ELLERİ GÖSTEREN ELLER…

Mustafa KÜÇÜKAŞCI tali@yuzaki.com

En üstün, en değerli, en uygun model diye,
Kopsun şimâli gösteren eller bu millete…

Şair Arif Nihat ASYA böyle (bed)duâ ediyor bir şiirinde. Bugün aydın, entelektüel, köşe yazarı, televizyoncu diye saygı gören nicesi bu mısraların yazıldığı dönemde, Türk milletine, müslüman gencine; «en üstün, en değerli, en uygun model diye» şimâli, yani Komünist Rusya’yı, Kızıl Çin’i gösteriyordu.

Bugün o kimseler yine bir yerleri göstermekte…

Değişen sadece yön ve adres…

Şimal değilse garp… Yani kuzey değilse batı…

Evvelki yaz mevsimiydi. Mahallede top oynayan çocuklar hayran oldukları futbolcularla aynîleşmek arzusuyla, topa vururken kendi kimliklerinden çıkıp, birtakım isimlere bürünüyorlardı. Bir isim ise câlib-i dikkatti:

Kristiyano!

Müslümanları Endülüs’ten kazıyan bir milletin, hıristiyan isimli bir ferdi… Bir Müslüman çocuğu;

“Ben Kristiyano’yum!” diyor. Pencereyi açıp uyarmıştım.

Fakat sadece medyanın tesirine kapılmış çocuklar, televizyon karşısında ömür tüketen adamlar, kadınlar değil batıya ve bâtıla hayran olanlar. Daha pek çok konuda hayran olunacak adres, uzaklarda; bizim şahsiyetlerimizin, kahramanlarımızın hâricinde aranıyor. Siyasetçisinin, akademisyeninin, sanatçısının, şairinin ama bütün bu sahalarda, özüyle, kökleriyle güçlü bağlar aramamış ve kuramamış herkesin, -gizli veya açık- hayranı batıda. Yaşayanlardan veya toprağı bol olanlardan…

Anlattılar. Bir ilâhiyat hocası, tefsir dersinde hermenötik üzerine ıkıntılı-sıkıntılı bir metin okutuyor. Talebe anlamadığı gibi hoca da anlamıyor. Ama illâ ki okunacak.

Soruyorlar:

“–Niçin hocam bu ısrar?”

Cevap çok acı:

“–Batılı her şeyin en iyisini yapar, tefsirin de iyisini onlar yapıyordur, o yüzden bu hermenötik ne imiş öğrenmemiz lâzım!..”

Bu hayranlığın sebeplerine inmek lâzım.

Batının, bâtılın bu şeytan tüyü nereden geliyor?

Anahtar kelimeler: İmaj ve servis…

İmaj…

Günümüzde eğlence endüstrisi denilen medya, sinema, televizyon gibi araçlar; daima sürükleyici sîmâlar, şahsiyetler üretmekle meşgul. Sürekli değişen, kalıcı olmayan modeller.

Edebiyat, yayın dünyası çok mu farklı? Artık henüz piyasaya çıkmadan billboardlarda reklâmı çıkan yazarlarımız var. Satırlarından çok suratlarına âşinâ olduğumuz profesörlerimiz var. Sesine, bestesine değil, favorisine, küpesine hayran (!) olunan şarkıcılarımız…

Hâlbuki bizde numûne-i imtisal yani model alınacak misal olan şahsiyetler kalıcı, imajdan ibaret olmayan hakikî kahramanlardı.

Büyük işler başarmış, mühim şahsiyetler için, batı kültüründen etkilenerek üretilmiş bir söz vardır:

Heykeli dikilecek adam!

Hâlbuki, iyi niyetlerle de olsa, bir kişinin heykelini yapmanın, yani onu bir imaj olarak ayakta tutmaya çalışmanın; heykelin dikilmesini îcap ettiren şahsiyet özelliklerinin unutulup, şahsın putlaştırılmasına yol açtığı bir hakikattir.

Bizde ise heykel yasaktır, resim şerhlidir. Bu durum, sanatlarda; mücerret anlayışın inkişaf ve tekâmülünü sağladığı gibi, telâkkîlerde de imaja değil mânâya, zâhire değil bâtına eğilmeye sevk etmiştir.

Meselâ Hazret-i Ömer’in imajı, vücut şekli hakkında pek az bilgimiz var. Heykeline, resmine, büstüne sahip değiliz. Sadece heybetli bir silûet… Fakat Hazret-i Ömer dendiğinde; adalet, fârûkiyet yani hak ile bâtılı, doğruyla yanlışı ayırma melekesi, hak nâmına celâl ve celâdet, dînî hassâsiyet ve salâbet gibi hasletleri hatırlıyoruz.

Bu meyanda ilgi çekici bir misal yaşanıyor ülkemizde. Hazret-i Ali’nin resimlerini evlerine asan, Hazret-i Ali’ye nisbetle anılan insanlar, onun özelliklerini hayatlarına geçirmiyorlar. Hattâ o resimlerdeki sîmâyı bile taklit etmiyorlar.

