Dürüst ve Sabırlı Olursan, ALLAH DENK GETİRİR…

Ahmet ZİYLAN

Herkes; dünyada işlerinin, yaptıklarının ve hayat akışının daima daha iyi olmasını arzu eder. Bilhassa netice itibarıyla. Bunun için de durmadan plânlar yapar, düzenlemeler yapar, ayarlamalar yapar. Yapar da yapar. Çalışır, didinir. El attığı her şeyin ucunu hayırlı bir neticeye bağlamaya uğraşır, ne yapsa denk getirmeye çırpınır.

Fakat hayat meçhullerle doludur. Nasıl etse de denk getirse, bunu bir türlü kestiremez. Sonra da işlerin denk gelip gelmemesini kumar zanneder. Zar oynuyorum zanneder.

Oysa öyle değil!

Kesinlikle değil!

Çünkü hiçbir şey rastgele olmaz bu kâinatta. Her şeyde bir denge ve bağlantı vardır. Biz, bize düşeni yaparsak; kâinattaki dengenin ve âhengin gerçek sahibi de bizim yaptığımıza göre netice ihsan eder. Çok kimsenin anlayamadığı husus burası. Ama en önemli nokta da burası.

Çünkü kul âciz. Ne yapsa, etse, illâ hesap edemediği bir taraf kalır; anlamadığı, göremediği bir yön olur; ya da gücünün yetmediği zorluklara yenik düşer. O hâlde işleri her şeyin sahibi olana ısmarlayıp da üzerimize düşeni tam yaparsak; bir de bakarsınız ki, yüce Mevlâ, en olmayacağı bile denk getirir.

Üzerimize düşen ne?

Her şeyden önce ne olursa olsun sabır, ne olursa olsun dürüstlük. İllâ doğruluk, illâ doğruluk. Zorluklara rağmen, yokluğa rağmen, sıkıntılara rağmen, dünyevî zarar görünen şeylere rağmen…

Böyle olursa, her şey bir gün faydaya ve büyük kârlara dönüşüyor. Siz nasıl olacak, olmayacak diye düşünürken öyle oluyor, şöyle oluyor, derken arzu ettiğinizden daha mükemmelini Cenâb-ı Hak nasip ediyor.

Bu hususta çok ibretli hâtıralar yaşadım. Tecellîlere şahit oldum.

Sene 1961.

Bir dükkân sahibimiz var. Mal sahibi, zengin bir kimse. Ben de gencim, yeni yeni iş tutuyorum. Dükkân kirasını da zar-zor verebiliyorum. Aylık 175 lira.

Fakat bir gün dükkân sahibi gelip;

“–Kirayı 225 yapacağız.” diyor.

Olurdu, olmazdı, illâ kirayı artırmak istiyor. 175’i zorla veriyorum 225’i nasıl vereceğim! Belki dükkânı, istediği paraya değer hani.

Diyorum ki:

“–Mâdem kirayı artırmakta ısrarlısın; o hâlde 200 vereyim. 25 benden 25 de senden olsun. 200’e anlaşalım.”

Kabul etmiyor:

“–Yok, 225’ten aşağı olmaz.”

Ne desem faydasız. Allah hiç kimseyi müşkülde koymasın. İyice çaresizim. Adamla anlaşmak mümkün değil. 225’ten bir kuruş aşağıya inmiyor. Diyor ki:

“–Taahhütname var, seni çıkarırım.”

“–Çıkarırsan daha kötü olur. Sen bu fiyata râzı ol.”

“–Hayır, olmam!”

Böyle didişiyoruz. Gelip gidip adam illâ kiranın öyle olmasını istiyor. Ben de 200’de ısrar ediyorum, istediği rakamı vermiyorum. Vermediğimden de değil, veremediğimden dolayı.

Başımı ellerimin arasına alıp şöyle düşündüm:

“Şu adama bir iltifat yapayım, elini öpeyim. Tavır koyarak değil de tatlı bir üslûpla davranayım. Durumumu anlatayım. Neticede mal sahibi ihtiyar bir kimse. Memleketin eşrafından tanınmış bir adam. Hem ihtiyacı da hiç yok. Bir hayli malı-mülkü var. Güzelce hâlimi anlatırsam, belki kalbi yumuşar.”

