Faydasız Eğitim ve; MASKELİ MEDENİYET…

Seyr

M. Ali EŞMELİ seyri@yuzaki.com seyri@seyri.com

Nurettin TOPÇU, bir derste talebelerine şu suâli yöneltir:

“–Dünkü insan mı daha huzurluydu, bugünkü insan mı daha huzurlu? Ne dersiniz?”

Cevap:

“–Hocam, elbette bugünkü insan daha huzurlu!”

“–Niçin?”

“–Çünkü bugün gelişen teknik imkânlar hayatı daha kolaylaştırdı.

“–Nasıl?”

“–Bulaşık makinesi, çamaşır makinesi, uçaklar, mükemmel araçlar vesaire, bir sürü imkânlar ve onların sağladığı rahatlık…”

“–Fakat bunlar ten plânında geçerli. Huzur ise gönül dünyasında yaşanan bir vâkıa değil mi? İnsanın ruh hâli, ten rahatlığından daha önce gelmez mi?”

“–Öyle de hocam!”

“–Tabiî zannediliyor ki, ten huzursuzsa ruh da huzursuz olur. Ten rahatsa, ruh da rahat eder. Ama işin gerçeği, öyle mi? Asla! Dikkatlice inceleyin, göreceksiniz ki, nice mahrumiyetler içinde iken bile dünkü insan daha huzurluydu. Dedeler daha mutluydu.”

“–Hocam, gelişen tekniğin onca sıkıntıyı çözmesini ve getirdiği kolaylıkları yok mu sayacağız?”

“–Maalesef götürdükleri çok daha fazla! Çünkü modern dünya, insana ten plânında nice cazibeler sunarken ruh plânında ise nice güzellikleri gönüllerden söküp götürmekte. Cesede ait imkânları ve ihtiyaçları ne kadar genişletmekteyse, gönle ait imkânları ve ihtiyaçları o kadar daraltmakta. Hem de en vahşî bir şekilde. Biliyorsunuz;

Amerika, Japonya’ya iki kiloluk atom bombası attı. İki şehir bir anda kömür hâline geldi. O şehirde yaşayan kim varsa, ne varsa öldü; kadınlar öldü, çocuklar öldü, hastalar öldü, bitkiler öldü, karıncalar-kuşlar öldü, kelebekler öldü, çiçekler öldü, içiyle ve dışıyla bütün bir toprak öldü, yani canlı nâmına hiçbir şey kalmadı…

Oysa;

Eskiden sadece kılıç kılıca gelenler ölürdü… O günün de cânîleri ve cellâtları vardı, onların içinde de masumları ve mazlumları öldürenler vardı, ama bu denli değildi. O günküler, bugün yaşananların yanında devede kulak kalır. Çünkü bugün bebeden kelebeğe kadar milyonlarca suçsuz kurbanlarıyla öyle insanlık dramları yaşanıyor ki, onları anlatacak olan kelimeleri de hıçkırıklara boğuyor…

Bu, neyin neticesi?

Bilene de bilmeyene de mâlûm…

Üstelik;

Günümüz ilim dünyası; kitleleri yok edici öyle teknik silâhlar üretmeye devam ediyor ki, şehirler ve ülkeler, dolayısıyla da bütün dünya her an yeni bir tehlike ve tehdit altında. Hâl böyleyken huzurlu olmak, ne kadar mümkün?

İşte gençler, bunun için dünün insanı daha huzur içindeydi.”

Eğer Nurettin TOPÇU hoca, bugün hayatta olsaydı, anlattıklarına daha neler neler eklerdi! Kitleleri imha için yeni üretilen sayısız silâhlar, biyolojik tahribatlar, özel üretilip milletler üzerine salınan öldürücü virüsler, mikroplar, Gazze’de kullanılan fosfor bombaları ve daha adını bilmediğimiz nice imha ve âfet araçları ve bunları kullanan acımasız robot insanlar karşısında talebelerine ve cemiyete neler söylerdi neler!

Bir yanda;

Her gün şahit olduğumuz insan ve şehir harabeleri, enkazları, mezbeleleri ve içlerinde sesli-sessiz nice çaresiz feryatlar, acılar, dramlar…

Diğer yanda;

Bunları daha genişçe ve kolay gerçekleştirmenin adı hâline gelmiş bir teknik dünya, sözüm ona modern gelişmeler… Öve öve bitirilemeyen gûyâ ilim hârikaları…

Nasıl bir ilimdir ki bu; insanın rûhuna da ve huzuruna da düşman?

