Modern Hastalık DUYGU SAĞIRLIĞI

H. Kübra ERGİN hkubraergin@hotmail.com

Günümüzde psikolojik problemlerin pek çok meselenin asıl kaynağı olduğu, rûhî problemlerin sağlığımıza menfî tesirlerinin bulunduğu biliniyor. Meselâ psikologlarımızın Türkçeye «duygu sağırlığı» diye çevirmeyi uygun gördüğü aleksitimi adlı bozukluk…

Bozukluk; halk arasında hastalık hastası diye bilinen, sebebi tespit edilemeyen ağrılar çeken kişilerde görülmüş. Araştırmalar sonunda anlaşılmış ki, bu kişilerin fizikî bir araz olmamasına rağmen ağrı çekmesinin sebebi, duyguların yön değiştirmesiymiş.

Normalde duygular, beyindeki limbik sistem denilen bir bölgede ortaya çıkıp vücuda yayılıyor. Limbik sistemin görevi, o duygunun hissedilmesine ve ifade edilmesine yarayan vasıtaları harekete geçirmek. Meselâ üzücü bir durumla karşılaşıldığında gözyaşı bezlerinin harekete geçmesi gibi…

Ancak çeşitli sebeplerle duyguları bastırma ihtiyacı yaşanınca beynin ilgili bölümü duygu sinyallerinin yönünü değiştiriyor. Bunun devamlı olarak yaşanması sonucu beyindeki duygu ifadeleriyle ilgili bölgelerin çalışmaları bozuluyor. Artık beyin; kaygı, korku, elem, endişe, istek gibi bir duyguyu kalp çarpıntısı, hormon boşaltımı ve benzeri tepkilerle ifade edeceğine ağrı uyandırarak gösteriyor. Kişi kendinde birtakım ağrılar hissediyor ama asıl sebebini bilmiyor.

Bilhassa batı toplumunda birçok duyguyu zayıflık olarak görüp baskılayan bir kültür hâkim olduğu için; insanlar kaygı ve acılarını normal bir şekilde hissetmiyor ve ifade edemiyor. Hattâ öyle ki birçok insan duygularını fark etmiyor bile. Meselâ eşini kıskanıyor, sevilmediğini düşünüp üzülüyor, yoksulluk, hastalık, ölüm ve benzeri korkuları duyuyor. Fakat bu hislerini ayıplanma korkusu ile baskılıyor; kendi kendine bile itiraf edemiyor.

Ancak beynin duygu sinyallerini ileten kısmı bu duyguları sağlıklı bir şekilde ifade edemeyince başka yerlere aktarıyor. Meselâ baş ağrısı, mide bulantısı, karın, boyun, omuz ağrıları hissediliyor.

Psikologlar çağımızda bu rahatsızlığın oldukça yaygın olduğu görüşündeler. Hattâ henüz bir travma yaşamadığı için bu problemi gün yüzüne çıkmamış pek çok insan, sahte bir normallik görüntüsüyle duyguları hissediyormuş rolü yaparak bu rahatsızlığını gizliyor. Bu kişilerin duygularını gerçek mânâda hissetmediği; empati kuramamasından, insanlarla yakınlaşamamasından ve ilişkilerini sürdürememesinden anlaşılıyor.

İşte bu durumdaki yığınla insan; bir patlama noktasına ulaştığı zaman veya tetikleyici bir hâdise yaşadığında birden çöküntü hâline giriyor, sebepsiz ağrılar ve acılar duyuyor. Hattâ bu sıkıntılar kalp damar hastalıklarını, ülseri, beyinde fonksiyon kayıplarını da tetikleyebiliyor.

Aleksitimi hastalığını ilk teşhis eden doktorlar, bu rahatsızlıktan muzdarip kişilerin duygularını ifade edemediğini düşünmüşler. Bundan dolayı günümüzde duyguları ifade etmenin öneminden çokça bahsediliyor. Öte yandan yapmacık bir şekilde; «Seni seviyorum.» «Seni anlıyorum.» gibi klişe sözleri tekrarlayıp durmanın iletişime gerçek bir katkısı olmuyor.

Problemini fark edip psikologlara gidenler de kolayca çözüm bulamıyorlar. Çünkü kaç seans boyunca konuşup durduğu hâlde sadece yüzeydeki gündelik bir kısım duyguları söze dökebiliyorlar. Üstelik sözlü ifadeler şuurun sansüründen geçtiği için gerçek duyguları fark etmeyi sağlamıyor. Hem derinlerdeki henüz fark edilmemiş asıl korkular ve endişeler, kişinin samimî, mütevâzı bir kişilik geliştirmesini ve sıcak ilişkiler kurmasını da engelliyor.

