KUR’ÂN’LA TESELLİ

Mustafa KÜÇÜKAŞCI tali@yuzaki.com

Kendi kendini tarifiyle Kur’ân-ı Kerim;

Takvâ sahipleri için hidâyet rehberi…

O bütün insanlığa bir davet…

İnkâr, nifak ve gaflet ehline bir ikaz…

Îman, ihlâs ve takvâ ehline bir müjde…

O yüce Kitap, bütün müslümanlar için Allah ile konuşma vesilesi:

Namazda Hak, kulu dinler; eder huzûra kabul…

Kelâm-ı Hakk’ı okurken, Hudâ’yı dinler, kul!.. (Tâlî)

Bu söylenilen özellikler Kur’ân’ın kıyâmete kadar her insana hitap boyutudur.

Allâh’ın kitabını okudukça görmekteyiz ki, nazmın en yüce zirvesini teşkil eden bu eserde, hitap sık sık değişmekte, belâgat ilminde «iltifat» denilen geçişlerle dinleyicinin/okuyucunun dikkati zinde tutulmaktadır.

Fakat; Kur’ân’ın birinci derecede hitap ettiği zat, Allah Rasûlü’dür.

Nüzul sırasıyla ilk âyet olan «İkra’» birinci derecede, peygamberlik vazifesi kendisine tebliğ edilen Hazret-i Muhammed-sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hitap etmektedir. Son inen sûrelerden Nasr’da da; «Sebbih ve İstağfir» emirleri yine hususî olarak Efendimiz’e hitap eder. Tertip edilmiş sırasıyla mushafın en başındaki sûrelerden Bakara’nın ilk âyetleri Efendimiz’e hitap hâlindedir:

“… Sana indirilene ve Sen’den önce indirilene îmân ederler…”

“İnkâr edenleri îkaz etsen de, etmesen de birdir; onlar îmân etmezler…”

Bu hakikatlerden anlaşılmaktadır ki Kur’ân’ın baştan sona ilk muhatabı Hazret-i Peygamber’dir. Bu ve benzeri âyetlerde Allah ile Habîbi’nin konuşmalarına şahit oluruz. Elbette, Cenâb-ı Hakk’ın Habîb-i Edîbi’ne Kur’ân’a âyet olarak geçmeyen vahiyleri de vardı. Mutlaka Efendimiz ile Allah Teâlâ’nın başka mahrem, sırlı mülâkatları da oldu. Ancak ümmet-i Muhammed’e ders olması için, herkesin nasîbince, konumunca hislenmesi ve hisselenmesi için bu husûsî mülâkatlar da Kur’ân-ı Kerim’de yer aldı.

Bu âyetlerden hususiyle davet, terbiye, eğitim erbabının istifadesi daha fazla olacaktır. Efendimiz’i Cenâb-ı Hakk’ın terbiye ettiği husûsunu hatırda tuttuğumuzda, Kur’ân-ı Kerîm’in bu âyet-i kerîmelerinin bir mürebbî ve tâlip münasebetine ışık tutacağı neticesine varabiliriz.

Kur’ân-ı Kerim’deki;

«Oku, uyar, müjdele, tebliğ et, hatırlat, haber ver, anlat, misal ver, ayağa kalk, cihâd et, namaz kıl, tesbih et, yüz çevir, terk et, sabret, teşvik et…» ve benzeri emirlerin de ilk muhatabı Efendimiz’dir. Bu emirler Allah Rasûlü’nü vazifesine motive eden, yeri geldiğinde teskin ve teselli eden âyet-i kerîmelerdir.

İnsan, «dönücü, değişici» niteliğiyle adlandırılan kalbinden ibarettir âdeta. Bu sebeple insan; kalbinin hissiyâtına göre, şevk-fütur, sevinç-hüzün, hilim-gazap, ümit-korku/yeis gibi hâller arasında değişik hâller yaşar. İnsan, ünsiyet ettiği kişiler ve yaşadığı hâdiselerden de etkilenir, tesirler alır.

Allah Teâlâ, Peygamberi’ni; vazifesi boyunca yaşayacağı hâdiseler, işiteceği sözler, alacağı tehditler, teklifler karşısında adım adım yetiştirmiştir.

