KİLİM Mİ ÇİLE Mİ?

Mustafa KÜÇÜKAŞCI tali@yuzaki.com

Son zamanlarda gençlerle aramda şöyle diyaloglar geçiyor:

–Kim bu delikanlı tanıştır bakalım…

–Kuzenim…

–Amerika’dan mı geldi?

–Yoo, Kayseri’den geldi!

–Kayseri’den, Konya’dan kuzen gelmez; amcaoğlu gelir, halaoğlu gelir, dayıoğlu gelir, teyzeoğlu gelir.

Delikanlılar; kuzen ile bu amcaoğlunun ne farkı olduğunu, bu ikisini ayırt etmenin ne önemi olduğunu idrak edemiyorlar. Fakat kavramlarımız ve kelimelerimiz gibi, akrabalık isimlerinde de dörtte bir çözünürlük ve derinlik kaybımız var.

Ümitsiz bir aşk gibi peşine düştüğümüz batıda «uncle» akrabanın neredeyse bütün erkeklerine kifâyet ediyor! Fakat biz amca, dayı, enişte, kayınbirader, bacanak gibi bazıları başka dillere tek kelimeyle tercüme edilemeyen birçok yakınlık derecelendirmesine sahibiz.

Bir şeyi ayrıca isimlendirmek ona verilen kıymeti ifade eder.

Fakat yabancı kültürlerin tesiri altında neredeyse yine bize mahsus olan kardeş ve ağabey / abla farkını bile kaybediyoruz.

Akrabalık kavramları mühim… Bizim iki cihan saâdetimizi arzulayan dînimiz; bizden akrabalık bağlarımızı güçlü tutmamızı emrediyor. Sıla-i rahim, pek bilinmese de dînin çok önemli farzlarından…

Rahmet Peygamberi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sıla-i rahim meselesini öyle bir merhamet vesilesi kıldı ki, ashâbı içinde gelecekte Mısır’ın fatihi olacak kumandanlara;

“Mısırlılara iyi davranın, çünkü onlarla (Hazret-i Hacer’in Mısırlı olmasından dolayı) bir akrabalık bağımız var.” buyurmuştu. (Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 226, 227)

Binlerce yıl evvelki bir akrabalığı Efendimiz, gözetilmesi gereken bir bağ olarak görüyordu. Uzak akraba diye hiç arayıp sormadığımız, ilgilenmediğimiz akrabalarımız konusunda bizleri düşündürmeli bu ikaz…

Benî Mustalik Gazvesi’nde de, bütünüyle köle hâline gelen bir kabîleyi hürriyete kavuşturmak için, kabîle reisinin kızı Cüveyriye ile izdivaçta bulunmuş, Efendimiz’in akrabalarını köle olarak tutmayı asla kabul etmeyecek olan sahâbe bütün bir kabîleyi âzad etmişti.

Efendimiz; yakın dostları olan Hazret-i Ebûbekir, Ömer, Osman ve Ali ile de hısımlık kurdu.

Cemiyet sıklıkla kilime benzetilir. Fertler ip… aile, akrabalık, hısımlık ve diğer irtibatlar da fert iplerini birbirine bağlayan nesc/doku unsuru… İpler farklı kökboyalarına boyanmıştır. Tek renk değildir. Kilime güzelliğini veren de bu renkliliğin dokuma âhengiyle bir güzel manzara ortaya koymasında… Bağlar, dokumanın kendisi…

Dokuma sık, sağlam, itinalı olmazsa, ortaya güzel bir kilim değil, düğümlenmiş bir ip yumağı kalır. İçinden çıkılmaz bir çile… Orada renkler güzellik değil, karmaşa gösterir. Hattâ düğümleri çözmekten ümit kesilir, sabır ve tahammül kaybedilirse, makasa dahî başvurmak akla gelir…

Fakat bir makas asla yeni bir kilim vücuda getirmez. Daha küçük çileler, daha az renkli yumaklar ortaya koyar. Nice bağları ve de ipleri koparmak pahasına…

Aile bağları, akrabalık bağları, komşuluk, hemşehrilik münasebetleri… Bunlar bir cemiyeti çeşitli imtihanlar ve musîbetler karşısında dağılmaktan koruyan çelik halatlardır.

Ülkemizin 2001 yılında geçirdiği ağır mâlî krizde, aynı şartların yaşandığı Güney Amerika ülkelerinin aksine; bizde sosyal bir patlama yaşanmamasının sebebi olarak, en ziyade sosyal münasebetlerimizin, aile yapımızın ve dayanışma şuurumuzun hâlâ güçlü olması gösterilmişti.