Bu şekilde yanına gittim, dedim ki:

“–Naci Dayı, sen bu memleketin eşrafısın…”

“–Ne olacak?”

“–Ben de fakir bir gencim, memleketin bir genciyim. Sapasağlamım. Fakat hâlime bir bak. İstikbal için hiçbir düşüncem yok. Sadece günlük iâşemi kazanmak için çalışıyorum. Şimdi; memleketin eşrafısın diye memleketin bir genci yanına gelse;

«Bana böyle bir yardım et!» dese yapmaz mısın?”

Ben böyle derken, içimden de;

«Herhâlde canın sağ olsun, haydi seninki de böyle olsun!» der diye zannediyorum. Biraz alttan alarak tevâzu ile gerçekleri söylüyorum bir bakıma.

Fakat cevabı düşündüğüm gibi olmadı. Çok acı bir karşılık verdi:

“–Sen ileride bir gün memleketin eşrafı olursan, yanına da memleketin bir genci gelirse ve senden böyle bir yardım isterse, bu dediğini o zaman sen yaparsın!”

Ben o zaman 25-26 yaşındayım. Naci Dayı da herhâlde 65 yaşında filân. Memleketin gerçekten de eşrafından sayılan bir adam hani, Dayılar dedin mi mal-mülk ganî.

Aldığım cevap karşısında gençlik kanımın kaynamasıyla tabiî ben de sabredemedim. Dedim ki:

“–Naci Dayı, Allah bana öyle bir servet verirse, memleketin bir genci de yanıma gelirse ve benden böyle bir yardım isterse, ben de ona yardım etmezsem, Allah o gün canımı alsın!”

“–Allah etmesin!” dedi.

“–Niye etmesin, etsin! «Â-mîn» desene!” dedim ve devam ettim:

“Ben öyle bir gence durumum yerinde olduğu hâlde yardım etmezsem, sahip olduğum onca servetin ne gereği var, malın-mülkün ne lüzumu var! İtibarı, şerefi hiçe saydıktan sonra, memleketin gencine yardım etmedikten sonra servet de, mal da, mülk de yere girsin! Cebimde durup da bir gence faydası olmayan paranın içine tükür gitsin!..”

Ben böyle kendime söyleniyorum, ama neticede ona dokunduruyorum. Ancak ne olsa gene de nazik bir üslûpla. Şahsına doğrudan ağır bir söz söylemeden. İçimdekileri kendi üzerimden dile getiriyorum.

Tabiî Naci Dayı, ne söylemek istediğimi anladı. Yerinden kalktı ve kaçarcasına dükkândan çıktı gitti.

O esnada biri de paltomu çekeleyip diyordu ki:

“–Yahu usta, besbelli senin dilin varmıyor. Ne olur, bana bir müsaade et. Müsaade et de şuna iyi bir küfür edeyim.”

“–Yok! Küfür etmek yok.”

Hâdise, çarşı içinde olduğu için herkes duruma vâkıf.

Fakat adam, merhamete gelmedi. Mahkemeye verdi. Elinde benden aldığı taahhütname ile uğraşa uğraşa dükkândan çıkardı. Bir berbere kiraya verdi orayı.

Aradan bir yıl geçti.

O berbere tıraş olmaya gittim. Tıraştan sonra berber merakla önceki hâdiseden söz açtı:

“–Ahmet Bey; buranın elektriği, suyu hâlâ senin üzerine geliyor. Niye bu dükkândan çıktın? Niye böyle oldu?”

Şimdi anlattığım gibi o zamanın heyecanıyla tekrar anlattım. Dinledi, dinledi. O da diğerleri gibi;

“Terbiyesiz adama bak, böyle adamlık olur mu?” filân dedi. Bir yandan da işine devam ediyordu. Eline kolonya döküp yüzüme sürdü. Birden şaşırdı. Durakladı. Konuşmayı kesti ve hayretle sordu:

“–Yahu ben seni tıraş etmedim mi?”

