâil oluş vesilesini sorduğumda şunları söyledi:

«–Acıbadem’de tarla komşum Rebî Molla’nın sergilediği güzel ahlâktan etkilenerek müslüman oldum.

Rebî Molla, süt satarak geçimini temin eden bir zât idi. Bir akşam vakti elinde bir bakraç ile bize geldi ve;

‘–Buyurun, bu süt sizin!’ dedi.

Şaşırdım:

‘–Nasıl olur? Ben sizden süt istemedim ki!’ dedim.

O hassas ve zarif insan;

‘–Ben farkında olmadan hayvanlarımdan birinin sizin bahçeye girip otladığını gördüm. Onun için bu süt sizin. Ayrıca o hayvanın tahavvülât devresi (yediği otların vücudundan tamamen izâlesi) bitinceye kadar sütünü size getireceğim…’ dedi.

Ben;

‘–Lâfı mı olur komşu? Yediği ot değil mi? Helâl olsun!..’ dediysem de Molla Rebî;

‘–Yok yok, öyle olmaz! Onun sütü sizin hakkınız!..’ deyip günlerce o hayvanın sütünü bize getirdi.

O mübârek insanın bu zarif davranışı beni ziyadesiyle etkiledi.

Bu vesileyle gözümdeki gaflet perdeleri kalktı ve hidâyet güneşi içime doğdu. Kendi kendime;

‘–Böyle yüce ahlâklı bir insanın dîni, muhakkak ki en yüce bir dindir. Böylesine zarif, hakşinas, mükemmel ve tertemiz insanlar yetiştiren dînin doğruluğundan şüphe edilemez!’ dedim ve kelime-i şahâdet getirip müslüman oldum.»”

Bugün, o medeniyetin yeri dolmuyor. Bilhassa bu mânevî boşluk doldurulamıyor…

Mâsiyetlerin kasvetlerinde bunalan insanlar, dâimâ şiddet kıskacında… Yuvasına sığınıyor, fakat aileler de o terbiyeden mahrum kaldığı için, sükûnet, sevgi ve rahmet limanı olmaktan uzak… Sükûneti, huzûru bulamayan insanlık; intihara, şiddete, her biri birbirinden rezil türlü bağımlılıklara dûçâr olmakta.

Demek ki fert olarak da, cemiyet olarak da, şanlı mâzîmizde ecdadımızın kurmaya muvaffak olduğu medeniyeti bugün de tesis etmeye muhtacız. Bunun için sağlam bir tarih bilgisi ve şuuruna muhtacız.

Çünkü;

Milletler, tarih sahnesinde hayâtiyetlerini din, dil ve tarih şuuru sayesinde devam ettirirler.

Din; yaratılışın gayesi, kundak ile kefen arasındaki hayatı tanzim eden, böylece kulu âhiret saâdetine hazırlayan ilâhî kanunlar mecmûasıdır. Lisan, onun ortaya koyduğu hak ve hakikatlerin ifade vasıtası, tarih de bu iki unsur çerçevesinde insanlığın yaşadığı hâdiselerin sebep ve neticelerinin tespit ve tahlili ile milletlerin müstakbel yollarını aydınlatan bir meş‘aledir.

Tarih, bir akıştır. Tarih, geri döndürülemez. Fakat tekerrür eder. Menfî sebepler, menfî âkıbetleri, müsbet âmiller de müsbet neticeleri doğurur. Bu devrin akışı da, sebepleri ve neticeleriyle bir gün tahlil edilecek. Bugünlerimiz, bir müddet sonra tarih olarak kitaplara geçecek.

BUGÜN, YARININ TARİHİDİR…

O hâlde, Osmanlı’yı muvaffak kılan âmilleri bilmek ve onlara sarılmak gerek. Çözüldükleri noktaları da bilmek ve onlardan da sakınmak gerek.

Ecdadımızın muvaffakiyetlerinin özünde şu beş madde vardı:

1. Allâh’ın emirlerine sadâkat ve liyâkatle bağlılık.

2. İki kanatlı eğitim ihtimamı. Osmanlı’da padişahından halkına kadar toplumun terbiyesi, ahlâkı ve edebiyle meşgul olan bir Edebâlî silsilesi dâimâ olmuştur. Zâhirde ve bâtında onlar, hakikatli satırların yanında bir de sadırdan sadra aktardıkları ilim, irfan, hâl ve şahsiyet mükemmelliği etrafında muhteşem nesiller yetiştirmişlerdir.