Nasıl bir ilimdir ki bu; vicdan ve merhamet tanımıyor!

Nasıl bir ilimdir ki bu; cehâletin yüz karası!

Nasıl bir ilimdir ki bu; faydasızlık temelleri üzerinde filiz vermiş, zararın hizmetçiliğini yapıyor. Şeytanla dost. Kötülüklerle harman. Âhirete sırtı dönük.

Nasıl bir ilim?

İçinde bilgi var gibi, hakikat yok. Hakikat var gibi, hak yok. Hak var gibi, matematik yok. Matematik var gibi, denge yok. Denge var gibi, fizik yok. Fizik var gibi, metafizik yok. Metafizik var gibi, istikamet yok. İstikamet var gibi, doğruluk yok. Doğruluk var gibi, inanç yok. İnanç var gibi, irfan yok. İrfan var gibi, idrak yok. İdrak var gibi, zekâ yok. Zekâ var gibi, akıl yok. Akıl var gibi, fikir yok. Fikir var gibi, şuur yok. Şuur var gibi kafa yok. Kafa var gibi, beyin yok. Beyin var gibi, kalp yok. Kalp var gibi, gönül yok. Gönül var gibi, ruh yok. Ruh var gibi, fakat hayat yok.

Hayat olmayınca da, ne var olur ki!

Zaten;

Mevcut özellikler de var gibiden öteye geçemiyor.

Tam bir tuhaflıklar kumkuması.

Tezatlar girdabı…

Nasıl bir sakat ve mizansız bir ilim bu;

• Madde plânında temizlik için çamaşır makineleri üretirken mâneviyat plânında her türlü kirliliğin sebebi oldu, gönülleri ve ruhları çöp dağlarıyla doldurdu.

• Hayatın tam merkezine televizyonu getirirken, mahremiyeti götürdü. Hiçbir ortamda yanından bile geçmek istemeyeceğiniz kimseleri, evin en mûtenâ odasına soktu. Duruşları ve duvarları yıktı. Tuvalet atıklarını mutfaklara döktü.

• İnterneti getirdi, bir anda dünyanın öbür ucuna ulaştırdı. Fakat akla hayale gelmeyecek kötülükleri de damarlarınıza kadar yaklaştırdı.

• Bilgiye erişmeyi kolaylaştırdı, ama doğruyla yanlışı içilmesi mümkün olmayan bir çorbaya dönüştürdü. Bilginin hakikat süzgecini kaldırdı.

• Kolaylıkları artırdıkça, gayretleri çelmeledi, her vesileyle hoyratlığı, tembelliği ve hantallığı körükledi, artırdı.

• Nefsâniyet meselesinde alabildiğine imkân, rahatlık ve ortam oluşturdu; fakat rûhâniyet meselesinde her yönden sıkboğaz eyledi.

• Madde için mânâdan, ten için ruhtan, nefis için gönülden, kötülük için iyilikten, yanlışlar için doğruluktan, dünya için âhiretten, kısaca lânetli şeytan için yüce Rahman’dan bile vazgeçmeyi öğretti, prensipleştirdi, benimsetti ve bunları da yegâne geçer akçe hâline getirdi.

İnsanı; gönlü, rûhu ve mânevî şahsiyetine göre değil de cesedi, nefsi ve dünyevî özellikleri ile insan saydı.

Böylece vitrinde melek, arka plânda canavar olan karakterler yetiştirdi.

Yani maskeli bir medeniyet oluşturdu.

Yirminci ve yirmi birinci yüzyıllara hazin ve ıstıraplarla dolu damgasını vuran bu medeniyet, insanlık için bir âfet oldu.

Çünkü maskesini kaldırdığınız zaman karşınıza çıkan manzara, tüyler ürpertici. Onca melek çehrelerin arkasından çıkanlar, ne yazık ki türlü türlü cellât suratları ve insan kasapları…

M. Âkif’in tasvir ettiği gibi:

Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar!

Canavar bir medeniyet.

Onun dün dünya üzerinde, bilhassa İslâm coğrafyasında yaptığı dehşetengiz cânîlikler ve vahşetler karşısında Cûdî Efendi, cılız vaziyetteki müslümanların hâline tercüman olarak şöyle figan etmişti:

قم يا سيد الورى قد قامت القيامة

Yetiş ey Varlığın Efendisi; kıyâmet kopmaktadır!