Hâdiseler karşısında, O’nu zaman zaman teşvik ve teşcî, zaman zaman teskin ve teselli, zaman zaman ikaz ve itab, zaman zaman taltif ve medhetmiştir. Bundan eğitimcilikte alınacak nice dersler vardır. Bu yazıda ağırlıklı olarak teselli mâhiyetindeki âyet-i kerîmeleri maddeler hâlinde işleyeceğiz.

VAHYİ TELÂKKÎ VE TEBLİĞ KONUSUNDA TESELLİ

Efendimiz; vazifesine karşı büyük bir titizlik gösteriyor, vahyi telâkkî edip insanlara tebliğ etmekte kusur etmekten büyük endişe duyuyordu. Bu sebeple Cebrâil -aleyhisselâm- vahyi aktarırken, Efendimiz telâkkî ettiği âyetleri tekrarlamaya çalışıyordu. Cenâb-ı Hak; sevgili elçisinin bu telâşı göstermesine râzı olmayarak, Kur’ân’ı kalb-i Rasûlullâh’a indirme işinin, kendi uhdesinde olduğunu beyan etti:

“Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve «Rabbim, benim ilmimi artır» de.” (Tâhâ, 114) (Ayr. Bkz. el-Kıyâmet, 16-17)

VAHYİN TAMAMLANMASI KONUSUNDA TESELLİ

Kur’ân-ı Kerîm’in vahyinin, devam ve tamam noktasında âkıbeti, Allah Rasûlü’nün endişe ettiği hususlardandı. Peygamberliğinin başlarında, yaşanan fetret yani bir müddet vahyin kesilmesi ile büyük bir sıkıntı yaşamıştı. Duhâ Sûresi bütünüyle, bu endişeyle sarsılan Habîbullâh’ı teselli edici muhtevâdadır:

“Kuşluk vaktine ve sükûna erdiğinde geceye andolsun ki Rabbin Sen’i bırakmadı ve Sana darılmadı.” (ed-Duhâ, 1-3)

Allâh’ın yazmış olduğu kaderi Allah Rasûlü bilmiyordu. Ancak kendisine bildirilenden haberdar idi. İlâhî azamet ve celâl tecellîsiyle insanlık için çok büyük bir nimet olan Kur’ân vahyinin kesilivermesi, o hassas kalbi ürpertecek bir ihtimal idi. Cenâb-ı Hak, bu ihtimali de dile getiriyordu:

“Hakikaten, Biz dilersek Sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra bu durumda Sen de bize karşı hiçbir koruyucu bulamazsın.” (el-İsrâ, 86)

Fakat Cenâb-ı Hak, müteâkip âyetle Rasûlü’nü bu konuda mütereddit bırakmıyor, teselli ederek ferahlatıyordu:

“Ancak Rabbinin rahmeti (sayesinde Kur’ân bâkî kalmıştır). Çünkü O’nun Sana lütufkârlığı çok büyüktür.” (el-İsrâ, 87)

Çok dikkat çekmemişse de, âyetin sonundaki ilâhî iltifat ve taltif ne muazzamdır!

Tebliğ ve terbiye dairesinde de, her fert; Allâh’ın nûrunu tamamlayacağına kānî ve bu hususta ümitvar olsa da, kendisinin bu işteki mes’ûliyeti noktasında korku ve endişe içinde ve Allah indindeki kıymetini artırma gayretinde olmalıdır.

ÎMAN ETMEYENLERE FAZLA ÜZÜLMEMESİ YÖNÜNDE TESELLİ

Peygamber Efendimiz; risâletinden önce dahî kavminin ve insanlığın içinde bulunduğu durum üzerine tefekkür eden, Hılfu’l-Fudul gibi çalışmalara da bizzat katılan bir zat idi. Nübüvvetinden sonra vazifenin ağırlığından dolayı yaşadığı endişeler dışında Efendimiz hiç yılgınlığa düşmedi. Hattâ ümmetine olan düşkünlüğü, onların uhrevî felâhına gösterdiği şiddetli hırsı sebebiyle, kavminin inkârı O’nu üzüyor, endişelendiriyordu.