3. Halkın inancı, dindarlığı ve mâneviyatı… Sabrı, kanaati ve fedâkârlığı…

4. Gazâ rûhu… İ‘lâ-yı kelimetullah aşkı… İslâm’ı kıtalara, iklimlere ulaştırma azmi, cihad şuuru…

5. Adâlet ve hakkāniyet tevzî eden ideal ve güzel idare…

Tanzimat’la bulaştığımız başkalaşma, batılılaşma illetinden kurtulmalı ve inancımıza, ibâdetimize, mâneviyatımıza, ahlâkımıza sahip çıkmalıyız.

Nesillerimizi de, uhrevî diplomalara nâil olacak en mükemmel ölçülerde yetiştirme gayretinde Enderûn – Sahn-ı semân ve dergâh kanatlarında samimiyet ve gayretle mücehhez hâle getirmenin iştiyâkını yaşamalıyız.

Günümüzde cihad ve gazâ ruhunu, günümüzün dünya şartlarıyla değerlendirmek îcâb eder. Ecdadımız sürekli, haçlı saldırılarını bertarâf etmekle, zulme mânî olmakla meşgul oldu. Bu yolda, kılıç onlar için sadece bir demir parçasıydı. Asıl zafer, gönüllerin fethi sûretinde gerçekleştirildi.

Cihadın özü, tebliğdir, emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münkerdir.

Murad Han, Kosova’ya; Fatih, Bosna’ya girdiğinde orada zalim derebeylerini bertarâf etti. Gönüllerin İslâm ile tanışmasının önündeki mânîleri kaldırdı. Bundan sonrası gönül erenlerinin, dergâh hâline gelmiş gönüllerin işiydi. Anadolu’dan getirilen İslâm’ı, zarfıyla ve mazrufuyla, yani zâhiri ve bâtınıyla en güzel şekilde yaşayan aileler bu bölgelere yerleştirildi. Onlarda İslâm’ın güzelliğini temâşâ eden Boşnak ve Arnavut toplumları, hiçbir zorlama olmaksızın, gönül ferahıyla İslâm ile müşerref oldular.

Bu sühûletle, hâl ile tebliğ de Hazret-i Peygamber’in sünnetidir.

Hicretin yedinci senesinde Mekke’de kuraklık ve kıtlık baş göstermişti. Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kendisine yirmi senedir amansız bir şekilde düşmanlık eden Mekkelilere yardım elini uzattı. Onlara altın, arpa ve hurma gönderdi. Ebû Süfyân, bunları fakir Kureyşlilere dağıttı.

Bu kötülüğe karşı sergilenen iyilikler, en katı kalplerde bile yumuşamaya vesile oldu. Zira;
İNSAN, İHSÂNA MAĞLÛP…

Yani zor zamanda gördüğü iyilik karşısında; düşman düşmanlığını, kindar, kinini unutur. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mekke fukarasına yaptığı bu infâkı dolayısıyla Ebû Süfyân bile, kalbindeki katılık ve düşmanlık azaldığı için;

“Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabalık hakkını gözetti!” diyerek minnet ve şükran hislerini dile getirmiştir. (Ya‘kûbî, Târîh, II, 56)

Bu âlicenaplık ve fazîlet karşısında pek çok insan İslâm ile şereflendi. Mekke’nin fethinde de Peygamber Efendimiz’i, minnetle; «Muhterem kardeş» diye karşıladılar.

Efendimiz’in düşmanına bile merhamet ve cömertliği böyle iken, bizler, kardeşimizin derdiyle ne kadar dertleniyoruz?

Kendi insanımıza ne kadar merhamet besliyoruz?

Nefsimize ne kadar, komşumuza, mahallelimize ne kadar cömert davranabiliyoruz?

Ecdadımız ömrü, bu suallere cevap verebilme endişesiyle yaşadı. Kardeşinin derdiyle dertlendi. Mes’ûliyetini vicdanında hissetti.

Bugün dost, Osmanlı’yı hayırla yâd ediyor; düşman, o dirilir diye tir tir titriyor.

Rabbimiz; bizleri ve evlâtlarımızı da, İslâm’a hizmet ve İslâm’ın özündeki güzel hasletlerle yaşama yarışında muvaffak eylesin. Peygamber Efendimiz’in rûhânî dokusundan cümlemizi hissedâr eylesin.

Cemiyetimizi; birbirinin derdiyle dertlenen, îmânın kemâline ermiş, dergâh gönüllerden mahrum eylemesin. İslâm âlemine birlik, dirlik ve muzafferiyet ihsân eylesin.

Âmîn!..