Acaba bugünkü daha teknik imkânlarla yapılan daha acımasız ve geniş çaplı zulümleri görseydi, kim bilir nasıl feryat ederdi!

Gitgide daha canavarlaşan maskeli medeniyetten yüreği kim bilir nasıl dilhûn olurdu!

O medeniyet maskesinin ardında neler yok ki!

Görmek için binlerce acı gerçeğin hangi feryâdını işitsek, kâfî! Hazin yüklü manzaraları gözümüzle de kalbimizle de fark etmeye başlarız.

İşte;

O medeniyetin insanları, biz güçsüzleştiğimiz demlerde Afrika’ya girdi. Girerken de Osmanlı flâmalarını maske olarak kullandı. Bir de kendilerini dünyanın en medenî insanları olarak göstermeye çalıştı. Ama attıkları her adım, tuttukları her köşe, dolaştıkları her karış, içler acısı binlerce sancının, ıstırabın, feryadın, acının ve dramın merkezi oldu.

O canavar medenîler, Afrika’nın zavallı ve âciz insanlarını bir konserve gibi kullandı. Her canlı damarı emdi, sömürdü. Öyle ki posa bile bırakmadı. Herhangi bir hak talep edemesinler diye de, öyle perişan bir vaziyette ve ihtiyaçlar girdabı içinde tuttu ki, sırtlanların bile; “Bu kadar da olmaz!” diye içi sızlar. Fakat maskeli medenîlerin içi sızlamadı hiç. Sızlamıyor da. Bu yüzden oluşan tablo:

Dünyanın en dokunaklı insan manzaralarının yaşandığı koca bir kıta. Sömürülen milyonla insan.

Nasıl bir medeniyet, ilim ve insanlık anlayışı ki;

Memleketlerin altın, gümüş, petrol gibi zenginlik kaynaklarına, kısacası her şeyine el koyduruyor, fakat ödediği karşılık, sadece hiçbir şey! Bu kadarla kalınsa iyi. Ellerinden nimetleri alınan insanlar, bir de erimiş bir pelte hâlinde açlığın kucağına fırlatılıyor, ölüme terk ediliyor. Susuzluktan binlercesi ölürken sömürenlerin içleri yine sızlamıyor, çok kolay olduğu hâlde bir su kuyusunu bile onlara çok görüyor. Hastane deseniz, hiç yapmamış zaten. O maskeli medenîler, onları insan olarak değil, âdeta diğer mahlûkat olarak farz ediyor. Yeni ürettikleri ilâçları da o âciz insanlar üzerinde deniyor. Zavallı Afrika, tek dişi kalmış canavarın bir de kobayı durumunda.

Medeniyetin, sadece lâk-lâk kısmında insancı kesilen yamyamların palavradan insanlıkları bu kadar!

Yuh olsun;

Vitrini, ambalâjı ve maskesi dolayısıyla kendisine hayran olunan bir medeniyet, özü itibarıyla ancak âdî bir deniyetin/alçaklığın vesikası.

1900’lerde Afrika’da hıristiyan nüfus 10 milyon kadar. Bugün 300-350 milyon olduğu söyleniyor. Bir asırda oluşan hazin manzara. Hem maddî sömürgeciliğin hem de mânevî sömürgeciliğin kahredici tablosu.

Önceki yüzyıllarda Mali sultanları, Mekke-Medine’ye giderken altın götürürlermiş, yolları üzerinde geçtikleri her yerde de bol bol altın hediye ederlermiş! Çünkü dünyada en zengin altın yatakları orada. Fakat Fransızlar, 18. yüzyılda oraya giriyorlar ve öyle sömürüyorlar ki şimdi Mali, Afrika’nın hemen hemen en fakir yerlerinden biri.

Hazin tespitlerin özeti şu:

Maskeli medenîler, nereye girmişlerse oranın halkı; okulsuz, mektepsiz, yazısız, bilgisiz, eğitimsiz, hastanesiz, ekmeksiz ve susuz. Ekvator memleketlerinde, 30 metrede su çıkan yerler bile susuz…

Niye?

Yeter ki maskeli medenîler daha keyifli bir hayat yaşasın, diye…

Bu uğurda onlar, aldıkları tahsil ve medeniyet çerçevesinde neler yapmadılar ki!

En acımasız egoizm vampiri olarak emmedikleri damar bırakmadılar.

O maskeli medenîler;

Milyonlarca insanı yer altı tünellerinde köle gibi çalıştırdılar. Gık diyeni betonların içine attılar. Hangi tahsil bu? Bir de vahşî kapitalizmin; “Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin, yesin, içsin! Bırakınız altta kalanın canı çıksın!..” şeklindeki zalim parolası! Rekabet adında bir felâket!

