İKİ HAYAT GAYESİ…

YAZAR : Hüdâyî ÜSKÜDARLI

Bu yazı dizisi, hayalî bir roman tekniğiyle değil, cemiyetin içinde yaşadığı hâdiseler ve ulvî hakikatler etrafında oluşan gerçekleri ve meseleleri canlandırma, tasvir, konuşma ve sohbet üslûbu ile kaleme alınmıştır. Bir yanda zulmet ve onun hüsran dolu ahvâli, diğer yanda ezelî ve ebedî nûrun nimet ve bereketli ahvâli. Bu ikisinin arasında zulmetten nûra açılan bir hidâyet penceresi…

İKİ HAYAT GAYESİ…

Yıllar yılları kovaladı.

Orhan evlâtlarıyla beraber bir aileydi artık.

Nereye işaret edilmişse oraya koşmuş, hizmet bayrağını dalgalandırmıştı. Artık iyice tecrübe sahibi olmuş bir eğitim ve hizmet eri, tam anlamıyla bir vakıf insanıydı.

Hanımı Ârife Hanım da gün boyu hem çocuklarının bakım ve terbiyesini deruhte ediyor; ev hanımlarına, küçük kız çocuklarına yönelik yaygın eğitim faaliyetlerini; destek üretebilmek için düzenledikleri hayır çarşılarını, sergileri; hem de vakti hayırlı ve güzel değerlendirmek adına ebrû, tezhib ve benzeri sanat faaliyetlerini canla başla yürütüyordu.

Hem aile, hem hizmet ve hem de ibâdet…

Hem koşturma, hem istirahat…

Hem kendine vakit ayırmak, hem herkesin imdadına koşmak…

Yirmi dört saat âdetâ yetmiyordu.

Zaman zaman etraflarındaki misallere bakarak, farklı düşünceler semtlerine uğramıyor değildi. Beş vakit camiye gidip gelmek, hafif bir meşguliyetle maişetini temin edip ailesiyle, günlük ibâdetiyle meşgul olup gitmek daha hoş gelebiliyordu…

Bir hanım için de, evin ve evlâtların meşgalesi bile belli başlı bir kalem değil miydi?

Tam tersi de çıkıyordu karşılarına…

Aktif bir şekilde koşturan kişinin dinlenmesi gerekiyordu; nafile ibâdetlerden, geceleri ihyâdan, mânevî terakkî yollarından geri kalması normal değil miydi? Hem hizmet de ibâdet sayılmaz mıydı?

Hayır!

Aksine hizmet ehlinin, şefkatten, merhametten, muhabbetten kopmaması için mâneviyattan hiç ayrı düşmemesi şarttı.

İbâdet ehlinin de hizmet için çırpınmaması, ibâdetinde bir şeylerin eksik kaldığı anlamına geliyordu…

Orhan Hoca ve Ârife Hocahanım, etraflarındaki eksik misalleri değil, en önlerinde giden Yûnus Dede’yi nümûne-i imtisal alıyorlardı. Onlar için kıstas Yûnus Dede idi.

O hep söylemez miydi:

“İslâm’ı, hayatımızın hiçbir safhasında unutmayacağız…”

“Muhasabe edelim:

Aile hayatımız, ticarî hayatımız, içtimâî hayatımız, hizmet hayatımız, ibâdetlerimiz, muâmelâtımız… hepsi Allah ve Rasûlü’nün hoşnut olduğu ölçülerde mi?”

Orhan Hoca; ailesiyle birlikte, her türlü bezginlik, bedbinlik ihtimalinden, Yûnus Dede’nin telkinleriyle kurtuluyordu.

Her türlü yorgunluktan; «İstirahat, kabirde!» parolasıyla sıyrılıyorlardı.

Dünyayı damla, âhireti derya görerek, yaptıklarının bir hiç olduğunu hiç akıllarından çıkarmıyorlardı.

Onları ferahlatan bir şey daha vardı:

Umreler…

Her yıl Ramazân-ı şerîfin bir kısmını Medîne-i Münevvere’de geçiren Yûnus Dede gibi; onlar da yıllık izinlerini bu, hem zaman hem mekân itibarıyla tam bir ibâdet kampı olan iklimde geçiriyorlardı.

Mübârek beldelerin, dünyanın mâsiyete bulanmış hâllerinden uzak ortamı; rûhun çiçek açması için tam bir bahar mevsimi demekti.