Hazret-i Ali’yi diğer sahâbeden ayırmadan sevenler ise onun nice hasletini biliyor ve yaşıyorlar.

Demek ki bizde kahramanlar daha çok şahsiyetlerini belirleyen unsurlarla meydanda…

Bugünün imaj pazarlamasında maketten, yaldızlı, ışıltılı, makyajlı, imajlı ama içi boş balon adamlar ve kadınlar insanımıza gösteriliyor. Hem de en meşhur, en süper ilh. etiketlerle.

İkinci sebep servis…

Arif Nihat’ın bedduâ ettiği gibi, evlâtlarımıza el-âlemin itini-kopuğunu, sanatkâr namzedine dinsiz, prensipsiz, ahlâksızı gösteren, servis eden şuurlu veya şuursuz eller var. Hele;

“İlim Çin’de de olsa gidip alınız.” hadîs-i şerîfinin, uzaklıktan kinâye için söylendiği vâkıasını unutup, ilim, edebiyat, sanat söz konusu ise; dinsiz, îmansız şahısları da model alabiliriz zannedenler var. Hâlbuki; îman nasıl amele, ideoloji nasıl aksiyona yansırsa, inançsızlık, küfür, şüphe de esere yansır.

Tıpkı komünizmin; sadece bir ekonomik model denilerek dîne düşmanca tavrından arındırılıp alınamayacağı gibi. Çünkü onun doğuş şartları, hayat ve varlık görüşü dinsizlik üzerine kurulmuştur. Aynı çizgideki bir sanatkârın sanatında da tuvale, notaya, satırlara ve oralardan sadırlara yansıyacak dinsizliktir. Arif Nihat, aynı şiirde Türk entelektüelini saran, sosyalist düşüncenin dinsiz köklerine lânetleri indirerek hatırlatıyor:

Kim reddederse insanı insan yapan yönü
Lâyık olur, derim, iki dünyâda lânete!

Taşlarla gövdelerden ibâretse kâinat
Değmez hayat bunca didinmeyle mihnete

İnsanımızın, ellerde şahsiyet modeli aramasında; bunlardan, yani imaj ve servisten başka bir sebep daha var.

Bu da bize ait, hakikî şahsiyetlerin arz edilememesi. Yahut; yerli şahsiyet arayışında hep mezarlıkların, türbelerin gösterilmesi.

Arif Nihat da şiirinde Anadolu’yu, Rumeli’ni hâlleriyle, dilleriyle, gönülleriyle fetheden, hayran bıraktıkları kitleleri selâmet yurduna taşıyan sîmâlara sesleniyor:

Ey Yûnus Emre, ey Hacı Bayram ve ey Celâl;
Siz erdirin duâmızı dergâh-ı İzzete

O kahramanlar, o büyük şahsiyetler; dillerde eserleriyle, yolumuzun üstünde türbeleriyle, nüfus kâğıtlarımızda isimleriyle elbette yaşıyor ve himmetlerine, tasarruflarına devam ediyorlar. Ama yaşayan insan, yaşayan model arar. Önemli olan şahsiyet özellikleridir, evet. Ama o özelliklerin hayata geçmiş hâlini görmeye ihtiyaç duyar.

Büyük şahsiyetlerini hep mezar taşlarından okuyan nesiller, ümitsizliğe de kapılırlar. Kış mevsimi hâlinde bahar hikâyeleri dinlemiş kuru yaprak psikolojisine mahkûm olurlar. Onlara taze bir şahsiyet modeli göstermek ve bahar dirilişi muştulamak elzemdir:

Bir filiz ver de bahar faslına dön!..
Gayrı, ağyârı bırak aslına dön!..
Sahte sevdâlara aslā yanma;
Ey asâletli Kerem, Aslı’na dön!.. (Tâlî)

Ayrıca, geçmişin nostaljisi de, gelecekten ilâhî bir kurtarıcı beklentisi de insanı atâlete iter.

O sebeple şahsiyet yetiştirmenin, ideal insan aramanın, yani eğitimin önemi çok büyük…

Tabiî ki; insanımıza imajdan, levhadan ibaret elleri servis edenlere karşı; gerçek şahsiyet özelliklerini anlatarak ve yaşayan şahsiyetleri, parmakla gösterilecek ahlâk âbidelerini hakşinasça anlatmayı ihmal etmeden.

Arif Nihat’ın bu arayışı da niyaz hâline getirdiği bir şiirden mısralarla yazımıza son noktayı koyalım. Asıl müstecap duânın fiilî olduğunu hatırlatarak:

Bize güç ver… Cihad meydanını
Pehlivansız bırakma Allâh’ım!..

Kahraman bekleyen yığınlarını
Kahramansız bırakma Allâh’ım!..

Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü
Ya çobansız bırakma Allâh’ım!..