Bu, o dereceye gelmişti ki Cenâb-ı Hak şöyle teselli etti:

“Bu yeni Kitab’a inanmazlarsa (ve bu yüzden helâk olurlarsa) arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin (öyle mi?). (Onlar buna değer mi?)” (el-Kehf, 6)

Bu âyet, Allah Rasûlü’nün ümmetine şefkatinin ne kadar zirvede olduğunu beyan etmektedir. Fakat eğitim açısından, tabiri câizse ters tepebilecek bir aşırı motivasyon hâlini de göstermektedir. Cenâb-ı Hak, bu sebeple Rasûlü’ne;

“Hidâyet etmenin Cenâb-ı Hakk’a ait olduğunu,”

“Ne kadar hırs gösterse de insanların çoğunun îmân etmeyeceğini…”

“İnkârcılardan bir kısmının işledikleri fısk u fücur sebebiyle kalplerinin mühürlü olduğunu, bu sebeple onları uyarsa da uyarmasa da îmân etmeyecek olduklarını” bildirdi.

Aşırı motivasyon sadece, tebliğcinin üzülmesiyle neticelenmezdi. Muhataplarının îmân etmesini isteyen, vazifesinde başarılı olmayı çok arzulayan tebliğci; karşısındakilerin gönlünü alma, onları ikna etme noktasında doğru olmayan bazı temâyüllere düşme riski ile karşı karşıya kalıyordu.

Efendimiz, putlara ve puta tapanlara hak ettikleri hakaretleri ifade eden âyet-i kerîmeleri okumakta bu endişeyi yaşıyordu.

Allah Rasûlü, müşriklerin garip teklifleriyle karşı karşıya kalıyordu. Ondan mûcizeler istiyorlar, vahyi değiştirmesini, yanından fakir ve zayıf müslümanları savmasını, en azından eşrafa ayrı yer tahsis etmesini, putlara anlayış göstermesini istiyorlar; ancak bu şekilde karşılıklı anlayış içinde olabileceklerini söylüyorlardı. (Bkz. Yûnus, 15; el-İsrâ, 73-77; el-Kalem, 9)

Allah Rasûlü, sadece vahye ittibâ ediyor, Allâh’ın emrini uyguluyordu. Fakat şeytan onun hayaline olsun, bu gibi tavizleri sıçratmayı arzuluyor; ancak Allah, Peygamberi’nin hayalini dahî şeytandan ve şeytanlaşmış insanlardan muhafaza ediyordu:

“Sen’den önce hiç bir rasûl veya nebî göndermedik ki halkının hidâyetini umarak gayret gösterdiğinde, şeytan onun temennisi hakkında bir vesvese vermek, ümidini kırmak istemesin. Ama Allah; şeytanın attığı o vesveseyi giderir, sonra da âyetlerini sapasağlam, muhkem kılar. Zira Allah alîmdir, hakîmdir. (Her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.)” (el-Hacc, 52)

Bu tesellilerin, tebliğciye mesajı; şer‘î bir hedefe gayr-i meşrû bir yoldan gidilemeyeceği hakikatidir. Sûret-i haktan görünen tavizler, davetin varlık sebebini ortadan kaldırır. Hıristiyanlığın bozuluşunda, Pavlus’un; mevcut muharref İncil’de yer alan «muhatabımı iknâ için her şey oldum!» meâlindeki sözleriyle kendini ele veren tavrının etkisi açıktır.

Aşırı hırslanmanın bir olumsuz neticesi de, îman gibi kalplerden talep edilen bir tasdiki, insanlardan maddî veya mânevî zorlamalarla elde etmeye çalışmak olur ki, birincisine haçlılar, ikincisine misyonerler misal verilebilir.

Hidâyetin Allah’tan olduğu, bizim gayretlerimizin Allâh’ın takdiri olmaksızın sonuç vermeyeceği inancı, insana kuvvet veren bir acziyeti hissettirir. Kuvvet verir, çünkü bu acziyet, en güçlü olan Allâh’a sığınmaya, benlikten uzaklaşmaya vesile olur.

İNKÂRCILARIN HAKARETLERİNE KARŞI TESELLİ

Allah Rasûlü, Hakk’ın Elçisi sıfatıyla yürüttüğü bu büyük vazifede, karşısındakilerin; “Yalancı!, Sihirbaz!, Mecnun!, Kâhin!” gibi iftiralarıyla, sözlü ve fiilî hakaretleriyle karşı karşıya kalıyordu.