Buraya dünyanın dört bir yanından gelen hemen herkesin, ibâdet için koşup gelmiş, peygamber âşıkları olması; Ramazân-ı şerif ve Ravza-yı Mutahhara’nın zaten hiçbir yerle mukayese edilemez derece yüksek olan feyiz ve rûhâniyetine, rûhâniyet katıyordu.

Teravih ve teheccüdlerde; alınlar secdeye, kulaklar ve gönüller Kur’ân’a, ruhlar rûh-i revân-ı Muhammedî’ye kana kana doyuyordu.

Huzûr-i Ahmed’- deki hayır ve ikram yarışına dönen iftar sofraları, bir başka ziyafet idi.

Hepsi gönül bataryalarının, bir yıllık mânevî şarjına hizmet ediyordu.

Şairin diliyle;

İşte feyiz okyanusu,
Çağlar elinden nice su,
Gönle bulutlar dolusu,
Kevser-i şerbet burada…

Burda muhabbet çınarı,
Hastaya derman baharı,
Burda şifânın pınarı,
Lokman’a hikmet burada!.. (Seyrî)

Oruç burada bir başka idi…

Namaz burada bir başka idi…

Tefekkür burada bir başka idi…

Sohbet de burada bir başka idi…

Yûnus Dede’nin sohbeti bu kez Medîne-i Münevvere’nin nurlu, şifâlı, mübârek iklimindeydi.

Nur cemâli gibi beyazlarla kuşanmış Yûnus Dede, Fahr-i Kâinât Efendimiz’i anlatarak başladı sohbetine:

“Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamd ü senâ eyleriz ki, Habîb’inin mübârek ve mücellâ Ravza-i Mutahhara’sını ziyaret etmeyi bu Ramazân-ı şerifte de bizlere müyesser eyledi. Bu mübârek beldeleri sık sık ziyaret eylemek, bizim bu dünyadaki iki vazifemizin de enerjisi, şevki ve heyecan menbaıdır.

Bu vesileyle tereddüdü olanların şüphelerini izâle etmek için bilhassa ifade edelim ki;

Hac ve umreye gitme heyecanı; meseleden gafil kimselerin zannettiği gibi, kişinin infâkını azaltmaz, bilâkis artırır. Kişinin hizmet, infak, vakıf gibi içtimâî ibâdetlerini de; namaz, oruç gibi ferdî ibâdetlerini de bereketlendirir, canlandırır, kanatlandırır.

Nitekim İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri; ömrü boyunca 55 kez hacca gitmiştir. Nice Hak dostları, bol bol Harameyn ziyaretleriyle, ömürlerinin veya senelerinin bir kısmında Mekke ve Medine mücâviri olmakla mâruftur.

Zikrettiğimiz gibi bu cihanda iki vazifemiz var:

«Hakk’a ibâdet, halka ve mahlûkāta hizmet…»

Nitekim Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i de her şahâdette, Rabbimiz; Kul ve Rasûl olarak bize tarif etti. Efendimiz; Rabbine kul ve ümmetine elçilik, risâlet vazifesi, yani o yüce hizmetiyle tebcil edildi. Efendimiz; sabahlara kadar, ayakları şişinceye kadar ibâdet etti.

«–Günah ihtimali bile gufrân-ı ilâhî ile bertarâf edilmişken niçin?» diye sorulduğunda;

«–Şükreden bir kul olmayayım mı?» cevabını verdi.

Acziyet, şükür ve hizmet hâlinde bir kulluğun nümûnesini sergiledi. Çünkü âcizliğini bilenler şükrü idrâk ederler. Şükrü idrâk edenler de hizmeti ve kulluğun mânâsını kavrar ve gayret içinde yaşarlar. İşte Hazret-i Peygamber, böyle şuurla geceleri sabahlara dek ibâdette bulunduğu gibi gündüzünde de, suffa ehlinin eğitimine koştu, iâşesine koştu, yetimlerin sevindirilmesine koştu, iklimlerin İslâm nûruna açılmasına koştu, ümmetinin dertlerine koştu.

Rabbimiz ilk nâzil olan sûrelerden Müzzemmil’de Peygamber Efendimiz’e gecenin çoğunu veya yarısını ihyâ etmeyi emrettikten sonra şöyle buyurdu:

اِنَّ لَكَ فِى النَّهَارِ سَبْحًا طَو۪ٖيلًا

«Doğrusu Sana, gündüz uzun bir meşguliyet var; (bunun için geceleyin bol bol ibâdet etmek en uygundur).»

