EŞYALARIN DİLİ OLSAYDI…

Ayla AĞABEGÜM aylaagabegum@hotmail.com

Naylon iplerin olmadığı devirde; tesbihler, pamuk ipliğine dizilirdi. Olmadık bir anda tesbihimizin ipi kopar, taneler etrafa saçılırdı. Saçılan taneleri teker teker toplamak ve yeniden dizmek, epeyce zamanımızı alırdı.

Geçen zaman içinde biz de tesbih taneleri gibi her geçen gün etrafa saçılıyorduk. Güzellikler hayatımızdan uzaklaşıyor ve biz seyirci kalıyorduk. İnsanımızın maddî ve mânevî dünyası değişiyordu. Benim mahallem, benim köyüm, benim kasabam, benim şehrim, benim ülkem… derken önce duruyor, düşünüyor, sonra bir «Ah» diyerek meramımızı kısaca anlatıyorduk.

Ahmet Yüksel ÖZEMRE’nin «Üsküdar Ah Üsküdar» kitabını okurken, yazarın duygularımıza tercüman olduğunu düşünüyorduk:

“Üsküdarlılık, kendini her şeyden önce insan ilişkilerinde belli eden bir haslettir. Güler yüzle candan bir selâm vermek; nezâketle bir hatır sormak; muhatabının sevinç ve kederine yapmacıksız bir şekilde, samimiyetle iştirak etmek; hizmet veya yardımda gönüllü öne çıkmak; komşu hakkı ve hatırını kendi ailesiyle aynı seviyede tutmak; hasta ziyaretini ihmal etmemek; ticarette muhatabının hakkını, sehâvetle korumak; fukarâ-i sâbirîni kollayıp gözetmek; mahallenin ırzına, namusuna, düzenine, terbiyesine sahip çıkmak; komşularının, beldenin, mahallenin bütün sakinlerinin sıhhat ve âfiyeti için ve kezâ beldenin her türlü tabiî ve içtimaî âfetten korunması için Cenâb-ı Hakk’a her gün samimiyetle niyazda bulunmak, bu hasletlerin en belirgin özellikleridir.

Üsküdarlılık, aynı zamanda Üsküdar’dan büyük bir haz duymak ve bunu iftiharla ifade edebilmektir.”

Dizi filmleri dikkatle, kaçırmadan seyreden; evlilik programlarına eş bulmak için katılan; şarkılı, türkülü televizyon programlarında kendini tutamadan sahneye fırlayan kadınlarımızı gördükçe, nereden nereye geldiğimizi anlamaya çalışıyorum.

İnandığımız değerlerden uzaklaşırken, kullandığımız eşyalar da değişmişti. Eşyalarımızın dilini unutmuştuk. Onlar; bize sağlığı, güzelliği, huzuru, vefâyı, geçmişe bağlılığımızı fısıldıyordu. Kanaviçe, beyaz iş, dantel, perdeler; onları yapanın içindeki güzelliği, gönlümüze yansıtıyordu. Deterjanın olmadığı devirdi. Kar gibi beyaz perdeler, örtüler yıkanırken, kolalanırken, ütülenirken eşyayla olan yakınlığımızı da, sabrımızı da deniyorduk. Geçen sürenin içinde duâlarımız, şarkılarımız, türkülerimiz, hâtıralarımız bize zamanın nasıl geçtiğini fark ettirmiyordu.

Evin hanımının titizliği, perdelerinin temizliğinden belli olurdu. Evimizin en göz alıcı yeri, perdelerimizin takılı olduğu pencerelerdi. Pencerelerin dış kısmında renk renk açan karanfil, sardunya, küpe çiçeği saksıları yer alırdı. Bahçeli evlerde oturduğumuz, ağaç ve çiçeklerin içinde olduğumuz hâlde, pencerelerimizden saksılar eksik olmazdı.

Zamanla dantel ve beyaz iş perdelerin yerini tüller ve çeşitli kumaşlar aldı. Perdeciye ısmarlayıp geliyorduk. Kullanılan malzemeler sentetikti. Oysa geçmişteki patiska ve dantel perdeler pamuktandı. Pamuğun yerini sentetik aldığında aradan yıllar geçmişti. Çoraplarımız, çarşaflarımız, giysilerimiz, örtülerimiz hepsi sentetik olmaya başladı. Son yıllarda doktorlar, pamuk ve yün olmayan giysilerin zararlarını anlatmaya başladılar. Pamuk tarlalarımızın sayısı azalmaya başlamıştı. Yüzde yüz pamuklu kumaşları ve giysileri orta gelir grupları alamıyordu.