Bunun mânevî/moral yöndeki misalini de bir yerde okumuştum. Yüksek gelir ve inançsızlık salgını sebebiyle büyük mânevî buhranlar yaşayan İskandinav ülkelerinden birinin, hemen hemen aynı sosyal şartlara sahip olduğu hâlde, komşularından daha az yıprandığı görülür. Araştırıldığında, bu ülkede ailecek her akşam sofra başında bir araya gelme, akşam yemeğini birlikte yeme âdetinin ayakta kaldığı bunun, yozlaşmaya bir nebze fren unsuru olduğu görülür.

Ya biz?

Dün mükemmeldi ama dünde kaldı.

Ya şimdiki hâlimiz?

Hâlimizden okunan istikbâlimiz?

Ortaklık kavgası, miras kavgası, elti kavgası, dünür kavgası… En yakınları en ırak hâle getiren ne çok bahanemiz var.

Amcasıyla görüşemeyen yeğenler… Dayısından habersiz yetişen nesiller… Değil akşamdan akşama, bayramdan bayrama bile bir araya gelemeyen büyük aile…

En yakınları en ırak hâle getiren bu parçalanmışlık, Allah korusun, fetihlere koşan İslâm kardeşliğiyle dokunmuş cemiyeti, bugünün birbirini boğazlayan Irak’ı hâline getirir.

Kendi öz kardeşiyle arasını düzeltemeyen fertlerden teşekkül eden bir toplum; mezhep, etnik menşe, bölge, sınıf farkı gibi çok daha derin yaralarını nasıl iyileştirir?

Güzel dînimiz, tabiî akrabalık, hısımlık, hemşehrilik, soydaşlık dokusuna, bir de inanç kardeşliğini ekledi. Soy ve kabîle birliğinin üstünde olan bu ümmet birliği, aynı kıbleye dönmek, aynı Allâh’a ibâdet etmek, aynı peygambere tâbî olmak gibi ortak paydalara dayanıyordu.

Akraba ile alâkanın kesilmesi yasaklandığı gibi, bir müslümanın müslüman kardeşiyle küs kalması da men edildi. Arayı düzeltmek bizzat emredildi:

Müslüman müslümâna dost olacak;
«Aslihû zâte beyniküm!» dedi Hak!

Bu düzeltişte; «Ben haklıyım, o haksız» lâkırdılarına girmek hiçbir semere vermez. Çünkü kardeşlik; haklılık tespitiyle, hukukla düzeltilebilecek satıcı-müşteri münasebeti gibi bir şey değildir. Kardeşlik ancak fedâkârlık ölçüleri içinde ıslah olur.

Burada konuya ilâveten belirtelim ki on dokuzuncu yüzyılın sonunda ortaya çıkan siyasî hareketler içindeki ümmetçilik/İslâmcılık, milliyetçilik ayırımı o devrin siyaset tarzlarından ibarettir. Hâlbuki dînimiz; hem soy, kabîle birlik ve beraberlik dinamiğini harekete geçirerek müsbet bir şekilde kullanmakta, hem de bir çatı olarak İslâm kardeşliğini ve ümmet birliğini tesis etmektedir.

Boy, kabîle, ırk, ten rengi, dil ve kültür farkı… Tatlı yönüyle zenginlik, acı yönüyle imtihan vesilesidir.

Bazı iyi niyetli insanlarımız; sosyal dokumuzu tahrip eden, «öteki»ni aşağılama tarzındaki düşüncelerine ve davranışlarına, muhataplarındaki eğitimsizlikten kaynaklanan zaafları bahane etmeye çalışıyorlar. Kültür, şehirleşme, medeniyet yönünden gelişme kaydeden milletlerin imtihanı; aynı sahalarda geriden gelen gruplara tahammül edip edemeyecekleridir. Cenâb-ı Hak, Firavun ve ehlini; Mısır’da alt tabaka olarak tutulan İsrailoğullarını, hor görmeleri, köleleştirmeleri sebebiyle kahretti. Fakat İsrailoğullarının hepsi de evliyâ değildi. Mutlaka birtakım bahaneler teşkil edecek menfî huyları vardı. Ama bunlar Hak indinde bir özür sayılmadı.

Evliyâ gibi bir toplulukla kim geçinmez ki?

Ülke olarak karşı karşıya bulunduğumuz terör belâsının altında, cemiyetimiz içinde çözemediğimiz problemlerin varlığı yatıyor.

Hemen hemen bütün milletimiz şu noktada hemfikir: Bu belâ sadece güvenlik tedbirleriyle çözülemez.

Ya ne ile çözülür?

Genellikle verilen cevaplar ekonomik ve sosyopolitik reçeteler…

Fakat şunu söylemek mecburiyetindeyiz ki kardeşlik; sadece hukuk, demokrasi, eşitlik, paylaşımda adalet gibi sosyopolitik çözümlerle de sağlanamaz.

Nitekim son aylarda terör, açılım yapmaya çalışan bir hükûmete karşı dozunu artırdı.

