Yine Kan Damlıyor KARANFİLLERİN ÜZERLERİNE

Hadi ÖNAL hadional@mynet.com

Analar evlât yetiştirir; öpmek, koklamak için.

Analar evlât yetiştirir; “Bak! Bu, benim evlâdım!” demek, övünmek, güvenmek için.

Analar evlât yetiştirir mürüvvetini görmek, yavrusunun yavrusunu dizine yatırıp okşamak için ve analar evlât yetiştirir neslini devam ettirmek için.

Ancak, yeryuvarlağında bir ülke var ki burada analar evlâtlarının ne mürüvvetini görürler ne de geleceklerini. Evlâtları yerine taş basarlar yüreklerine. Sevmek, okşamak bir yana, hasret giderler yüzlerine. Ölümlerinde bile ağlayamazlar doya doya.

İşte bu ülke, yüzyılların acıları ile kavrulu Doğu Türkistan’dır. Türklerin anavatanı. Yeryüzü yuvarlağında varlıklarını devam ettiren 250 milyon Türk’ün anavatanı.

1876 yılından günümüze uzayan zaman diliminde vahşetin en şiddetlisine; insanlık dışı uygulamaların en korkuncuna; işkencenin en katmerlisine muhatap olan Doğu Türkistan’da Cuma namazının dahî yasaklandığı bugünlerde yine vahşet, yine gözyaşı var.

Yine kan damlıyor karanfillerin üzerlerine.

Yine kan damlıyor öz vatanlarında vatansızlığın en acımazını yaşayanların talan olmuş, vîran olmuş gül bahçelerine. Ve susuyor dünya; kör gözleri, sağır kulakları, lâl dilleri ve taşlaşmış kalpleri ile Bosna’da, Çeçenistan’da, Filistin’de sustuğunun katmerlisi ile susuyor ve seyrediyor. Çin’in Uygur Türkleri üzerindeki baskısının ve zulmünün ne ilkidir ne de sonuncusu olacaktır bu.

Doğu Türkistan dramını anlamak için son elli-altmış yılda olanlara bakmak dahî yeterlidir.

13 Ekim1949’da Doğu Türkistan yeniden işgal edildi, toplu katliamlar sonucunda milyonlarca insanı öldürüldü.

1953 yılında Türkistan cellâdı olarak bilinen Vang Cin; «Devrim aleyhtarı unsurları yok etmek!» sloganı ile 250 binden fazla aydın ve din adamını tutuklayarak çeşitli işkencelerle öldürdü.

1960’lı yıllarda «Proletarya Devrimi(!)» adı altında bir milyon Müslüman acımasızca katledildi.

Sonra aralıklarla devam etti bu katliam.

Bugün Urumçi’de, Kâşgâr’da baltalarla, uçları çivili sopalarla atılan vahşî çığlıklarla katledilen masum Doğu Türkistan’ın Müslüman-Türk halkının dramı «insanlar»ın çoğunlukta olduğu ve yaşadığı bir dünyaya ulaşılana kadar da devam edeceğe benziyor.

Peki, nedir son yıllarda uyguladığı ekonomik politikalarla, dünyanın önemli ekonomik güçlerinden biri hâline gelmeyi başaran, yaklaşık 1,3 milyar nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin’in Doğu Türkistan’dan isteği? Nedendir Çin’in bu ezelî kini, bu düşmanlığı? Çin’in bu tarihî, sosyolojik, psikolojik, jeopolitik düşmanlığının temelinde yatan nedir? Çin Seddi kadar uzun, Çin Seddi kadar eski olan bu kinin, bu kan emiciliğin altında yatan sebepler nelerdir? İşte bütün bu sorulara sağlıklı bir cevap verebilmemiz için Doğu Türkistan’ı ve burada yaşayan Müslüman-Uygur halkını; tarihin derinliklerine inerek tanımamız, bilmemiz gerekir.

