TOPRAĞI VATAN YAPAN

Mustafa KÜÇÜKAŞCI tali@yuzaki.com

Vatan ve millet mevzuunda müslümanların duracağı yer neresidir?

Fransız İhtilâli’nden sonra, öncesine nisbetle daha derin ve daha farklı görünümler alan bu mevzu, günümüzde globalleşme neticesinde tersi bir istikamette ilerliyor. Irkçılık iki dünya savaşında insanlığa en büyük tahribatları yaşatarak yavaş yavaş siyaset sahnesinden çekiliyor. Yahut öyle görünüyor. Bloklar, birlikler, paktlar dünyasında sınırlar, para birimleri yavaş yavaş ortadan kalkıyor. İnternet, milletlerarası şirketler, özelleştirmeler…

Hayattaki bu hızlı değişim; tereddütleri, şüpheleri, komplo teorilerini de beraberinde getiriyor.

Bu şüpheler girdabına girdiğinizde, kabuğunuza çekilip dünyadan uzak, yalnız bir mağrur olma neticesi var.

Bunları tamamen saçma kabul ederek, aşırı temiz bir kalple dünyaya entegre (!) olmaya kalkmak da benliği, kimliği yok edici etkileriyle tahripkâr…

Vatan-millet mevzularında özellikle son senelerde kafaların iyice karıştığı malûm… Fakat bizim için mesele, dünyadaki akımlar, modalar değil, ezelden ebede geçerli yolun ne dediği…

İşte asr-ı saâdetten bir sahne…

Kuzman adlı bir Medineli, Uhud Harbi’nde yedi müşriği öldürmüş, kendisi de ağır bir yara alarak ölmüştü. Buna rağmen Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Kuzman cehennemliktir!” buyurdu.

Çünkü;

“−Şehidliğin mübârek olsun ey Kuzman!” diyen Katâde bin Nûmân’a;

“–Ben kabîlem için, Medine’deki hurmalıklar için savaştım; şehidlik için değil!” demiş ve kılıcına abanarak intiharla canına kıymıştı. (Vâkıdî, I, 263)

Mensubu bulunduğu kavim veya millet için ve o milletin üzerinde hayatını sürdürebileceği vatan için canını vermek duygusu, insan fıtratında mevcuttur. Fakat uhrevî bir ideale bağlanmadığı müddetçe, bu duygu gerçek bir kıymet ifade etmez ve âhiret açısından da fayda vermez.

Vatanı, insanın doğduğu yerdir. Efendimiz’in doğduğu yer Mekke idi. Risâlet vazifesi için Efendimiz gurbete yollanmadı. Vazifesinin ilk halkası, Ümmü’l-Kurâ yani şehirlerin anası, bir bakıma vatanların vatanı Mekke olarak belirlenmişti. İlk davet edecekleri ise aşireti, hemşehrileri…

Efendimiz’in davetine icâbet eden akraba ve hemşehrileri oldu. Onlar ashâbının en kıymetli ve yüksek mertebesini oluşturdular. Fakat Allah Rasûlü’nün en azılı düşmanları da bu şehirden, kendi hemşehrilerinden çıkınca, Efendimiz’in vatanı kendisine zindan oldu. Başka bir şehir arayışı neticesinde Yesrib’in halkı kendisini davet etti. Efendimiz, adıyla nurlandıracağı şehre hicret etti.

“Doğduğun yer değil doyduğun yer…” diye bir söyleyiş vardır. İnsanın neticede kaderin belirlediği şartlarla doğduğu değil, mânevî olarak da doyduğu, inandığı değerleri yaşabildiği yeri tercih etmesidir, hicret.

Vatana muhabbet beslemek tabiî bir duygudur. Efendimiz de Mekke’ye muhabbetini, ondan ayrılırken şöyle dile getirmiştir:

“Sen, Allah katında beldelerin en sevgili olanısın. Çıkarılmış olmasaydım, senden çıkmazdım. Senden başka bir yeri yurt tutmaz, yuva kurmazdım…” (Ahmed, IV, 305; Tirmizî, Menâkıb, 68/3925)

Hicret, her yüreğin kolayca verebileceği bir karar değildir. Nitekim Mekke’de bu zor kararı veremediği için, îmânını gizleyerek süklüm püklüm kalmış mü’minler daima olmuştu. (bkz. el-Fetih, 25)

Cenâb-ı Hak;