Demek ki, gündüzün hizmet faaliyetleri de gecenin ibâdet gayretleri de lâzım.

İkisi de…

Bizim de insanlık şerefimizi kazanmak, îmânımızın şükrünü edâ etmek üzere, hayatımızı bu iki gayeyle yaşamamız zarûrî:

«Hakk’a ibâdet, mahlûkāta hizmet…»

Komşusu olmakla şereflendiğimiz Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-
gibi, bu iki vazifeyi de ihmal etmeden devam ettirmemiz îcâb eder.

Maalesef, şeytan her insana iğvâ için farklı usûl ve metotlar takip ettiği gibi, hizmet ehline ve ibâdet ehline de yaklaşıp vazifenin diğer kısmını ihmal etmesini fısıldar. Hizmet ehli, «nasıl olsa hizmet ediyorum.»; ibâdet ehli, «nasıl olsa ibâdetle meşgulüm.» diyerek kendilerini kandırsınlar ister.

Hâlbuki unutmamalıdır ki;

İbâdet, hizmetin enerjisidir…

Hizmet de ibâdetin içtimâî ufkundan ibarettir.

Geçmişte bazı menfi misaller sebebiyle; mânâ yoluyla meşguliyeti, kişinin sadece tesbihini alıp, kendi istikbâlini kurtarmaya kapanması, ümmetin ihtiyaçlarından, ehl-i İslâm’ın istikbâlinden bîgâne kalması zannedenler çıkmıştı.

Bu hâlin tefriti olarak, hizmeti sanki mâneviyattan uzak bir sivil toplum kuruluşu vazifelisiymiş gibi; ibâdet, huşû, mâneviyat rûhundan uzak bir şekilde yerine getirmek de, bir hizmet insanının gayesi olamaz.

«Kul ve Rasûl» olan Efendimiz’in izinde biz de hem Hakk’a âbid, müttakî kullar; hem de halka hâdim, şefkatli, merhametli hizmet erleri olmak gayretini elden bırakmamalıyız.

Birini ihmal etmeden, her iki vazifemizi de, Hakk’a muhlisâne kulluğumuzu ve halka Hâlık’ın şefkat nazarıyla muâmelemiz olan hizmetimizi hakkıyla edâ edebilirsek, şu mübârek Medîne-i Münevvere’de bayrama eriştiğimiz gibi, âhiret yurdunda da Peygamber Efendimiz’in maiyyetinde olmak gibi muazzam bir bayrama nâil oluruz.

Zira Hazret-i Mevlânâ’nın söylediği gibi:

«Gel ey gönül! Hakikî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihanın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.»

Bayramlarımız mübârek olsun, Ramazân-ı şeriflerimizi, bayramlarımızı, ziyaretlerimizi, umrelerimizi, kulluk ve hizmetlerimizi; Rabbimiz, hakikî bayrama eriştiren birer vesile eylesin.

Âmîn!..”

Sohbetten sonra, Orhan, evlâdı ile birlikte Yûnus Dede’yle bayramlaşma ve musâfaha etmek üzere, yaklaştı. Yûnus Dede, delikanlıyı görünce muhabbetle başını sıvazlayarak;

“–Mâşâallah, Orhan evlâdım, oğlumuz ilkokulu bitirdi değil mi?” dedi.

Orhan;

“–Evet, efendim, umre ziyaretimizin akabinde, eğitim durumunu sizinle istişâre etmeyi arzu ediyordum.”

“–İnşâallah, yavrumuz da, babasının izinde, hıfzını ikmâl eder, hizmetle, ibâdetle, faydalı ilimle dolu bir hayata adım atar inşâallah… Orhan, senin hâfız olduğun müesseseye bayram dönüşü hemen kaydedelim inşâallah…”

Orhan’ın hikâyesi bitiyor, oğlunun hikâyesi başlıyordu.

Orhan; «Kalbin Gözyaşları»nın aydınlığını takip ederek, Doktor Selim Bey gibi ibâdet ve hizmet erlerinin yardımıyla, Yûnus Dede’nin irşâdında zulmetten nûra doğru yol almıştı.

Aynı nûrânî yolculuğa namzet nicelerine meş‘ale olmaya vakfetti kalan ömrünü…

Kıyâmet sabahına kadar yanacak bu meş‘aleyi, şimdi sadaka-i câriye mâhiyetinde, evlâdına devretmenin heyecanındaydı sıra…

Orhan’ın hikâyesi bitiyor, oğlunun hikâyesi başlıyordu.