Edep ve Terbiyede Zirve BAKIŞTAN ANLAMAK

Şems’in Peşinde
Mustafa KÜÇÜKAŞCI tali@yuzaki.com

Ziya Paşa’nın beyti meşhurdur:

Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir,
Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötekdir!

Yola gelmek, sırât-ı müstakîmi bulmak için aslında ceza, tekdir / azarlama ve nasihatten de önce bir merhale var:

Bakış…

Bakıştan anlayan kişi ne nasihate ne azara muhtaçtır. Bakışların dilinden anlayanlar için dillerin dahî ifadeden âciz kalacağı mânâlar saklar gözler. Memnuniyet, ikaz, af, müsâmaha, ısrar, teşvik…

Yüzümüz de türlü jest ve mimikleriyle konuşur. Fakat, anlayana sivrisinek sazdır, anlamayana da davul-zurna az…

Büyüklerimizden çok işitmiştik bakıştan anlayan evlâdın kıymetini… Değil söyleten, değil ikileten; bir bakışla vazifesini anlayan, yanlışından dönen evlât…

Nezâketin, âdâb-ı muâşeretin tekâmül ettiği cemiyetlerde dolaylı anlatımlar da ilerler. Dolaylı anlatımlardan, îmâlardan ve bakıştan anlamak; terbiyede incelik kazanmaya delâlettir. Cenâb-ı Hak; muhtelif âyetlerde bakıştan, sîmâdan, konuşma tarzından anlamaya teşvik etmiştir. Başkalarını bu gizlenemez ipuçlarından tanımak firâset eseri olduğu gibi, hürmet duyulan bir kişinin bakışından hoşnut olup olmadığını anlamak da bir edep iktizâsıdır. Sahâbe-i kiram; Efendimiz’in yüzünün kızarmasından, yüzünü çevirmesinden, cevap vermeyi geciktirmesinden durumun nezâketini anlar hemen hâllerine çekidüzen verirlerdi.

Çünkü Efendimiz’in nazarıyla olgunlaşan o insanlık zirveleri, anlayışta derinleşmiş, bakıştan anlamakta da hassâsiyet kazanmışlardı.

Nazar, insanın henüz tam künhüne varılmamış bir kuvvesi… İnsan farkında olarak veya olmayarak -bazen çok güçlü bazen zayıf- imrenme, beğenme, hased etme hisleriyle baktığı şahıs veya eşyayı etkiliyor.

Evliyâullah ise Cenâb-ı Hakk’ın lutfu olarak; yetiştirici, olgunlaştırıcı, tezkiye edici bakış kuvvetine sahip. Bu sebeple; «evliyaullâh»ın huzurunda edebe en ileri seviyede riâyet edilmeli; el, dil ve bel formülünün ötesinde gönül edebini de muhafaza etmelidir. «Evliyaullâh»ın nazarının müsbet tesiri için;

«Yek nazar çihl çile» denilmiştir. Yani, mürşid-i kâmilin bir tek nazarı, sâlikin kırk kez çileye girerek, halvet ile kırk kere kırk günü Cenâb-ı Hakk’a ibâdetle geçirmesinden daha etkili, daha fazla derece kazandırıcıdır.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nazarı ise; insanı peygamberlerden sonra en üst mertebeye, sahâbîlik şerefine ulaştırır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz ve «evliyâullâh»ın nazarları, ediplerce; bakırı altına çeviren simyaya, taşı yakuta çevirdiğine inanılan güneş ışığına benzetilir. Güneş; her zerreye ışığını bahşetmesi ve olgunlaştırıcı, ısıtıcı, nurlandırıcı ışığının kuvvet ve şümûlüyle «evliyâullâh»ın nazarını tarifte çok elverişlidir. Efendimiz’in nazarı, ekşi koruğu tatlı üzüme çeviren güneş gibi, günahları hasenâta çevirir:

Âfitâbın işidür gûreyi engür itmek
Seyyiâtum hasenât olur idersen imdâd (Nâbî)

Fakat gerek Allah dostlarının, gerek Cenâb-ı Hakk’ın Habîb-i Edîbi’nin nazarının bu; bakırı altına çeviren tesiri için, bakıştan anlamak, o bakışa îman ile mazhar olmak şarttır. O yoksa değil bir nazar, yetmiş kez istiğfâr-ı nebîye mazhar olmak dahî fayda vermez:

Nebîden bir nazar yetmiş ve ashâb olmuş insanlar,
Ne ibrettir; kararmış kalbe yetmez yetmiş istiğfar.
(Tâlî)

Kusur, nazardan istifade edemeyen gözdedir. O gözün eğri, yan bakışındadır:

Nigâr eğri bakan gözden cemâlün gizler ey zâhid
Sen ol dîdârı görmezsin çün idersün nigâh eğri
(Ahmed Paşa)

Çünkü eğri bakan, baktığı yüzün güzelliğini göremez. Göremez çünkü o güzelliğin sahibi, güzelliğini eğri bakışlardan gizler. O güzel yüzü görüp hayran olmayan da nazarından istifade edemez.

Bu ulvî nazarlardan istifade edebilmek için, gözün kaymaması gereklidir. Büyüklerin gözünün içine dik dik bakmak da sû-i edeptir lâkin, göz; fedâîsi olduğu hükümdarın bir işaretini bekleyen leventler gibi hâzır ve nâzır olmalı, uyanık ve dikkatli olmalıdır.