Cenâb-ı Hak, O’nu şöyle teselli ediyordu:

“(Rasûlüm!) Sen, onların söylediklerine sabret…” (Tâhâ, 130; Sâd, 17; Kāf, 49)

“Onların (müşriklerin) söylediklerine katlan ve onlardan güzellikle ayrıl.” (el-Müzzemmil, 10)

Henüz risâletin, içtimâî boyutu oluşmadığından; bu esnada sabırdan başka çare yoktu. Henüz harbe, mücadeleye izin yoktu.

Bu âyetlerin, bir fert olan davetçiye mesajları açıktır. Allah için yaşanacaklara metin bir şekilde göğüs germek…

Sabır ve af tavsiyesi yanında, Cenâb-ı Hak; kendi Halîm ve Sabûr vasfının tecellîsini, Habîbi’ne tâlim buyuruyordu:

“Onlara mühlet ver!” (et-Târık, 17)

Mühlet vermek; Hâlid bin Velid ve İkrime gibi hidâyet çerağıyla biraz inatlaştıktan sonra tanışacak ehl-i îmân için, hakikî bir zaman tanıma; kalbi mühürlü, fâsık güruh için ise, vebal artırıcı bir istihzâ idi. (Bkz. el-Bakara, 15; el-A‘râf, 182-183; el-Kalem, 44-45)

Bu istihzânın net bir misâli şu âyet-i kerîmedir:

“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!” (el-Hicr, 3)

Allah Rasûlü’ne hakareti, tamamen şahsîleştiren, Efendimiz’in erkek evlâtlarının vefat etmesini diline dolayarak, O’na -hâşâ- soyu kesik deme küstahlığını gösteren bir bedbahta karşı ise; Cenâb-ı Hak, bizzat müdahale etti:

“(Rasûlüm! Hiç üzülme!) Şüphesiz biz Sana Kevser’i verdik. Şimdi Sen Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz Sana hınç besleyendir.” (el-Kevser, 1-3)

Bu sûrenin son âyeti, Allah Rasûlü’ne hınç besleyen herkesi, kıyâmete kadar soysuzlukla mühürlemektedir. Bu da Allah Rasûlü’nün Rabbi katındaki kıymetinin tezâhürüdür.

Teselli muhtevâlı âyetlerin ortak bir özelliği, kuvve-i mâneviyyeyi teyid için; zikir, namaz, kurban gibi ibâdetlere yönlendirmesidir.

KENDİSİNİ ALLÂH’IN KORUYACAĞI TEMİNATI

O Hakk’ın Elçisi’ydi. Vazifesi çetin idi. Müşriklere karşı;

“Siz ve taptıklarınız cehennem odunusuz!” (el-Enbiyâ, 98) gibi âyetleri de tebliğ edecek bu elçiyi, gökten inen gözle görünür bir ordu da korumuyordu. Nitekim defalarca saldırılara, hakaretlere uğramış; sûikast gibi ferdî yok etme plânlarına mâruz kalmış; Medine döneminde zehirleme, savaş, tefrika gibi tedbirlerle O’na karşı düşmanlık daima sürmüştür. Hattâ nazar ve sihirle de Allah Rasûlü’ne zarar verme çalışmaları yapılmıştır. (Bkz. el-Kalem, 51; Felâk, Nâs; sebeb-i nüzulleri.) Tarihte nebîlerden ümmetleri tarafından katledilenler de vardı. (Âl-i İmrân, 181; en-Nisâ, 155)

Üstün cesarete sahip Hazret-i Peygamber; nefsi adına değil ümmeti adına, kendi omuzlarındaki risâlet ve dolayısıyla hidâyet emânetinin tahakkuk edememesinin, geçmiş peygamberlerin birçoğunda yaşandığı gibi inançsızlık ve tuğyan sebebiyle kavmin helâk edilmesi ihtimalinin endişesini yaşıyordu.

Cenâb-ı Hak, elçisine zeval olmamasını kendi uhdesine aldı:

“Ey Rasûl! Rabbinden Sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah, Sen’i insanlardan koruyacaktır…” (el-Mâide, 67)

MUVAFFAK OLACAĞI YÖNÜNDE MÜJDE VE TESELLİLER

Tesellilerin bazıları gelecekle ilgili haberler şeklindedir. Duhâ Sûresi’ndeki şu âyet, Efendimiz’e umumî olarak, geleceğin daha hayırlı olduğunu bildirmiştir:

“Âhiret Sen’in için dünyadan, risâlet vazifenin âkıbeti de başlangıç kısmından daha hayırlı olacaktır.” (ed-Duhâ, 4)