Meselâ bilinçaltında ölüm, yoksulluk, hastalık korkusu veya bir kayba uğrama endişesi taşıyan kişiler, bu kaygıların tesiriyle sürekli huzursuzluk duyuyor. Sürekli savunma hâlinde olduğu için etrafına da hep şüpheyle bakıyor. Sahip olduklarını kendi gücüyle savunmak zorunda olduğunu zannettiğinden herkesi ve her şeyi düşmanı gibi görüyor. Bu sebepten de zayıflıklarını belli etmekten korkup onları kibir maskesiyle gizlemeye çalışıyor.

Hâlbuki insan, rûhunun derinliklerindeki korku ve umutlarıyla yüzleşip onların gereğini yerine getirirse kendiyle barışık bir hâle gelebiliyor. Kendisiyle barışık bir insan ise takındığı sahte maskelerden kurtulup başkalarıyla samimî bir şekilde kaynaşabiliyor. İşte o zaman sıcak ilişkiler kurup duygularını samimiyetle ifade edebiliyor.

Günümüzde «Kendisiyle barışık olmak», «Duygularının farkında olmak» gibi parolalardan çokça söz ediliyor ama bunlar çoğu zaman sözde kalıyor. Çünkü günümüz insanı kendisini dünyada yapayalnız ve sahipsiz gördüğü için, korkuları karşısında zavallı olduğunu zannediyor. Kadere inanmadığı için, tesadüflerin sürüklediği bir hayatın içinde savrulduğunu sanıyor.

İnsanlık tarihinde hiçbir toplum dinsiz olmadığı hâlde modern dünya, insana mâbudsuz bir hayat telkin ediyor. Bunun neticesinde de modern insan, sahte bir kudret iddiasıyla ve kibir maskesiyle dolaşmaya mecbur kalıyor. Bu kültürün alternatifi olarak yaygınlaşmaya başlayan Uzak Doğu kültüründe ise duygular kötüleniyor, acılardan kurtulmak için bütün duygu ve isteklere yabancılaşmak gerektiği savunuluyor. Oysa bizim kültürümüz duyguları kötülemiyor veya bastırmıyor; sadece yerli yerince, ölçülü bir şekilde hissedilmesini öğütlüyor. Bizim kültürümüzde korku ve ümit, mânevî yükseliş için iki kanat gibi görülürken, Hintli ve Uzak Doğulular, korkulardan kurtulmak için ümidi de fedâ ediyor, dünyevî ve uhrevî hiçbir şey istememek, hiçliği ve yokluğu düşünmek gerektiğini söylüyorlar.

Esasen duygular hayat enerjimizin özünü oluşturur. Kontrolden çıkıp fobiye veya takıntıya dönüşmediği sürece faydalıdır. Meselâ korku ve kaygılar bizi tedbir almaya yöneltir, öfke duygumuz da kendimizi savunmamızı sağlar. Bu gibi olumsuz hisler bile bizi tehlikelerden korumak için içimize yerleştirilmiş bir alârm sistemi gibi görev yapar. Hele sevgi, saygı, ümit, sevinç gibi olumlu duygular bizi olumlu davranışlara yönlendiren, sıkıntıları aşmamızı sağlayan, birbirimizle yardımlaşmamıza ve dayanışmamıza yardımcı olan son derece güzel duygulardır. İnsan; duygularını yitirdiği zaman, psikologların depresyon dedikleri çöküntü hâline girer.

Duygular gerekli ve faydalıdır, ama bizler kınanma korkusuyla onlardan utanıyor ve onları bastırmaya çalışıyoruz. Elbette bunu duygularımızı ifade etmemizin sonuçlarından memnun olmadığımız için yapıyoruz.

Çoğumuz duygularımızı paylaşmayı her deneyişimizde aynı hayal kırıklığını yaşıyoruz:

“Karşımdaki kişi güyâ dinliyormuş gibi görünüyor ama hissediyorum ki beni hiç anlamıyor. Nezâket icabı söylenen basmakalıp sözlerle beni savuşturuyor. Böyle olması da gayet normal aslında; çünkü her insanın derdi kendine yetiyor. Kendi derdini bırakıp başkasınınkine «ah, vah» etse de zaten faydası olmuyor.”

Duygularımızı paylaşmamayı işte böyle öğreniyoruz.

İşte o zaman; «hakikî dost nerede?» diyoruz.

Gücü sonsuz olup, yardım etmeyi seven; kendisinden bir şey istenmesinden memnun olan cömertliği sınırsız bir Dost nerede?

Aslında O her yerde…

Yüzümüzü nereye dönersek O’nun vechi orada…

İlmi ve kudreti her şeye yeten ve rahmeti her şeyi kuşatmış olan O…

Biz de yalnız O’nunla dertleşiyor, hâlimizi ona arz ediyoruz. Sevinçlerimizde O’na şükrediyor; zayıflıklarımızı O’na şikâyet ediyor, O’ndan yardım umuyoruz. Hattâ suçumuzu ona itiraf edip pişmanlıklarımızı O’na sunuyoruz. Bütün dertlerimizin baş sebebi olan kendi nefsimizden bile O’na dert yanıyor, O’ndan hidâyet bekliyoruz.