«Allâh’ın arzı geniştir!» (en-Nisâ, 97; el-Ankebût, 56; ez-Zümer, 10) telkiniyle, bulunduğu yerde dînini yaşayamayanları, harekete davet eder. Şartlara boyun eğmek; «Zaruret var, ihtiyaçlar da zaruret sayılır!» kolaycılığı içinde eğilip bükülmek o fermana sığmaz. Fakat yaşlı, kadın ve çocuklar gibi zayıflar bundan istisnâdır. (Bkz. en-Nisâ, 98)

Asr-ı saâdetin şanlı ehli; sadece vatan ile değil, daha pek çok sevgi ile imtihan edilmişlerdir. Kendi akrabalarına, bazıları kendi anne-babalarına yahut evlâtlarına îman dâvâsı gereği set çekmek durumunda kalmışlardı. Hicret onlar için îmânın ayrılmazıydı.

Hazret-i Peygamber yeni vatanı Medine’de, Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılıyordu. Yani vatanına, Mekke’ye arkasını dönerek… Zaman zaman yüzü semâda Cibrîl’i arıyor, Cenâb-ı Hak’tan, kıblenin Kâbe olmasını arzu ediyordu. (Bkz. el-Bakara, 144)

Kâbe henüz putlarla dolu iken, bu emir geldi. Peygamber Efendimiz, çıkarıldığı vatanına yöneliyordu. Bir müddet sonra, yine o şehre umre ziyareti maksadıyla yolculuğa çıkacak; bu önce barış, sonra fetih sürecinin ilk adımı olacaktı.

Efendimiz; vatanından çıkarıldıktan on sene sonra, muzaffer bir kumandan olarak Mekke’ye giriyordu. Buraya kadar belki, dünya tarihinde benzerlerine rastlanır bir «muhteşem geri dönüş» zannedilebilirdi. Fakat Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- eşi ve benzerine rastlanmayan bir vefâ örneği sergileyerek, fetihten sonra Medine’ye geri döndü. Ashâbı da o anda Mekke’de kalmayı, hicretlerinin zâyî olması olarak göreceklerdi. Hattâ Mekke’de hastalanan Sa‘d bin Ebî Vakkas orada vefat edeceği ve hicret sevabını kaybedeceği endişesini taşıyordu.

Efendimiz, Medine’ye vefâsı kadar burada, maksadının âhiret olduğunu da beyan etmişti. Maksadı, çıkarıldığı şehri tekrar ele geçirmek değildi. Muhâcirler için de maksat bu değildi. Fakat içlerindeki o fıtrî vatan sevgisini, İslâm idealleriyle birleştiriyorlardı.

Ensar için de benzeri imtihanlar yaşandı. Onlar; Efendimiz’e kucak açmakla, vatanları ve kabileleri için büyük tehlikelere de davetiye çıkarmışlardı. Mekke’den, vatanlarına ve ırzlarına göz diken tehditler yağıyordu. Fakat onlar meselenin, Hazret-i Peygamber ile kabilesi arasında bir problemden ibaret olmadığını idrak etmişlerdi. Bu sebeple ensarın reisi Sa‘d bin Muâz -radıyallâhu anh-, Bedir’den önce;

“Sen atını denize sürsen biz de peşinden geleceğiz ey Allâh’ın Rasûlü!” diyerek Mekkeli muhâcirlerle, Medineli ensarın kader birliğini ifade ediyordu.

Fetihle birlikte sıkıntılar bitince, muhâcirler Mekke’ye eski hayatlarına dönmedikleri gibi ensar da o fedâkâr, cefâkâr hayata son verip eski rahatlarına dönmediler. Çünkü âyet-i kerîme;

«Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!» (el-Bakara, 195) diyordu. Bunun anlamı, dünyaya saplanıp kalmamak demekti.

Muhâcir ve ensar… Yeni topraklara, yeni vatanlara ihtiyaç duymayan, tek derdi i‘lâ-yı kelimetullah olan bu iki civanmert nesil, çok kısa bir süre içerisinde dünya tarihinin en büyük çaptaki fetihlerini gerçekleştirdiler. Irak toprakları, fethedildikten sonra Hazret-i Ömer’in kararıyla, eski sahiplerine bırakıldı. Çünkü İslâm dâvâsı; «Esas hayat âhirettir!» diyen bir nebînin öğrettiği prensipler ışığında sürdürüldü.