Allah Rasûlü, artık canına kasteden müşrik baskısı neticesinde; Medine’ye hicret etmek, vatanı olan Mekke’den ayrılmak zorunda kalmıştı. Şu âyet, tekrar çıkarıldığı şehre döndürüleceği şeklinde bir müjdedir:

“(Rasûlüm!) Kur’ân’ı (okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) Sana farz kılan Allah, elbette Sen’i (yine) dönülecek yere döndürecektir.” (el-Kasas, 85; Ayr. Bkz. el-İsrâ, 80)

Bu bir müjdedir, fakat henüz Mekke dönemi olduğu için bir tesellidir de. Bunun bir başka örneği, Bedir zaferini, birkaç yıl önce müjdeleyen şu âyetlerdir:

“O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklar.” (el-Kamer, 45)

Aleyhte maddeler taşıyan Hudeybiye Muâhedesi’nden dönüşte inen Fetih Sûresi de bu minvalde değerlendirilebilir.

Kur’ân-ı Kerîm’in mühim bir kısmını, önceki kavim ve peygamberlere ait kıssalar oluşturmaktadır. Kavimler ve âkıbetleri, Efendimiz’in muhataplarına tehdit unsuru iken, peygamberlerin ve mü’minlerin hüsn-i âkıbetleri, Efendimiz’e teselli mâhiyetindedir.

Yukarıda Mekke’ye döneceği müjdesinin verildiği âyetin, Hazret-i Musa’nın Mısır’dan uzaklaşmak zorunda kalması ve sonra peygamber olarak oraya dönmesinin anlatıldığı sûrede geçmesi, tesadüf değildir. Kıssaların anlatımı bizzat, Efendimiz’in yaşadığı meselelere temas edecek şekildedir. Kıssanın sonunda bağlantılar bizzat kurulur. Şu umumî mesajlar bu türden teselliler için misal verilebilir:

“(Rasûlüm!) Eğer Sen’i yalancılıkla itham ettilerse (yadırgama); gerçekten, Sen’den önce apaçık mûcizeler, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren nice peygamberler de yalancılıkla itham edildi.” (Âl-i İmrân, 184)

MÜNAFIKLARA KARŞI TESELLİ

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medine’ye hicret edip, ashâbıyla bir cemaat ve cemiyet teşkil ettiğinde bir başka dert ile tanışacaktı:

Münafıklar.

Siyasî, ekonomik, psikolojik sebeplerle müslümanlar arasında yer almak isteyen fakat gönülleri îmân etmeyen bu kimseler, pek çok fitne ve fesat çıkarma teşebbüsünde bulundular. Cenâb-ı Hak, onların her adımını, Rasûlü’ne bildirerek onların şerrinden Efendimiz’i korudu; onların propagandalarını çürüten cevapları inzal buyurdu. Tevbe, Ahzab, Fetih, Nûr, Münâfikûn gibi sûreler bu muhafazanın şahitleriyle doludur. Bir misal gerekirse:

“Onlar; «Allâh’ın elçisinin yanında bulunanlar için hiçbir şey harcamayın ki dağılıp gitsinler.» diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allâh’ındır. Fakat münafıklar bunu anlamazlar.” (el-Münâfikûn, 7)

ÜMMETİNİN ÂKIBETİ KONUSUNDA TESELLİ

Efendimiz’e Kur’ân-ı Kerim’de nâzil olan en büyük ikram ve en güçlü teselli bu âyet-i kerîmedir, denilse sezâdır:

“Rabbin Sana ihsanda bulunacak, Sen de râzı olacaksın…” (ed-Duhâ, 5)

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in râzı olacağı derecede, ihsân-ı ilâhî teminatı ne büyük bir kıymet ifadesi ve bizler için ne büyük bir müjdedir. Zira, kendi şahsı için değil hep ümmeti için endişe çeken Allah Rasûlü’nün, ümmeti affedilmeden râzı olmayacağı, böylece şefâat-i uzmânın vâkî olacağı, bu âyetin mânâsından anlaşılmaktadır.

Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ümmeti olarak bu teselli âyetlerinden, biz de içinde bulunduğumuz, ferdî, içtimâî, siyasî sıkıntılara teselli bulabiliriz.

Elbette;

Efendimiz’in “rûhânî dokusundan hisse alabildiğimiz” nisbette…