Doğu Türkistan; batısında Hazar Denizi, doğusunda Altay ve Altın Dağları; güneyinde Horasan, Karakurum Dağları, kuzeyinde Ural Dağları ve Sibirya ile çevrili Büyük Türkistan’ın doğu bölümüne verilen addır. Asya kıtasının tam ortasında bulunan Doğu Türkistan; güneyde Pakistan, Hindistan, Keşmir ve Tibet, güneybatı ve batıda Afganistan ile çevrilidir. 1,82 milyon kilometrekare alana sahip bu yurt, 250 milyon Türk’ün ana vatanıdır ve mukaddesidir. Batı Türkistan, kuzeyde Sibirya, doğu ve kuzeydoğuda Çin ve Moğolistan ile sınırlıdır.

Tarihte varlıkları ile övündüğümüz bilinen ilk büyük Türk devleti olan Büyük Hun İmparatorluğu bu topraklarda kurulmuş ve varlığını sürdürmüştür. Göktürk Devleti’ne, Uygur Devleti’ne, Karluk Devleti’ne ve Karahanlılar’a vatan olan, medeniyetin beşiği bu Türk yurdunun -Doğu Türkistan’ın- toprakları üzerindeki Çin emelleri hiçbir zaman son bulmamıştır. 571 yılında gerçekleştirilen Talas Meydan Savaşı’ndan sonra uzun yıllar Doğu Türkistan’dan uzakta kalan Çinliler 18. yüzyıl sonlarında yeniden Doğu Türkistan’a saldırılarını yoğunlaştırmışlardır. 1876 yılında doğu Türkistan’a yapılan büyük saldırı sonucu binlerce Müslüman-Türk öldürülmüş ve Çinliler Doğu Türkistan’a, Sin Ciang (yeni toprak) bize de Sincan olarak kabul ettirdikleri ismi vermişlerdir.

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında özellikle de Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasını fırsat bilen Rusya ve Çin, Büyük Türkistan’ı kendi aralarında pay etmişlerdir. Doğu Türkistan’a Çin; Batı Türkistan’a da Ruslar hâkim olmuşlardır. Batı Türkistan’ın bir bölümünde de bugün Amerika’nın işgaline maruz kalan Afganistan devleti kurulmuştur.

Komünist diktatörlüğün hüküm sürdüğü Rusya ve Çin; aynı çınarın dalları olan Kazak Türklerini, Kırgız Türklerini, Azerî Türklerini, Özbek Türklerini, Türkmenleri, Uygurları ve daha onlarca Türk boyunu birbirlerinden koparmak ve asimile etmek için bütün imkânlarını seferber etmişlerdir. Dil birliği engellenmiş, dînî duyguları zayıflatılmış, kültür parçalanmaları teşvik edilmiş, aile yapısı üzerinde sistematik bir biçimde oynanmış ve bütün bunlarda da kısmen başarı elde edilmiştir.

Doğu Türkistan’da yaşayan Müslüman-Uygur Türk’ü her türlü işkenceye, insanlık suçu soykırıma tâbî tutulmuştur. Türk kızları Çinlilerle evlenmeye zorlanmış, tecavüz sıradanlaştırılmış, Türk kadınları kısırlaştırılmış, direnenler kirletilmiş ve öldürülmüşlerdir. Çocuklar ailelerinden zorla koparılmış ve satılmıştır. Hasta kişilere gerekli sağlık yardımı yapılmayıp ölmesi beklenmiştir. Büyük bir kültür ve dil emperyalizmi uygulanmış, camiler kapatılmış, ibâdetler yasaklanmıştır. Türk’ün anayurdu olan Doğu Türkistan’a Çin’den çok sayıda insan her türlü vaatlerle, güvence ve imkânlarla getirilmiş ve Türk’ün bu mukaddes topraklarına yerleştirilmiştir. Uygur Türk’ünün mallarına el konulmuş, haksızlığa uğrayan uğradığı haksızlık sebebi ile şikâyette bulununca cezalandırılmıştır.

Uygur Türk’ünün kültürüne ait geçmişten gelen ne varsa saray, cami, kışla… Tahrip edilmiş yerine Çin kültürünü temsil eden binalar inşa edilmiştir. Uygur Türk’ünün mahallî giysileri yasaklanmış Çinliler gibi giyinmeye, saçlarını dahî Çinliler gibi kestirmeye zorlanmıştır. Herhangi bir konuda Çin yönetimine karşı gelenler her türlü işkenceye tâbî tutulmuş, sürgün edilmiş veya hunharca katledilmiştir. Bütün bunlar günümüzde hür dünyanın(!) insan hakları havârîlerinin(!) gözleri önünde cereyan etmiştir ve etmektedir.