Eskiden divanlarımız ve sedirlerimiz vardı, tahta veya somya. Üzerlerine yün veya pamuk yataklar yapılır, Sümerbank gobleninden örtüler örtülürdü. Dayanmak için konan yastıklarda, kullananın maddî durumuna göre ot, pamuk, yün kullanılırdı. Evin hanımının, genç kızının zevkli duyguları; bu örtülerden, bakanlara yansırdı. Bir evinki diğer bir evinkine benzemezdi. Bu hanımlar, belki okula bile gitmemişlerdi, modeller yoktu. Renklere olan hâkimiyetleri, işlerdeki incelik ve uyum, sanatkâr ruhlarının eseriydi. Bir köşede yer minderleri üst üste konarak beklerdi. Misafir çok gelirse veya çok yorulmuşsanız o minderlere otururdunuz.

Aradan zaman geçti… Divanların, sedirlerin yerini; koltuklar, kanepeler aldı. Çoğu kaba ve zevksizdi. Eski ustaların ince rûhunu görmek mümkün değildi ve hepsi birbirine benziyordu. Kumaşları ve diğer malzemeleri, sentetik olmaya başlamıştı. Kilimlerin, yün halıların yerini, sunî fabrika halıları alıyordu.

Son yıllarda doktorlar;

“Döşemeleriniz tahta, bastığınız halılar ve kilimler yün veya pamuk olsun.” diyordu. Az ve orta gelir grupları artık yün ve pamuk olan malzemelerin yanına yaklaşamıyordu.

Yastıklar, yorganlar; mevsimine göre yün ve pamuktan yapılırdı. Üst ve iç kılıfları bütçemize göre, beyazlatılmış Amerikan bezi veya patiskadandı. Bütün örtülerde; dantel, beyaz iş ve kanaviçeyi görürdünüz.

Yorgan çarşafı değiştirileceği zaman, yere temiz bir örtü yayılır; yorgan kaplanırdı. Kaplamak; çarşafın yorganın üstüne dört, beş santim geçirilerek ufak ufak teyellenmesine denirdi. Misafir yorganları ilikli ve düğmeli olurdu.

Yüklük denilen büyük dolaplarda gece kalmaya gelen misafirler için; yatak, yorgan ve yastıklar hazır bulunurdu. Misafir havluları, çarşafları; kolalı, ütülü olur ve ütülü bohçaların içinde saklanırdı. Bohçalara, güzel koksun diye lâvanta torbası koymayı ihmal etmezlerdi.

Yorganların yüzleri, renkli ipek satenden yapılırdı. Dolabı açtığınızda, çiçek bahçesine girdiğinizi zannederdiniz. Yorgancının yorganı yaparken koyduğu motifler, satenin rengi; bizim ruh dünyamızla birleşir ve yeni hülyalara dalardık. Kalacağımız evin sahibi dolabı açıp;

“Hangi yorganı istiyorsun?” dediği zaman dünyalar bizim olurdu. Renklerin dili o devirde bize anlatılmamıştı. Buna rağmen, iç dünyamızla renkler arasında bir uyum sağlardık.

İlkokula gittiğim yıllarda;

“Ben renkli çarşaf isterim!” diye annemi biraz yormuştum.

Sümerbank’a gidip mavili, yeşilli, pembeli bir Nazilli basması aldırmış; yatak ve yorgan çarşafı diktirmiştim. Yıllar sonra çiçekli, renkli çarşaflar kullanmaya başladım.

Zamanla yorganlar, yastıklar, yataklar elyaftan yapılmaya başladı. Kullanılışı kolaydı, yün ve pamuk gibi birkaç yılda bir sökülüp değneklenip yeniden doldurmak istemiyordu. Doktorlar;

«Sağlıksız…» demeye başladığında artık geriye dönmek mümkün olmadı. Bütçelerimiz yeniden almaya müsaade etmiyordu. Ayrıca apartman katlarında büyük dolaplar yoktu. Galiba hanımların da işine geldi. Misafir yatak, yorgan ve yastıkları evden uzaklaştırıldı. Evde yerin olmadığını bilenler, misafirliğe gelmeyecekti.

Sandıklar için büyük evlerde ayrıca bir sandık odası bulunurdu. Sandıkların bazıları kilitliydi ve anahtar, sahibinde bulunurdu. Sandığın açılması çocuklar için ayrı bir eğlenceydi. Çocuk rûhumuzda bu sandıkların ayrı bir yeri vardı. Sandığın içindekilerin çok kıymetli olduğunu sanırdık. Gizli bir dünyanın anlayamadığımız rûhunu sandık odalarında hissederdik. Kapak açıldığı zaman hissettiğiniz; sabun, lâvanta, amber ve sayamayacağımız kadar değişik kokular, biz çocukları, anneannelerimizin yaşadığı devre götürürdü.

Açılan bohçalarda; mendiller, kumaşlar, yemeniler, örtüler, oyalı yazmalar (iğne oyası, mekik oyası), işlemeli-sırmalı hamam takımları, süslü sedef kakmalı nalınlar, desenli hamam tasları, kenarı sırmalı havlular, fildişi taraklar, işlemeli peşkirler, hamama giderken kullanılan kildanlar, para keseleri, kemerler, nişan ve düğün zamanı gelen yabancı markalı makyaj malzemeleri… bulunurdu. Kokular, aradan yıllar geçse de saklanırdı.