Müteakip asırlarda da İslâm fütuhatı; hiçbir zaman kuru bir vatan edinme, yerleşip rahat etme düşüncesiyle olmadı. Ne zaman bu düşünce yerleşirse, o zaman fütuhat durdu; zaferlerin yerini müdafaa, vatanı koruma harpleri aldı.

Parya oldukları Mısır’dan peygamberleri Musa -aleyhisselâm- başkanlığında çıkıp, Filistin diyarına göçen İsrailoğulları henüz yoldayken, Allâh’ın ikramı olan bıldırcın ve kudret helvasından bıktıklarını; artık soğan, sarımsak, bakla gibi sebzeleri özlediklerini söylediler. Taleplerinin özü, topraktı, yerleşik hayattı. Bu talep reddedilmedi, sadece bedeli gösterildi:

İnançsız, zulüm ehli bir kavimle muharebe etmek.

İlk nesiller savaştan kaçındılar. Firavun tarafından sindirilmiş, korkaklaşmış yapılarını atamadılar. Hâlbuki, Allâh’ın husûsî alâkasına mazhar olmuş bu kavim; hakkın âdil kılıcı olup, bütün dünyaya hakikî îmânı ve adaleti tevzî edebilirdi. Bunun karşılığını cennet ikramları olarak biçebilirlerdi. Fakat onlar bunun yerine soğan-sarımsak ekip-biçecekleri alelâde bir hayat istiyorlardı.

Onlardan bir müddet sonra Orta Asya’dan batıya ve güneye doğru inen Türk kabileleri kendilerine hem dünya hayatında, hem âhiret hayatında cennet bir vatan arıyorlardı. Savaşmaktan korkmayan tabiatları da; galip geldikten sonra merhametli, hoşgörülü ve adaletli idareleri de onları Viyana kapılarına kadar taşıdı. Fakat onların bu başarısının ardındaki en önemli faktörlerden biri, bulgur pilâvına kanaat etmeleriydi. Bir doğuda kardeş fitnesi, bir batıda yenilmeye doymayan haçlı hıncı ile mücadele hâlinde asırlarca at üstünde İslâm sancaktarı olan bu millet, doğuda ve batıda belli istinadlara kavuştuktan sonra duruldu.

Aynı sıralarda, batıda haçlı seferlerinin yerini coğrafî keşifler almaktaydı. Yani Allâh’ın arzının geniş olduğunu bir başka şekilde ispatlayan gayretler… Maalesef atlarını ahırlara bağlayan, gemilerini rıhtımlara demirleyen müslümanlar bu konuda geri kaldılar.

Bugün milyon kilometre karelerden küçüle küçüle dar bir hududa hapsolan vatanımız hakkında bile, bölünme ve küçülme tehditleriyle boğuşmak; biraz da ufku dünya hayatıyla kısıtlı görmekten kaynaklanmakta değil mi? «Esas hayat âhiret hayatıdır!» pervâsızlığı, korkusuzluğu ve; «Allâh’ın arzı geniştir!» diyerek hicreti tercih müdânâsızlığı, vatanı korumanın da yeni vatanları ikāmenin de en doğru yolu idi hâlbuki.

«Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatan!» demiş. Bu atasözünde de yer alan vatan, kişinin doğduğu yerdir. Bakış ufuklarını, bu dünya hayatının başlangıç ve bitiş sınırlarından, ezel ve ebed buudlarına genişletince, vatan bir başka mânâ kazanır:

İnsanın ruhlar âleminde doğduğu yer, elest bezmi yani Allâh’ın huzuru. Sevilmesi îmandan olan vatan, biraz da bu vatandır. Vefat haberi alınca söylenmesi sünnet olan ve istircâ adı verilen âyet-i kerîme de bu vatanı hatırlatır:

“İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn!.. : Elbette biz Allâh’ınız ve O’na döneceğiz!..» (el-Bakara, 156)

Fakat vatanı böyle soyutlaştırmak; müşahhas, taştan-topraktan vatanı değersizleştirmez. Asıl, gerçek vatan olan Allâh’ın huzuruna dönme iştiyakında olanlar, vatanları için fedâ ettikleri kanlarını helâl görenlerdir. Toprağı vatan yapan ve vatanı ellerin ayaklarına çiğnetmeyen de bu şehâdet ufkudur.