Bakın Japonya’da yayınlanan Mainichi Daily News gazetesi bu ağır baskıyı 29 Haziran 2000 tarihli sayısında nasıl aktarmaktadır:

“(Doğu Türkistan’da) Çin’in denetimi gün geçtikçe artmakta ve daha da dayanılmaz bir hâl almaktadır. İletişim sınırlı ve polis denetiminde yapılabiliyor. Çok az köyde telefon var ve bu hatların hepsi dinleniyor. Bir kişi sadece boş bir şüphe üzerine yıllar boyunca tutuklu kalabiliyor. Müslümanlar keyfî olarak tutuklanıp çalışma kamplarına gönderilmekte, asılsız suçlamalarla idam edilmekte, zaman zaman da toplu olarak katledilmektedirler. Bunun yanı sıra, namazlarını gizli kılmak zorunda kalmakta, oruç tutmalarına izin verilmemekte, dînî eğitim almaları engellenmektedir. Müslüman nüfusun sayısının artmasını engellemek için uygulanan metot ise insanlık dışıdır. Kadınlara zorla kürtaj yapılmakta, birden fazla çocuğa sahip olanların çocukları ellerinden alınmaktadır. Tüm bu zulüm ve işkencelere karşı Doğu Türkistan halkının, haklarını savunma veya kendilerini koruma imkânı yoktur.

Ancak dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar, ihtiyaç içindeki bu savunmasız insanlara birçok şekilde yardımda bulunabilirler. Doğu Türkistan halkının yaşadığı zulmü dünya kamuoyunun ve uluslararası kuruluşların dikkatine sunacak her türlü girişim, bu konuda yapılacak en ufak bir katkı bile önemli bir hizmet olacaktır.”

1960’lı yıllarda 40 milyon olan Uygur Türkü’nün nüfusu bugün itibarı ile 10 milyon kadardır. Bu rakam dahî dünyanın bu bölgesinde işlenen cinayetlerin ve insanlık suçu soykırımın ne korkunç boyutta olduğunu göstermek için yeterlidir.

Şimdi tekrar sorduğumuz soruya dönelim, nedir Çin’in Doğu Türkistan’dan isteği? Nedir bu kadar zulmün ve insanlık dışı uygulamaların altında yatan gerçek? Cevabı yine Çinliler versin isterseniz. Bakın ne diyor 17. yüzyılda yaşayan Çinli tarihçi Cang Fu Zi:

“Barbarların ülkesini fethetmek haksızlık değildir. Barbarların katledilmesi insanlık dışı bir tutum kabul edilmez, barbarların aldatılması namussuzluk olarak telâkki edilemez.” Bunu söyleyen Çin’in bilim adamı, gerisini varın siz hesap edin.

Ey akıl! Ey iz’an! Ey vicdan! Ey insan neredeyseniz cevap verin!

Kim mazlum, kim canavar?!.

Kim namuslu, kim namussuz?!.

Kim barbar, kim insan?!.

Elbette şikâyet etmek yeterli değil. Gözü dönmüş, insanlık değerlerini unutmuş bu insan kılıklı sürülere; «Dur!» demeli «insan»lar.

«Dur!» demeli öncelikle damarlarında aynı kanı taşıyanlar. Yani 250 milyonluk Türk dünyası.

«Dur!» demeli bu vahşete iki milyara yaklaşan nüfusuyla Müslüman dünyası; «Dur!» demeli dindaşına uygulanan bu vahşete.

Ve; «Dur!» demeli bu soykırıma, bu insanlık adına utanç verici gidişata Çin’deki sağduyu sahibi insanlarla birlikte bütün dünya!

Şu, hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır;

“Darağacının altında gül bitmez!”; zalimin zulmü, hesabı, kitabı varsa mazlumun da Allâh’ı vardır. Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmayacaktır. Bu dünya çok firavun, çok nemrut tanıdı.