MERHAMETİNİZİ AKTİFLEŞTİRDİNİZ Mİ?

Mustafa KÜÇÜKAŞCI tali@yuzaki.com

Bir grup arkadaş, minibüs tarzı bir araçla yolculuk yapmaktadır. Trafiğin yoğun olduğu bir dört yol ağzında, kırmızı ışıkta beklerlerken direksiyondakinin gözüne kaldırımın kenarında hareket eden bir şey takılır:

–Şuraya bakın! Minicik bir yavru kedi!

Yorumlar başlar:

–Ah yazık! Ezilir bu hayvancağız!

­­–Senin de gözlerin iyi keskinmiş, nasıl da gördün. Zor seçiliyor vallâhi…

­–Ya gerçekten, hayvancağız geri de dönse, ileri de gitse ezilir. Yazık!

–Sarı sarı, ne de şirin şeymiş!

–Annesi nerede ki, niye bırakmış minicik yavrusunu?!.

Yorumlar, konuşmalar böyle sürerken biri kapının koluna asılır ve şoföre seslenir:

–Yeşil yanmadan ben şu hayvancağızı alıvereyim!

Kedi kurtarılmıştır. Şimdi başka diyaloglar başlar:

–Helâl olsun sana, yufka yürekli adammışsın!

–Yahu pireli olmasın bu hayvan?

–Ben kediden huylanırım, bir kenara koysaydın!

Yaşanmış veya hep yaşanmakta olan bir sahne…

Trafikte yolun kenarına kan-revan içinde serilivermiş zavallı bir kedi veya köpeği görmediğimiz kaç gün geçiyor? Mezardan da mahrum asfalta serilen bu zavallılar, birkaç gün toplumumuzun merhamet grafiğini de gösteriyorlar.

Asfaltta ezilmiş bir kedi, pek çok şeyi özetliyor aslında. Beygirlerce güçlenen ve hızlanan bir medeniyet, «aygırlaşan nefisler» ve sıfıra inen bir merhamet… Gelişen teknoloji; daha güçlü, daha hızlı diyor da, kesinlikle daha hassas, daha zarif demiyor:

Medeniyyet denilen gözleri dönmüş canavar
«Hız ve kuvvet» dedi hep, başka değer dinlemedi…
Resmeder hâli şu beygir gücü yüksek Jaguar…
Bir de asfaltı kanatmış şu minik yavru kedi!.. (Tâlî)

Hâlbuki askerî ve içtimâî kuvvetin zirvesine varmış, binlerce askeriyle yola çıkmış ve haksızlıkla çıkarılmış olduğu şehri fethe giden Fahr-i Kâinat Efendimiz, yolda yavrularını emziren bir köpeğin rahatsız edilmemesi için tedbirler almıştır.

Maddî hükümranlığın zirvesini temsil eden Hazret-i Süleyman ise; yağız atlara, hattâ rüzgârlara hükmetmesine rağmen, mahlûkatın en zayıflarından olan karıncanın merhamet talebine kulak verecek rikkattedir.

Peygamberleri ve Peygamberler Sultanı Efendimiz’i takip eden ecdadımızın da tavrı aynı olmuş, imkânlarını daima bîçârelere çare kılmaya gayret etmişlerdir.

Zira merhamet, güç ve imkân arttıkça artmalıdır. Bir başka ifadeyle güç ve imkânlar merhametin gereklerine sarf edilmelidir.

Fakat her meselede olduğu gibi merhamet bahsinde de topu; topluma, kapitalizme, batının vahşetine atarak sıyrılmak doğru değil. Çünkü toplum da fertlerden oluşuyor.

Bir fert olarak merhamet bahsinde bizim tavrımız ne?

Girizgâhımızda verdiğimiz bir grup arkadaşın konuşmaları, aslında merhamet bahsinde aldığımız tavırları özetliyor:

Kimimiz basıp gittiği yolda bir zavallı mahlûkun perişan vaziyetini hissetmiyor bile.

Kimimiz onu fark edecek kadar olsun dikkat ve rikkat içinde.

Fakat çoğumuz merhametin, hassasiyetin sadece lâfındayız, yazıklanmasındayız.

Kimimiz sorumluluğu başkasına yıkıyor.

Kimimiz bizzat kaçınıyor, çünkü çok hassas! İçi kaldırmıyor!