Yazın kullanılan süslü yelpazeler, çocuklar için büyük şehirlerden getirilen bir fânus; içinde yeşil ağaçlar, çiçekler olan salladığınız zaman üzerine kar yağan bu oyuncağı, anneler çocukların eline vermez, antika diye saklarlardı.

Sandıklar, cevizden ve süslüydü. Sedir ağacından olanlara yazın güve girmezdi. Ayrıca çeyiz sandıkları vardı. Anneler;

“Kız kucakta, çeyiz sandıkta.” der; çocuk büyüyüp, gelin oluncaya kadar çeyiz hazırlamaya devam ederlerdi. Kıymetli olduğuna inandıkları eşyaları bu sandıklarda saklarlardı. Kıymetli eşyaların bir kısmı, günlük hayatta kullanılmaz, hâtıra diye saklanır, bir kısmı misafirlere kullanılırdı. Onların günlük hayatta kullandıkları da bugün için sanat eseri niteliğindedir. O günkü peşkirlerin bir kısmı bugün çerçeveletilip duvarlara asılıyor. O zaman kıymetli telâkki edilen sandıklar; yerini kaba, hantal gardıroplara bıraktı. İçlerindeki eşyalarla birlikte uçup gittiler. Yalnız eşyalarıyla mı?..

Bir de baktık ki; kadirbilirlikleriyle, kibarlıklarıyla, vefâlarıyla, sabırlarıyla, çalışkanlıklarıyla, tutumluluklarıyla, temiz kalplilikleriyle, gülümsemeleriyle, sevgi dolu bakışlarıyla annelerimiz, kadınlarımız bizi terk etmişti.

Yakın zamanlarda sandıklar, antika sayıldı; elden çıkaranlar «Ah!» dediler. Onun yerine daha kaba saba sandıkları misafir odalarına koymaya başladılar. Hâtıra diye saklayanlar, çok az da olsa, geçmişe olan vefâ örneğinin sembolü olmuşlardı. Sonra zengin evlerinden zelzele tehlikesiyle gardıroplar kaldırıldı, gömme dolaplar yapıldı. Geçmişteki yüklük dediğimiz dolaplar moda olmuştu. Kimler için? Orta direğin üstünde gelir sahibi olanlar için.

Saat, eski insanların hayatlarında önemlidir. İbâdet zamanları, yemek zamanları için hazırlıklar sistemli bir şekilde aksamadan saatlere bakarak devam ederdi. Çoğu, duvarda asılıdır. Saat başında bir kuş çıkar «guguk» der. Bunlar guguklu saatlerdir.

Bazıları müziklidir. Sevilen parçaları dinleyebilirsiniz. Hepsi kurulurdu. Bir kısmının kurmak için anahtarları vardı. Evin büyüğü, durmasın diye her akşam saati kurardı. Çocuklar çok özendikleri hâlde, bozulur diye saate dokunmaları yasaktı. O devrin insanları için, kullanılan eşyalar kıymetliydi. Saatin tiktakları, geçmiş zamanlardan ses getirirdi. Eşyanın bir dili olduğuna inananlar belki o saatleri sakladılar. Ancak bozulduğu anda tamir edecek ustaların olmadığı bir devirde yaşıyoruz.

Devrimiz saatleri kurulmuyor. Pille çalışıyor. Kolunuzda ve duvarlarınızda, masanızda olan saatleri sayın ve senede boşuna verdiğiniz pil paralarını düşünün. İsraf sektörü bizi esir alırken, mânâdan maddeye geçişin hüznünü de yaşatıyordu.

Tesbihler, büyüklerimizin en kıymetli eşyalarındandı. Naylondan, boncuktan değil; kıymetli taşlardandı. Akik, mercan, sedef gibi tesbihler; insanı günlük âlemin yoruculuğundan uzaklaştırırdı. Tesbihle aramızda anlatılamayan mânevî bir hava vardı. Ümitler, hayaller, duâlar tesbih tanelerine sinmişti. Taneler dağılınca, masal gibi havayı kaybetmiştik. Basit boncuklarla yetinirken, uzmanlar çıkıp; renklerin ve taşların dilini anlatmaya başlayınca, yine bir ah çektik derinden. Kehribarları, incileri, zebercedleri, necefleri ve mercanları almaya gücümüz yetmeyince; eşyaların da dilinin var olduğunu hatırlamışızdır.

Ahşap evlerimizin güzelliklerini ve o evlerde kullandığımız diğer eşyalarımızı düşününce; anneler, babalar, nineler ve çocukların değişimine şahit oluyoruz. Dağılan tesbih tanelerini toplamaya gücümüz yetecek mi?