“–Ettin.”

“–Allah Allah! Fakat yüzün yeniden tıraşlık hâle gelmiş! Tekrar tıraş etmek gerek! Olacak şey değil!”

Meğer o hâdise bana ne kadar dokunmuş ki, anlatırken geçen 10 dakikalık bir zamanda nasıl hırslanmışım, nasıl üzülmüşüm ki tekrar tıraşım gelmiş…

Ne yapsın berber, yüzümü tekrar sabunladı, tekrar tıraş etti.

Tabiî bu, işin psikolojik etkisi. Asıl anlatmak istediğim, vurgulamak istediğim başka nokta. Ne olursa olsun sabır ve dürüstlük dedim ya, işte o.

O dükkândan çıkışımın tartışmaları ve mahkeme filân derken iki-üç ay geçmişti. Hâliyle dördüncü ay götürüp aylığını verememiştim. Kendi de gelip almadı. Fakat ben parasını toparladım. Ona vermeye gidiyorum. Evi de hemen dükkânın yanında. Beni mağdur etse de; hak haktır, alacak alacaktır, verecek verecektir. Ben Naci Dayı’ya giderken, yaşadıklarımın taze tesirinden dolayı farkında değilim, fakat Mehmet Ali isminde bir komşu beni fark etmiş, -kendisinin beş ay sonra bana anlattığı üzere- demiş ki:

“–Nereye gidiyorsun?”

“–Naci Dayı’ya gidiyorum.”

“–Niye?”

“–Bende iki buçuk aylık kirası var. Onu vereceğim.”

“–Adam seni dükkândan çıkardı, o kadar sıkıntı çektin. Senden bir de para mı istiyor?”

“–Çıkarması ayrı şey, hak ayrı şey.”

Bu kadar bir konuşma olmuş aramızda. Ben tam hatırlayamıyorum.

Aradan bir müddet geçti. İstanbul’dan bir makine aldım. Bir ayakkabı makinesi. Biraz param vardı, verdim; kalanını da ödeme şartıyla Antep’e döndüm. Makine ambarda duruyor. Ambardan alacağım makineyi, fakat param yok. Anamda yok, babamda yok, kardeşimde yok, eniştemde yok. Kimsemde yok para…

Dört bin lira para yok. Önüme gelene rica ediyorum;

“Ortak edeyim sizi…” diyorum, onu da bulamıyorum. O Mehmet Ali isimli komşunun dükkânının önünden telâşlı bir vaziyette geçerken gene dikkatini çekmişim ki beni yanına çağırdı ve sordu:

“–Nereye gidiyorsun?”

“–Ambara gidiyorum. Böyle böyle bir iş yaptım, fakat param yok. Para bulmaya çalışıyorum. Allah Kerim ne yapacağız bakalım…”

Adam, dikkatle yüzüme bakıp dedi ki:

“–Pekâlâ, ben sana dört bin lira borç versem. Ne dersin?”

Benim komşumdu eskiden. O sırada, evvelce Naci Dayı’ya giderken aramızda geçen konuşmayı da bilmiyorum. Bu kısmı anlatmamıştı o zaman. Dedim ki:

“–Seni ortak edeyim.”

“–Yok, ortaklık da istemiyorum. Sen beş ayda mı ödeyebilirsin, ben diyorum altı ay. Sen bana bu parayı altı ayda öde. Ödeme şartım da şöyle:

Yüz lira getir, beş yüz lira getir, bin lira getir. Eee soğan-sarımsak parası ettin, demem. Elinde fazla para olduğu zaman getir. Hesabından düşerim. Kimseye de böyle yapmam, kesinlikle bin lira ise bin lira, dört bin lira ise dört bin lira… fakat sen; nasıl getirirsen getir. Ancak bir şartım daha var.”

“–Nedir o şartın?”

“–Sen daha yeni esnafsın, bir şeyin olmadığını biliyorum. Fakat bu parayı vereceğine karşılık babanın bana ipotek verebileceği bir evi var mı?”