Kimimiz payına düşen milyonda bir sorumluluğu yerine getirdiği iddiasının rahatlığında…

Neticede hepimiz acıma duygusuna sahip olduğumuzu iddia ediyoruz. Gerçekten de hiçbirimiz bile bile bir karıncayı da incitmeyeceğimiz gibi, bir kediyi de ezmeyiz. Fakat harekete geçmeyen ve geçirmeyen bir acıma duygusuna sahipsek bir yavru kediyi, ezilmekle baş başa bırakabiliyoruz.

Perişan vaziyette olduğunu bile bile bir fakiri dünya gâilelerinin altında ezilmeye terk edebiliyoruz.

Sokağa düşmüş tinerciler vicdanımızı sızlatıyor ama kılımızı kıpırdatmıyor.

Açlıkla pençeleşen yüz binler, bize sadece israf etmeyelim, tabağımızda kırıntı bırakmayalım mesajı veriyor! Ancak o kadar harekete geçirebiliyor.

Öte yandan;

Sadece aktif, faal bir merhamete sahip olanlarımız; ânında bir çözüm üretiyor, zaman ayırıyor, imkân ayırıyor, müdahale ediyor ve merhametinin semeresini öbür dünyada karşılaşmak üzere amel defterine kaydetmiş oluyor.

O zaman sormalıyız:

Merhametimiz aktif mi? Çalışıyor mu? Faal mi? Bizi harekete geçirebiliyor mu? Yoksa bir hislenme, hayıflanma, yazıklanmadan mı ibaret?

Sahibine; meşhur gazetecilik ödülü olan Pulitzer’i kazandırmış, meşhur bir fotoğraf vardır. Açlıktan ölmek üzere olan bir Afrikalı bebek ve başında bekleyen bir akbaba… Aslında fotoğrafın da fotoğrafını çekersek, bebeğin başında rızkını bekleyen ve istese de fıtraten o yavruya merhamet hissedemeyecek ve elinden bir şey gelmeyecek o akbabadan başka bir akbaba daha vardır. Ödül avcısı bir insan. Dramı fotoğraflamaktan başka bir şey yapmayan, karnı tok bir batılı.

–Hangi birini doyuracaksın,

–Birleşmiş Milletler bir şeyler yapmalı!..

–Ama ülkede de istikrar yokmuş canım!

–Ay benim içim kaldırmıyor böyle manzaraları…

–Filânca yardım kuruluşuna üç kuruş vermiştim…

Bu ve benzeri bahanelere sığınan ama yardım edebileceği hâlde etmeyen bir insan… Üstelik yakaladığı bu kare ile şöhret, ödül ve para kazanmış bir insan… Bu zavallı gazeteci, bu çelişkiyi fark edecek kadar insan haysiyetine sahiptir. Vicdan azabını daha fazla kaldıramaz ve kendine de merhametsizlik ederek ödeşmeyi seçer, intihar eder. Yine kolayı, yine şöhreti seçmiştir. Hâlbuki aktif bir merhamet; onu, sessiz-sedasız Afrikalı açlara ömrünü adamış bir yardım gönüllüsü olmaya teşvik etmeli değil miydi? Yine de fotoğrafıyla da, intiharıyla da açlıkla pençeleşen insanlara dikkatleri çekmiş bu insan, kara kıta için pek çoğumuzdan daha faydalı olmuştur.

Ya bizim merhametlerimiz aktif mi?

Dünyadaki bütün açları doyuramayız, bütün yaraları saramayız, evet. Fakat bir husus tamamen elde edilemiyor diye tamamen terk de edilmez. Takdirin karşımıza çıkardığı her sahne ise bizim vebal hanemize yazılır. Cenâb-ı Hakk’ın;

“Muhtaçlardan yüzünü çevirme!” (el-İsrâ, 28) ikazı ne kadar mühim. Yüzümüzü çevirerek, bakmayarak, ilgilenmeyerek sorumluluktan kaçamayız.

Meşhurdur; Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- zamanında, hayır-hasenat yarışı sayesinde, zekât verilecek fakir bulunamadığı seneler yaşanmış. Bugün ise bu durum dramatik bir tarzda yaşanıyor. Korunaklı, bekçili, dikenli telli sitelerde oturup, kapısında x-ray cihazlarının olduğu iş merkezlerinde çalışan kimi insanlar; fakir-fukarâyı Afrika’da yaşayan bir tür zannedebiliyor. İnsan, karşılaşabildiği konuları gündemine alır. Fakirden, yoksuldan, kimsesizden tecrit edilmiş bir hayat, merhametsizliğe doğru götürür.