Eğer namazımız ve duâmız da olmasa bazı duygularımızı belki de hiç paylaşamayacağız… Bırakın paylaşmayı, belki farkında bile olmayacağız.

Gerçekten de namaz ve duâ; dertlerimizi dinlemekten usanmayan, bizi kınamayan, dedikodumuzu etmeyen yegâne Dost’umuza sığınma imkânımızdır. O’na boyun eğişimizi ve O’nun huzurundaki hiçliğimizi ifade edişimizi, sessiz-sözsüz bir şekilde bedenimizle ifade ettiğimiz zaman, biliriz ki O, bizim dertlerimizi bizden daha iyi bilir.

O Dost ki, asla bizi yanlış anlaması mümkün değildir; aksine bizi bizden daha iyi bilir. Bizim bilmediğimiz hislerimizi; şuurumuza ulaşmamış şuur dışı duygularımızı ve kalplerimizin özünü bilir.

Bizi göstermelik bir şekilde «ah, vah» edip başından savmaz, aksine bizim derdimize derman gönderir. Umudumuz yalnız O’ndandır. Ne zaman korku ve endişeye düşsek O’na olan îman ve tevekkülümüzle umudumuzu tazeleriz.

O, kendisine dert yanılmasından usanmaz, yardım istenmesine kızmaz. Hattâ hoşlanır.

Kalbimizin sevgi ve saygı tahtına lâyık olan asıl ve yegane Dost’umuz yalnız O’dur.

İşte namazlarımız bütün duygularımızın temelinde olan o korku, ihtiyaç ve umut duygularının ifadesine yarar. Biricik Velî’miz ve Dost’umuzun huzurunda saygıyla eğilmek, rûhumuzun bu en temel duygusunu anlatan eden en önemli ifade kanalıdır.

Bu konuda bir araştırma yapılmış mıdır bilmem ama zannederim namaz kılan milletler kılmayanlara oranla daha kolay duygularını ifade ediyordur. Meselâ televizyonlarda görürsünüz, acıklı bir olay karşısında Orta Doğulular kolayca dizlerini döver, ağlar, dertlerini anlatıverir. Beden dilini, mimiklerini, gözyaşını kolayca kullanırlar. Sonra daha sıcakkanlı oldukları, birbirlerine sarılarak veya içten gülümseyerek, ses tonlarını canlı bir şekilde kullanarak duygularını aktardıkları görülür. Batılılar maskeli, mesafeli, soğuk insanlardır. Uzak Doğulular ise yüzlerinde yapmacık bir nezâket ifadesiyle dolaşırlar. Oysa Orta Doğu insanı içtendir.

Çünkü namaz için başını secdeye koyan, ihtiyaç ve zayıflığını itiraf eden müslümanlar kendileriyle daha barışıktır. Korkularını ve duygularını kibir maskesi arkasında gizlemezler. Samimîdirler, mütevâzıdırlar ve kardeşçe duygulara yakındırlar.

Namaz; rûhumuzun beden diliyle konuşup, derdini anlatmasının ve kendini ifade etmesinin tek yoludur. Rûhun ifadeleri sözlere sığmadığı için en iyi beden diliyle anlatılır.

Bildiğiniz gibi beden dili söze sığmayacak ifadeleri, sözlü ifadelerden çok daha samimî ve güvenilir bir şekilde anlatır. Ayrıca bedenimiz bu iletişim sırasında kendi duygularının farkına varır, kendiyle yüzleşir. Duygularıyla, zayıflığıyla ve muhtaçlığıyla barışır. Sahte kibir maskesinin arkasında yaşadığı gerilimden ve sıkıntıdan kurtulur, rahatlar.

Namazla duyguların ifade edilmesi arasındaki bağlar bundan ibaret değildir elbette. Eğer bu konu üzerinde ilmî bir araştırma yapılsa, namazda gözlerimizi sâbit tutmanın, sakin hareketler yapmanın, düzenli bir nefesle okumanın, secdeye kapanmanın; sinir sistemimize, beyin ve vücut kimyamıza, limbik sistemimize daha ne gibi faydaları olduğu anlaşılabilecektir.

Araştırılırsa daha iyi görülecektir ki, namazın disiplini; duyguları bastırmadan, ama duygulara da kapılmadan, enerjisini olgunlaştırarak onları güzelce kanalize etmeye yardım etmektedir.*
_______________

* Daha geniş bilgi için bkz. H. Kübra ERGİN, Neden Namaz Kılamıyorum? Kalbi Yayınları.