Hep bu şekilde;

Tröstler, karteller, yeryüzünde alttakilerin kanını vahşetin en gaddar ve sivri dişleriyle-dişlileriyle emiyor, emiyor. Her vesileyle kandırıyor kandırarak ve aldatarak…

Bir ekonomistin yaptığı şu tespit, ne kadar mânidar:

“Eskiden bostan kuyuları vardı. Onun etrafında at çevirirlerdi. At döndükçe su çıkardı. Fakat bu dönüş esnasında atın başı dönmesin diye gözünü bağlarlardı. Böylece at, düz gidiyorum zannederek kuyunun etrafında döner dururdu.

Bugün ekonomik sistemlerden komünizm ve kapitalizmin arasındaki fark, atı nasıl döndürecekleri hususunda metot farkından başka bir şey değil. Komünistler, atı kırbaçla döndürmekten yana. Kapitalistler ise ata yem torbası gösterip de o geldikçe geri çekmekten yana. Yani metot farklı olsa da netice itibarıyla yaptıkları iş aynı. Değişen bir şey yok!”

Tabiî;

Mesele temelden ele alınmayınca gözden kaçan çok şey oluyor. Tahsil nâmına insanlar cehaletten cehalete sürükleniyor. Eğitim adına canavarlaştırılıyor. Medeniyet adına vahşîleştiriliyor.

İnsan; insanın kurdu, çakalı, vampiri ve canavarı hâline getiriliyor. Bunu körükleyen bir medeniyetin neresi medeniyet, ilmin neresi ilim? Rusya, 20 milyon insan kellesi üzerine kurduğu komünist medeniyetle dünya tarihine ne katabildi? İnsanlığa ne kazandırabildi? Kendine istikbal adına ne faydası oldu? Afrika’yı sömüren ve katliamlardan geçiren batıda gerçek bir insanlık güneşi doğdu mu? Ne gezer! Hâlâ güneşin battığı yer orası. Hâlâ en kötü bataklıkların merkezi durumunda bir medeniyet çöplüğü…

Bugün dünyanın gidişatına etki eden sistemlerin fikir babaları, hep zâhiren ilim ehli insanlardı, gûyâ. Fakat sadece insan mezbeleleri oluşturdular. Kelleler üzerine medeniyet kurdular. Kendileri de o medeniyet çığının altında kalarak kahroldu, gitti. Şimdi her biri, insanlık nâmına gece-gündüz bin bir kahırla anılmakta…

Bu sancılı ve meş’um temeller üzerinde oluşan seküler ve global bir dünyanın, şimdi aynı, yine lâ-yenfâ/ faydasız olan ilme hizmeti mevzubahis, en canlı gündem.

Doğruları da ona göre oluşmuş. Çarpık. Müteverrim. Yoksa o kadar akılcı olmaya çalışan bir ilim dünyası, hâlâ Darvin nazariyesine saplanıp kalmazdı. Dîne, hele İslâm’a karşı olan nazariyeleri, onların bütün iflâslarına rağmen bu yüzden öğretiyor, okutuyor. Bitmiş, pörsümüş, çöp tenekesine girmiş bir görüşü bu yüzden en mûtenâ masalarda eğitim vazosuna koyuyor. Hâlbuki Darvin nazariyesinin elle tutulacak yeri yok. Onun en aşırı savunucusuna bile; “Maymunun çocuğu! Anan da deden de maymun! Sen de maymunsun!” desen, küplere biner.

Tek dişi kalmış medeniyetin çıkmazı bu.

Velhâsıl;

Asırlardan beri tarih de ilim de gösteriyor ki;

Menşei/kaynağı yüce ölçülerle yoğrulmayan, ilâhî ve Kur’ânî güzelliklerden nasîb almayan, Rahmânî şefkat ve merhametle bütünleşmeyen her medeniyet, ancak tek dişi kalmış medeniyet olmakta. İnsan olmaya karar verse bile; bu, ancak geçici ve sun’î/yapay kaçmakta ve bir müddet sonra illâ vahşî yönü hortlamakta. Cehaletin emrinde iş görmekte.

Bu bakımdan ilimde ve tahsilde;

İlâhî nefes şart! Hazret-i Peygamber’in yüce ahlâkıyla mayalanmak şart! Mâneviyat pınarı, adalet zemzemi ve hidâyet kevseriyle dirilmek şart!