Farklı bir misal daha:

Ramazan ayında, TRT televizyonunun bu mübârek ayla ilgili iftar, sahur ve benzeri programlar yapmasını, farklı bir dînî anlayışın dernekleri eşitliğe aykırı bularak RTÜK’e şikâyet etmiş. Bu hukukî bir şekilde çözülecek bir probleme değil, haset ve nefret gibi daha derin çıbanlara işaret ediyor.

Bu yaklaşımların arkasında; «millet» şuurumuzu yıkıp, yerine «halklar» anlayışını getirmeye çalışan, sol ideolojilerin kalıntıları var.

Millet; bir ırkı değil, bir kimliği, bir kültür ve medeniyet birliğini ifade eder. O bir potadır. Ayrıştıran değil, kaynaştıran… Irk ile ümmetin arasında, mühim bir kategori…

«Halkların kardeşliği»nden dem vuranlar ise, önce kırıp parçalayıp sonra uhuyla yapıştırmaya çalışma hamâkatini gösterenlerdir. Köy halkı, mahalle halkı tabirlerimizde olduğu gibi, halk kelimesi belirli bir birimde yaşayan bir grubu ifade eder. Yığınlara işaret eder. İplik yığını… Doku yoksa, pota yoksa, o kalabalıklar sloganlarla kardeş olamazlar. Sadece hukukla, demokrasiyle de kardeş olamazlar.
Bugün terör probleminin ardında; terör örgütünün hitap ettiği ve karşılık bulabildiği köy, ilçe ve şehir «halklar»ının cahil bırakılmışlığı, millet potasından ve ümmet çatısından bîhaber yetiştirilmişliği yatmakta… Doğuda dînî hayatın, gelenekten gelen eğitim kurumlarının zaafa uğratılması ile bu kopukluk elde edildi.

O hâlde çözüm, millet potasını, ümmet çatısını yeniden tesis etmekte.

Bu milleti kim korur?

Ümmetin birliği, kardeşliği hem dirliğini,
Bozulan bağları tekrar onaranlar korusun!

Bu yolda engel olanlar için ise önce ıslah dilemek, mümkün değilse, gölge etmemelerini, etkisiz hâle gelmelerini niyaz etmekten başka çaremiz yok:

Ya hidâyetle düzelsin şaşılaşmış gözler,
Ya vatan, din ve hamiyyet şaşıranlar kurusun!

Millet birleştiricidir; ırk, etnisite ilh. ise ayrıştırıcı… “Birlikte yaşamaya mecbur muyuz?” diye sorarak müstağnî bir sûrette zararlı tohumlar ekenler, Avrupa’yı görmüyorlar mı?

Birleşen Avrupa’dan ayrılık öğrendi yazık!
Eti tırnaktan ayartıp koparanlar kurusun!

Avrupa’da onlarca ırk ve etnik köken var. Üstelik aralarında milyonlarla kayıp verdikleri savaşlar yaşadılar. Birbirini bâtıl gören mezheplere de ayrılmış durumdalar. Uzun mezhep savaşlarında da birbirlerini az yaralamadılar. Hepsini tek çatı altında toplayacak ortak bir dilden bile mahrumlar… Ama onlar savaşlardan çıkardıkları tecrübe ve dünyevî menfaatlerinin de bunu gerektirdiğini idrak ile birleştiler. Bu saydığımız maddelerin her birinde, biz şark ehli, tâ Abbâsî’den, Selçuklu’dan Osmanlı’ya asırlardır etle tırnak gibi kaynaşmış bir millet iken, niçin kopalım?

Bağlara kıymet vermezsek, bu kilimin dokusunu tahrip edersek, saydığımız avantajların ve meziyetlerin yerinde yeller eserse, var olan birliği bile uhuyla tutturmaya çalışırsak bize yazık olur. Evlâtlarımıza yazık olur.

Çare kavlî ve fiilî duâ…

Bağları güçlendirmek, dokuyu sağlamlaştırmak… Farkları müsbet yönde zenginlik sayma, menfî hâllerde sabrın, tahammülün, merhametin kuşatıcılığına sığınma…

Geçmişte bırakın zaten hısım ve akrabası olan müslüman kardeşiyle geçinememek, asırlarca Ermeni, Yahudi, Rum ile kılına dokunmadan birlikte yaşamış bir «millet» bunu başaramaz mı?

Yeter ki o günlerdeki olgunluk kıvamını yakalayabilelim!

Bunun için de;

İz’ân ve firâset için duâ…

Kötü niyetliler için bedduâ…

Yine mü’minleri, mü’minlere tahrîk ederek,
Müslüman kırdıran eller ve kıranlar kurusun!

Dînimin verdiği kardeşliği tahrîbe giden,
Yek-vücut milleti soy-sop ayıranlar kurusun!

(Tâlî)