“–Evi var.”

“–Peki, ipotek verebilir mi?”

“–Babam verirse verir, vermezse vermez. Bir sormam lâzım.”

“–O zaman bir sor bakalım!”

O zamanın dört bin lirası şimdiki sekiz-on bin lira. Para o kadar…

Adama;

“–Peki, sana yarın haber veririm.” dedim.

Akşam oldu, babama söyledim. Dedim ki;

“–Bir arkadaşımız var. Bu ihtiyacımızdan dolayı dört bin lira; faizsiz, ortaksız, hiçbir şeysiz veriyor. Yalnız bir şartı var.”

“–Neymiş şartı?”

“«–Baban evini ipotek verebilir mi?» diye soruyor.”

Babam;

«Zaten bir evimiz var. Eğer o da giderse ne yaparız?» demedi:

“–Bir evim var oğlum, hemen yarından tezi yok tapusunu al götür!” dedi.

Baktım ki gözlerinden yaş geliyor. Sevincinden titrek bir sesle;

“–Ben de geçmişte birine böyle bir iyilik etmiştim. Herhâlde bunun karşılığı olsa gerek.” dedi.

Bir dolabı vardı, hemen oradan çantasını çıkardı. Açtı, tapuyu verdi. Nüfus cüzdanını verdi. Ve;

«Al, gerekeni yap!» dedi.

Ben de aldım götürdüm, sabahleyin vardım; parayı verecek komşumun masanın üstüne koydum;

“–Babam râzı oldu. İşte resim, işte tapu, işte nüfus cüzdanı. Ne gerekiyorsa yaparsın.” dedim.

Adam; kasayı açtı, dört bin lirayı verdi. Tapuyla, nüfus cüzdanını da parayla birlikte geri verdi. Ben şaşırmıştım. Dedi ki:

“–Ben seni biliyorum da, bir de babanı deneyeyim, seni tutuyor mu, baban da sana güveniyor mu, yoksa güvenmiyor mu? Bunu öğrenmek istedim. Bu tapuyla nüfus cüzdanını bana gönderdiğine göre demek ki o da sana güveniyor. Bu bana yeter!”

Ne kadar mânidar!

Ne kadar hikmet dolu!

Sabrın ve dürüstlüğün neticesinde Allah nasıl da denk getiriyor! Merhametsiz bir adamla imtihan ediyor, sonra da çok çok merhametli ve basîretli bir adamla mükâfatlandırıyor!

Bunları niçin anlatıyorum?

Dürüstlüğün ve sabrın bereketini, imtihanlar karşısında dengeli olmayı anlatabilmek için.

Yani her doğru ve güzel başarıda;

İlk sebep dürüstlük. Önce dürüst olmalısın. Dürüst olmazsan anan-baban da sevmez, râzı da olmaz zaten. Allah da râzı olmaz. Eğer dürüst olup bir de onların rızâ ve duâlarını kazandın mı, sana bin bir rahmet ve lütuf kapısı açılır.

Eğer bana zorluk çıkaran adama karşı dürüst olmasaydım, kalan kirasını vermeseydim, anam-babam benden râzı olmayacak, Allah da râzı olmayacaktı. Eğer onların rızâsı, duâları ve güveni olmasaydı, o adam da bana o yardımı yapmayacaktı.

Ama Allâh’ın lutfu hepsi güzel şekilde neticelendi. Adam, parayı ödeyiş süresi olarak altı ay zaman koymuştu. Allah; şükürler olsun ki, aşağı-yukarı beş ayda ödemek nasip etti.

Gel zaman git zaman, o adamla beraber İstanbul’dan trenle Antep’e dönüyoruz. Uzun zamandır içimde tuttuğum merakla sordum:

“–Sen herkese mi böyle yaparsın, yoksa bana mı yaptın?”

Dedi ki:

“–Herkese yapmam, bazı istisnâlarım vardır. Onlara yardım ederim.”

“–Pekâlâ, bana niye bu yardımı yaptın? Bizim bir alışverişimiz olmadı, bir irtibatımız olmadı. Sadece komşuyduk. Belki senden bir elbiselik aldıysak aldık, o kadar!”