Aksi hâlde en faydalı ilim bile, faydasızlık temelleri üzerinde bir belâya dönüşüyor.

Meselâ tıp ilmi. Her yönüyle insanlık ve merhamete dayalı bir ilim. Ancak erbabında Allah korkusu olmadığı, takvâ ve vicdan bulunmadığı anda insana kasaplık yaptırabiliyor. Mâlûm;1400 küsur sene evvel kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı. Şimdi de aynı cürmü/cinayeti, kürtaj kasapları gerçekleştiriyor. Daha ana karnında iken hem kız çocukları hem de erkek çocukları diri diri doğruyorlar. Buna âmâde davranan vicdansız baba ile ana da düşünmüyor ki, kürtajla kurban ettikleri çocuk belki hayatlarında kendilerinin tek ve yegâne dayanağı olacaktı. Maalesef gaflet ve cehalete yenik düşen insanoğlu, rızkı Cenâb-ı Hakk’ın verdiğini unutuyor da rızık endişesi ve benzeri sebeplerle yavrucağızlara gözlerini kırpmadan kıyıyor! Görmüyor ki; kuşlar bile yuvalarından aç bir şekilde uçarlar ve Allâh’ın lutfu sayesinde yuvalarına tok olarak dönerler.

Şimdi, en hassas bir ayarla teraziye tekrar bakalım:

İlim arttıkça bir fazîletler medeniyeti geleceği yerde dünyada, global bir câhiliye toplumu meydana geldi.

Sanayi ilerledi fakat insanlık geriledi.

Ten plânında imkânlar ve kolaylıklar arttı, fazîletler azaldı.

Önceki yamyamlar, bugün gardırop değiştirdi. Gardırop inkılâbı oldu yamyamlıkta.

Şahit oluyoruz ki cinayet işleyenlerin, zulmedenlerin çoğu ve önde gelenleri, diplomalı insanlar. Bazılarının belki 3-4 yerden diploması var. Fakat Cenâb-ı Hak’tan uzak yaşandığı için o diplomalar başka yere götürüyor. Felâket doğuruyor. Bir zulüm aracı oluyor.

Çünkü o diplomaların ilmi, menfaatlere sevk ediyor. Hukukçuyu, hak-hukuk tanımayan bir cellât; doktoru insana değer vermeyen bir kasap; eğitimciyi de cehalet fabrikası olarak çalıştırıyor. Çünkü Allâh’a götürmüyor…

Çözüm ne?

Maddî hayatla mânevî hayatı beraber götürebilmek. Diplomaları iki taraflı alabilmek.

Yani;

İllâ mâneviyat, illâ Allah korkusu!

Zira;

Allâh’a götürmeyen her ilim daima insanların zararına…

Dolayısıyla;

İlim yolunda neslin yetişmesinde ilk eğitim kucağı olan anne-babalar, bu hususta son derece hassas, şuurlu ve idrak sahibi olmak mecburiyetindeler. Herkesten önce onların en mühim vazifesi, evlâtlarını faydasız ilim erozyonundan korumaktır. Aksi hâlde bu evlâtlar, kıyâmet gününde anne-babalarından dâvâcı olacaklardır.

Unutmamalı ki insan, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına uygun bir faydalı ilimle meşgul olmadığı müddetçe ne öğrense nâfile, boşuna! Çünkü düzeltici değil, bozucu olur. Çünkü idlâl/saptırma, daima işi bilenlerden zuhur etmiştir. Halk ne diyor bugün:

“Bir profesör mü doğru söyler, yoksa cami imamı mı?”

Liyakate ve ehliyete bakılmıyor. Maalesef idlâlde/yanlışa yönlendirmede bu kadar mesafe alınmış. Tahribat böylesine benimsenmeye başlanmış. Kaldı ki tahrip unsuru olan bir profesörlük neyin ilmi? Sadece vebalin…

Velhâsıl;

Kulu, ancak Allâh’a götüren bir ilim selâmete çıkarır. Dünyada da huzur kaynağı, âhirette de huzur vesilesi olur. Kabirde de ferahlıktır. Sırf dünya ilmi ise küllü zarardır. Çünkü o, ancak «medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar»lar üretir. O canavarlar da sözde melek kesilirken özde dünyayı kana bularlar. İşte Afrika’nın mazlum insanları, Urumçi’nin, Çin’in mazlum insanları! Onlara zulmedenlerin hepsi de ilimde ileri seviyede diplomalı, apoletli kimseler!