Cenâb-ı Peygamber ulvî mîrac hâdisesinde sergilediği edep ve metânetle, Cenâb-ı Hakk’ın; “Gözleri şaşmadı ve kaymadı.” methine mazhar olmuştur:

Etmedi Firdevs bâğına nazar

Lâ büd oldu vasfı «mâ zâğa’l-basar!» (Ahmedî)

Huzurda cennete bile kaymayan gözlerden alacağımız ders, gözlerimizin mâsivâya kaymaması, hele haramı göz aynasına hiç aksettirmemesi lüzumudur.

Arapçada ayn hem göz demektir hem casus… Bu mânâ zenginliğiyle;

«Göz, kalbin casusudur.» denmiştir. Göğüs kafesinde mahpus olan kalp; göz, kulak, burun gibi âzâ ile dışarıdan bilgi alır. Eğer ham nefis tarafından sipariş edilmiş malzeme bu organlar tarafından toplanıp kalbe servis edilirse; kalp aynası paslanır, kararır. Fakat nefis aradan çıkar, kalp rûhâniyetin mâkesi hâline gelebilirse, bu kez gönül; nazargâh-ı ilâhî olur, yani Allâh’ın bakışına mazhar olur.

Bakış terbiyesinin edep ve hayâ ile münasebeti çok güçlüdür. Halk arasında bir kişinin gıyabında râzı olmayacağı bir şey yapmaktan sakındırma bâbında;

«Yarın yüz yüze bakacağız!» denmesi ne kadar mânâlıdır. Nâbî, Efendimiz’e seslenirken bu mânâyı dile getirerek;

“İnancıma göre hem günah işleyip hem de nazarında, o karşısında eriyeceğim bakışların önünde hacâletle feryat etmek, günahkâr olmaktan daha beterdir.” diyor:

Îtikādumda güneh eylemeden bedterdür
Hem idüp cürmi hem itmek nazarında feryâd

Seyrî de bu mahcubiyeti dile getiriyor:

Görenle görüştüğün mübârek eşiğine,
Sana bakmaya lâyık bir göz getiremedim.

Yine de bu mahcubiyet, bu liyâkat iştiyâkı da müsbet bir merhale. Çünkü bakıştan anlamak için bakışa talip olmak gerekir. Bakıştan anlamaktan nasipsiz yaramaz çocuklar, anne-babalarının ses çıkaramayacakları misafirlik gibi yerlerde, kendilerini te’dip etmeye çalışan ebeveynlerinin bakışlarından gözlerini bilhassa kaçırırlar. Eve dönüşte de annelerinin merhamet edeceğini, babalarının unutacağını umarlar.

Fakat ya unutmaz da gözlerinin içine acı bir şekilde bir kez bakıp, yüz çeviriverirlerse! İşte bir evlât için en acı ceza, fakat bakıştan anlama eğitimini almaları için en güçlü ders budur. Eğer iyice arsız-hayâsız hâle gelmemişse bir çocuk anne-babasının kendisine iltifat etmemesine, yüzüne bakmamasına dayanamaz.

Çünkü insan; nazara, iltifata, görülüp-gözetilmeye düşkündür. Yetişkinler de çok farklı değiliz. Bir yeni mekânda gözlerimiz ya bir âşinâ veyahut sıcak bakan bir çift göz arar. Gözlerin bizden kaçırılması, bilen için ne büyük bir ezâ ve ne ağır bir cezâdır.

Tebük Seferi’ne katılmayan ve münafıklar gibi yalana da sığınmayan üç sahâbî, Efendimiz’in irtibatı kesme cezasına muhatap olmuşlardı. Kimse yüzlerine bakmıyor, gözler onlardan kaçırılıyordu. Kur’ân-ı Azîmüşşân, onlara bu cezadan dolayı yeryüzünün dar geldiğini, vicdan azabının da sıkıştırmasıyla Allah’tan başka sığınak olmadığını böylece idrak ettiklerini ifade ediyor. (et-Tevbe, 118)

Kıyâmette de, münkir ve mücrimlere verilecek en büyük cezalardan biri Cenâb-ı Hakk’ın onlara bakmayacak oluşudur. (Âl-i İmrân, 77) Mü’minlerin en büyük mükâfâtı ise, Cemâlullâh’a nazar kılacak olmaları… (el-Kıyâmet, 23)

Bakıştan anlamayanlar o cemâle erebilirler mi?

İhsan şuuru bakıştan anlamanın zirvesidir.

Allâh’ın bakışından anlamak!

Çünkü Efendimiz ihsânı Allâh’ı görüyormuşçasına kulluk etmek olarak tarif ediyor. Allâh’ı görüyormuşçasına, bir edeple… Daima Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi gören el-Basîr ism-i şerîfinin idrâki içinde…

İhsan şuurunda olanın ne nasihate, ne azarlamaya, hattâ ne cennet teşvikine, ne cehennem korkutmasına ihtiyacı var.

Yeryüzünde, Allâh’a gayben inanıp, O’nun bakışlarını üzerinde hisseden ve ona göre davrananlara Rabbimiz, cemâline bakma mükâfâtını veriyor.

Bu en büyük mükâfata da erişmek için, terbiye ve edebin en temel noktasına inmek, bakıştan anlamak şart…