Bunun üzerine bana Naci Dayı’ya kalan kirayı götürürken yaptığımız konuşmayı anlattı:

“–Senin haberin yok ama ben seninle konuştuktan sonra; «Acaba doğru mu söylüyor?» diye seni takip ettim. Gördüm ki, dediklerin doğru. Beni bu dürüstlük çok etkiledi.”

Velhâsıl;

İnsan;

«Kimse beni görmez!» dememeli. Biri var ki, nerede ne hâlde olursan seni görüyor. Mutlaka görüyor. Görmesini istediklerine de gösteriyor. Senin hâline göre yardım elini uzatıyor.

Her şey gönlümüzün hâline göre hayra veya şerre bir vesile. Geniş ve uzun süreli bakıp değerlendirmek lâzım.

Çünkü anlattığım faydalara ilâve olarak sonradan şunu da gördüm:

Ben o dükkânda 25 lirayı dert ettim. Hani denilebilir ki;

«Yahu 25 lira daha fazla niye vermedin de adamı o kadar üzerine çektin?» Fakat kazanamıyorum.

Niye kazanamıyorum? İş olmuyor bir türlü. Etrafımda herkes para kazanıyor, iş yapıyor, biri geliyor;

«Günde 10 çift sattım.» diyor, diğeri;

«20 çift sattım.» diyor. Ben iki çift satamıyorum.

Mahmut isimli ustama sordum:

“–Ustam, sen beni sever misin?”

“–Severim.”

“–O hâlde şu benim dükkânımı bir teftiş et. Benim eksiklerim neyse çekinmeden Allah rızâsı için söyle. Çünkü bende bir hata var. Ne bu hata?”

Adam baktı, araştırdı:

“–Hiçbir hata göremedim. İyi tarafın var, kötü tarafın yok.”

Bir başkasını çağırdım:

“–Gel bana hatalarımı söyle, benim eksiklerim neler? Niye ben sıkıntı çekiyorum?”

Fakat kimi çağırdıysam hiçbiri de;

“–Senin hatan şu kardeşim.” demedi, diyemedi.

Öyleyse niye işim ters gidiyordu?

Üstelik işler ters giderken bir de bize dükkân sahibi zulmediyordu!

Bu hâlin cevabını sonradan anladım.

Meğer;

Benim orada durmamam lâzımmış da onun için bütün bunlar olmuş. Fakat ben başlangıçta farkında değilim. Güvendiğim bütün ustalara soruyorum:

“–Benim hatamı söyleyin!”

“–İş hatası yok!”

Yok, ama benim için kısmet ve bereket orada takdir edilmemiş meğer. İşte bunun için bütün yaşananlar. Sabır ve dürüstlük imtihanı için. Sonra da başka bir yerde nasip olacak kısmetlere adım attırmak için.

Hani Allah buyuruyor ya:

“(Sizin hakkınızda hayırlı olanı siz bilmezsiniz.) Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 216)

İşte tam bu âyet-i kerîmenin mânâsı tecellî ediyor.

Denk getiren veya getirmeyen O.

İnsan bunu bilmeyince farkında olmadan ben yaptım sanıyor, ama öyle değil. Hepsi O’nun tecellîsi. Gerisi hikâye!

Bu sebeple;

Her bereketin, hayırlı ve bol kazancın ve kârın en büyük şartı, sabır ve dürüstlük.

Çünkü sana istediklerini nasip edecek olan yüce kudret, böyle istiyor, böyle tecellî ediyor…

Allah, bizi bu idrakten ayırmasın… Âmîn…

Ancak burada;

Dürüstlüğün karşılığını Allah, illâ bu dünyada verecek diye bir yanlış anlamaya da düşmemek lâzım. Çünkü bu da Allâh’ın muradına bağlı. Dilerse bu dünyada, dilerse öbür dünyada, dilerse her iki dünyada da tecellî ettirir. Ama illâ ki tecellî ettirir.

Bu bakımdan;

Bize düşen, daima hamd ile şükür.