Hâlbuki Cenâb-ı Hak; felâha kavuşmuş mü’minlerin vasıfları arasında;

“Onlar zekâtta faaldirler.” (el-Mü’minûn, 4) işaretini vererek fakir-fukarâyı imkân sahibinin bulmasını istiyor. Bir yandan fakire iffeti, hicabı tavsiye ederek gizlenmeyi telkin ederken; diğer yandan zengine onu bulmasını, hattâ sîmâsından tanımasını işaret ediyor. (Bkz. el-Bakara, 273)

Televizyon karşısında duygu sömürüsü üzerine kurulmuş programlarda dram seyredip ağlayıp rahatlamak insana bir şey kazandırmadığı gibi, fakiri de zengini de vaziyetini ve hayrını teşhire iterek toplumun mânevî dokusunu tahrip eder.

Rahmet ve merhamet mevzuuna lisan açısından da bakarsak, iki mânâ ile karşılaşıyoruz:

1. Kalpteki rikkat, duyarlılık, yufka yüreklilik…

2. O duyarlılığın, hassasiyetin neticesinde oraya çıkan fiilî merhamet. İyilik, yardım, affetme, setretme ilh.

Cenâb-ı Hakk’ın merhameti; histen ibaret, zaman zaman zaaf da olabilen rikkat değildir. O’nun rahmeti, fiilî tecellîlerdir. Nasıl Cenâb-ı Hak Semî’dir, işiticidir, fakat beşerî mânâda bir kulağı yoktur; aynı şekilde; o merhametlidir, ama merhameti, kalp sızlaması değil; yardımdır, nusrettir, mağfirettir, setrdir, ihsandır, lütufdur, bağıştır… yani fiildir, aksiyondur.

«Ve’rhamnâ / (Rabbimiz) bize merhamet eyle!» (el-Bakara, 286) diye duâ ettiğimizde de maksadımız, Allâh’ın bize fiilen rahmetini indirmesi niyazıdır. Sadece birinci mânâdan ibaret bir acınmayı, acınacak hâlde kalmayı kimse istemez zaten…

Merhamet ettiğimiz kişiyi / varlığı o acınası hâlden kurtarmıyorsak, merhametimiz acınacak hâlde demektir. Kendini âciz hissetme acziyetine düşmüş bir yufka yüreklinin gözyaşlarına değil, çöl ikliminde de olsa bir fırsatını bulup kurak ve mağmum sînelere inebilen bereketli yağmurlara rahmet denir.

Bizim için de lüzumlu olan, faydalı olan; Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, yani aktif merhamettir. Bağışlamaktır, örtmektir, ıslah etmektir, yardım etmektir, el uzatmaktır, paylaşmaktır, tebessümdür… Yerdekilere fiilen merhamet edersek, göktekiler de bize aynı şekilde muâmele edeceklerdir. (Ebû Dâvud, Edeb, 58; Tirmizî, Birr, 16)

İlmin faydalısı, îmânın amel-i sâlihle korunanı gibi merhametin de harekete geçiricisi lâzım. Kabaran bir merhamet, bir nehir gibi infaka dönüşmeli… Merhametin kabarışıyla, infak arasına giren zaman mesafesi nehrin debisini düşürür! Bu sebeple Efendimiz, hemen her işte teenniyi, yani durup düşünerek iş yapmayı tavsiye ederken, âhirete yönelen amelleri, sadaka ve infakı istisnâ ediyor. (Ebû Dâvûd, Edeb, 11/4810)

O hâlde fırsat bu fırsat…

Rahmet iklimi Ramazân-ı şerif; merhametimizi aktif hâle getirebilmemiz için, oruçla nefislerimize fren, rûhumuza ve vicdanımıza fer veriyor. Mâneviyat heyecanı, maddiyat endişelerini kovalıyor. Zekâtı, fidyeyi ve fitreyi gündemimize getirerek, nefsimizin mazeretlerini susturuyor. İftar sofralarıyla, bayramlaşma meclisleriyle akrabamızın, eş ve dostumuzun hâlinden haberdar olma imkânı getiriyor.

Bu rahmet ayında merhametimizi faalleştirebilmek temennisiyle…