Düşünmeli ki;

Cenâb-ı Hak bizi kupkuru bir dünyaya getirmedi. Eğer dünyada hiç ağaç olmasaydı, ağacın ne olduğunu bilmezdik. Ses olmasaydı, sesin ne olduğunu bilmezdik. Daha bizim bilemediğimiz neler var kim bilir? Ne kadar trilyonlarca hâdise var, biz bilemiyoruz.

İşte;

Her şeyden önce bunun, yani hakikatin, kâinatın, insanın, ilâhî kelâmın ve yaratılışımızın tahsilini yapmak lâzım. Sahâbe bu tahsili yaptı. Bir asr-ı saâdet toplumu meydana geldi. Onlar gibi tahsilli bir nesil, bir daha gelmedi. Onlar Allah Rasûlü’nün talebeleriydi. Onlardan bugüne 14 asır geçti. Fakat o gerçek medeniyet insanlarının kıssaları, dillere destan oldu, hâlâ devam ediyor. Kendi şahıslarında bizzat gerçekleştirdikleri o birbirinden güzel fazîlet nümûneleri devam ediyor.

Bir de diğer dünyanın insanlarına bakalım;

Acaba bugün Aristo’nun hangi kıssası var? Eflâtun’un hangi kıssası var? Marks’ın hangi kıssası var? Onların yapısında; hayatı dünyevî ve uhrevî güzelleştirecek hangi fazîlet dolu, ahlâk-ı hamîde ile yoğrulu şahsiyet timsali, mükemmel davranış ve âbide yaşayış örnekleri var?

Hiç!

Anlatılanlar da kuru lâkırdı…

Oysa İslâm tarihi, gerçek ilmin büyüttüğü yüce şahsiyetlerin sergilediği sayısız müthiş örneklerle lebâleb. İşte bir tanesi:

Hayber zaferinden sonra yahûdîler, kendi arazilerinde yarıcı (ortak) olarak kalmak istediler. Bunun için Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün yahûdîleri sürgün etmedi. İstediği anda çıkarmak şartıyla, bu münbit toprakları işleyip yıllık kazançlarının yarısını vermek üzere yahûdîleri yarıcı olarak kabûl etti. Bu yahûdîler, Hazret-i Ömer’in hilâfeti dönemine kadar bu hâl üzere yerlerinde kaldılar. (Müslim, Müsâkāt, 5; Ebû Dâvûd, Harâc, 23-24/3007)

Abdullah bin Revâha -radıyallâhu anh-, her yıl oraya gider, çıkan mahsulün miktarını tahmin eder ve yarısının karşılığını onlardan alırdı. Yahûdîler, Abdullah’ın tahminde gösterdiği titizlik sebebiyle rahatsız oldular. Hattâ bir ara lehlerine müsamahalı davranması için rüşvet vermek istediler. Abdullah bin Revâha -radıyallâhu anh- onlara;

“–Vallâhi siz bana (menfî davranışlarınız sebebiyle) Allâh’ın mahlûkatının en sevimsiz olanısınız. Buna rağmen, benim size olan buğzum, size karşı âdil olmama mânî değildir. Sizin bana teklif ettiğiniz rüşvettir. Rüşvet ise haramdır, biz onu yemeyiz!” dedi.

Yahûdîler, Abdullah -radıyallâhu anh-’ı takdir edip;

“–İşte bu adalet ve doğrulukla semâvat ve arz nizam içinde ayakta durur.” dediler. (Muvattâ, Müsâkāt, 2)

İşte gerçek ilim ve tahsilin tecellîsi.

Geleceği imar edecek olan nesil, bu hakikati en güzel şekilde anlayarak yetişmeli ki, istikbal, yine hidâyet ve adalet güneşinin tertemiz nûruyla ışıldasın. Gönüller su gibi billûr olsun. Gözler, maskelere aldanmasın; cehenneme götüren cilâlara, yaldızlara kapılmasın! İdrakler, şeytanın verdiği narkozlarla uyuşmasın! Akıllar, kötülüklere hizmetçi bir hâle gelmesin!

Hem dünya cennete dönsün; hem de âhiret.

Öyleyse son kelâm şu:

Aldanma, boğar, maske takan bir medeniyyet,
Çek maskeyi ey göz, sen onun kalbini seyret!
Aldatmasın aslā dışı yaldızlı kaporta,
İçten kötünün her şeyi baştan sona âfet!..

(Seyrî)