Müslümanlar bazen üzerlerinde oynanan siyasî satrancın hamleleri ile zaman zaman işbirliği etmeleri hiç de düşünülmeyen fikir gruplarıyla bir araya gelebiliyorlar. Abdülhamid’i hal‘ eden ekipte birtakım İslâm âlimlerinin bulunması da böyle bir siyasî yönlendirmenin neticesi olsa gerektir.

Hâlbuki müslümanlar çok iyi bilirler ki, dînin yaşanması vatan ile mümkündür. Bugün istiklâli istiskal eden bazı anlayışlar yeniden hortladı. Türkiye’de batılılaşmacıların kızılelması olan AB üyeliğine karşı duran en büyük blok; mütedeyyin kesim iken, ülke içindeki adaletsizlikler, inanç hürriyetinin kısıtlanması bu kesimi dışa en açık yapı hâline getirdi. Üstelik; «Birliğe girip, onlara tebliğde bulunacağız!» gibi safdilâne hurâfelerle…

Hemen hemen kurulu düzen ifade eden her müesseseye karşı duran, özgürlüğü aşırı yorumlayan, ateist ve Marksist zihnî arka plânlara sahip kişiler; vatan ve millet mevzularında müslümanların akıl hocası olmalı mı? Zina üzerine, aldatmak üzerine romanlar yazan, Allâh’a inanmadığını mârifetmiş gibi söyleyen bazı şahıslar mı, bize vatan, millet mevzularında fikir önderliği yapacak?

Bu noktada zihnî ve kalbî istikamete dikkat etmeli değil miyiz?

Bizi; zulme boyun eğmekten koruyan;

«Allâh’ın arzı geniştir!» parolamız ile; onların, millet, din, töre, ahlâk gibi her türlü kayıttan kurtulmak için uydurdukları;

«Toprak vatanım; nev’-i beşer milletim…» yâvesi aynı şey midir?

İşin karşı cephesinde, vatan-millet mevzuunda Kuzman’ın sergilediği gibi bir hamâsetin de hiçbir faydasının olmadığı da unutulmamalı… Osmanlı ve Selçuklu geleneğinden kopmuş, Atillâ ve Cengiz’e ric‘at etmiş bir vatanperverlik de bizim rehberimiz olamaz.

Günün şartları, konjonktür veya zamanın rûhu denilen o sihirli rüzgâr bizi yanlış vadilere atmamalı. Denge kaçırılmamalı… Milletin üzerinde on beş senedir farklı bir satranç oynanıyor. Öncesinde umûmiyetle kader birliği yaşayan, aynı kanaat önderlerini okuyan, aynı şairlerle duygulanan, aynı hissiyatı paylaşan millî-mânevî çizgi insanları birbirinden uzaklaştırılıyor. Yüreği milleti için atan kimileri statükocu ve jakoben tiplerin koruma ve iktidara uzanmalarına hizmet ettirilirken; tek derdi dînini daha iyi yaşamak, evlâtlarını daha iyi yetiştirmek olan kimilerimiz de, liberal, anarşist, mandacı tiplerin kucağına itiliyor.

Gerçek vatanperverlik, toprağı vatan yapan değerleri iyi anlamaktan geçer.

Bugün; «Vatan elden gidiyor!» yönünde yükselen feryatlar; Ankara arpalıkları, İstanbul çamlıkları, GAP fidanlıkları, bor madeni, özelleştirmeler, satışlar… gibi hep maddî çerçevede dolanıp duruyor. Tıpkı Kuzman’ın koruma derdinde olduğu Medine hurmalıkları gibi…

Bu ülke daha 80 yıl önce vatanın dört bir yanından işgal tehlikesi yaşadı ve silkinip istiklâlini yeniden teriyle, kanıyla kazandı. O devrin «başlıca» endişesi neydi?

Mehmed Âkif’ten okuyalım:

Rûhumun Sen’den İlâhî şudur ancak emeli:
Değmesin mâbedimin göğsüne nâmahrem eli
Şu ezanlar ki şahâdetleri dînin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli

Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânümansız serseriyyim öz diyârımda!
Ne hüsrândır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi; fikrim herc ü merc oldu,
Salâhaddîn-i Eyyûbîlerin, Fâtihlerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyninde Osmân’ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın mâbedinden Yıldırım Hân’ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhân’ın;
Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vasız kalan dindaş
Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolansın sonra, İslâm’ın haremgâhında nâ-mahrem…
Benim hakkım; sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!