BİR KEMİK AT DA GÖR!

Mustafa KÜÇÜKAŞCI tali@yuzaki.com

Şirin köpek yavruları kendi aralarında oynaşmaktadır. Oradan Mevlânâ ve talebeleri geçer. Talebelerden biri, köpeklerin dostâne oyunlarına bakar ve;

“–Ne güzel bir kardeşlik sergiliyorlar! Keşke insanlar şu köpeklerden ibret alsa!” der.

Hazret-i Mevlânâ, manzaranın masumiyetinden emin değildir, peşin kanaatin hatalı olduğunu hatırlatarak ölçüyü verir:

“–Sen bir kemik at aralarına da gör kardeşliği!”

Hazret-i Mevlânâ, gerçek kardeşliğin menfaat imtihanından geçebilmiş kardeşlik olduğunu özetle ifade ediyor.

Bütün dünya menfaatleri bir kemik parçasından ibaret. Az büyük veya az küçük olmuş farkı yok. Sonuçta kemik… Köpekler, sırtlanlar, akbabalar… Onlar leş ile beslenen, leşte bir gıda lezzeti bulan mahlûklar. Ya insan, cîfe-i dünya için, dünya denen leş için kardeşiyle boğuşmalı mı? Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri sebebi söylüyor:

Bu dünyâ cîfesin nefs iti komaz
Gönülde azm-i dîdâr olmayınca!

Demek dünyaya köpek nefsin gözüyle, iştahla bakınca geçimsizlik, kavga kaçınılmaz oluyor. Bazen köpeklikte de duramıyor, nefsin freni sırtlanlaşıyor, Mehmed Âkif’in tasvir ettiği câhiliyyedeki gibi:

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,
Dişsiz mi bir insan? Onu kardeşleri yerdi!

Kardeşlik imtihanından muvaffakıyetle çıkamayış, menfaat çatışmasında nefse mağlûbiyetten kaynaklanıyor.

Önce öz kardeşlere bakalım:

Pek çok dünya malı kavgasının klişe bir misâli olan miras paylaşımı, nice kardeşin arasına giriyor. Hayatlarında yaptıkları ayrımcılıklarla evlâtları arasında menfî duyguları başlatan anne-babalar, kocalarını ailelerinden koparmayı mârifet bilen hanımlar ve nefsin baş belâsı; haset, hırs, enâniyet… Zaten bir kaşık suda fırtına koparmaya hazır, bir kısmının arası zaten limonî kardeşler, babaları ölünce ya birbirine giriyor yahut da yedi kat yabancı gibi bir soğukluğa dûçâr oluyorlar.

Aileden topluluk ve toplumlar ölçeğine çıktığınızda da durum aynı. Dünden bugüne kardeşlik dâvâsını bulandıran ne varsa menfaatleri paylaşamamak etrafında dönüyor.

İhtilâflar ırkî, etnik farklılıktan kaynaklanmıyor. Bugün nasyonalizmin, “ulus devletçilik” cereyanlarının neticesinde o taraf ağırlıklı görünüyor; fakat Anadolu’nun beylikler döneminde ve o dönemden çıkışta yaşadığı sıkıntıları düşündüğümüzde, o gün Türk beyliklerinin birbiriyle boğuştuğunu, Osmanlıya karşı Bizans’la, Haçlıyla anlaşan beyliklerin mevcudiyetini hatırladığımızda kardeşlik mayasını bulandıranın ırk, millet farklılığı olmadığını, bunun yalnızca işin bahanesi edildiğini anlarız.

İşte açık bir delil: Geçtiğimiz aylarda kadın, çocuk, yaşlı demeden 44 kişiyi katledenler, maktulleri ile akraba idiler.

Mesele ne etnik, ne dînî, ne başka bir şey…

Konu menfaat paylaşımı.

Mesele, menfaati bölüşememek… Bencillik… Haset…

Çaresi?

Eşitlik mi?

Hakların, payların, ortak menfaatlerin eşit şekilde, âdilce bölüşümü mü?

Hayır.

Şaşırtıcı ama çare eşitlik değil.

Yine bir hikâye ile maksadımızı açabiliriz.

İki maymun bir elma bulmuş. Mal ortak. Ama paylaşamıyorlar. Oradan geçen tilkiye;

“–Biz şu elmayı bölüşemedik, ikimize bir pay eder misin?” demişler.

Açıkgöz tilki;

“–Hay hay,” demiş. Elmayı ikiye bölmüş;

“–Buyurun!” demiş. Maymunun biri itiraz etmiş;

“–Onunki daha fazla oldu!”

Tilki;

“–Çaresi var!” demiş. Fazla denilen yarıdan, bir ince dilim kesip, «boşa vereceğine» ağzına atmış. Bu kez diğer maymun sıçramış:

“–Olmaaaz! Bu sefer benim payım, onunkinden az oldu!”

Tilki aynı “eşitliği sağlama” metodunu birkaç kez daha uygulamış, fakat itirazlar devam etmiş. Sonunda ortada kabuklarına yapışık bir tutamdan başka taksim edecek elma da kalmayınca, karnını doyuran tilki;

“–Taksimimi beğenmiyorsanız, ne hâliniz varsa görün canım!” deyip sıvışmış. İki maymun bölüşemedikleri için tilkiye yedirdikleri elmanın artığına bakıp bakıp kafalarını kaşımışlar.

Hikâye ne kadar tanıdık değil mi?

Ümmetin hâline bir bakarsak, durumun pek farklı olmadığını görebiliriz. Afganistan… Irak… Dün Osmanlı’yla kanadının altındaki müslüman milletlerin yaşadıkları, ondan önce Endülüs… Ondan önce Hülâgû musibetini başımıza sardıran perişanlıklar… öncesinde Emevîler…

Neyi bölüşemediler, niye bölüşemediler!..

Tekrar günümüze ve ülkemize dönersek, ülkenin mağdur azınlığıymış, mazlum alacaklısıymış gibi davranan bazı gruplar…

Meseleyi istiklâl, hürriyet noktasından görmek isteyenler de hiç boşuna yorulmasın; dosta tâbî olmamak için nâmerde ittibânın bir mânâsı olabilir mi?

Kardeşlerin birbiriyle kavgasına hakem olarak çağırılmak, Komünist Rusya’nın, bir numaralı işgal bahanesiydi. Günümüzde de petrol kokusu peşindeki şahin görünümlü sırtlanların.

Şimdi de ülkemizin içindeki kardeşlik problemleri için; Brüksel’e, Kopenhag’a, Lahey’e koşanlar, dalâlette değilse gaflette değil mi?

Yıllarca bu hususlarda tek çarenin din olduğunu söyledik. Elbette ideal mânâda doğru. Allâh’a inancın vereceği, yaratılmışa Yaratan’ından dolayı muhabbet ve mahlûkata Hâlık nazarıyla şefkat çok mühim… Aynı Peygamber’in ümmeti olma şuurunun birleştiriciliği çok önemli… Fakat Kur’ân-ı Kerim de beyan ediyor ki; «azıcık menfaat» için, din de satılıyor, âhiret de. Aynı anneden doğan evlâtlar nasıl birbirine hasım kesilebiliyorsa, aynı kıbleye yönelen kullar da birbirlerine ters düşebiliyorlar.

Asıl mesele menfaat çatışması.

Ya çaresi?

Eşitlik bile değil…

Daha da ötesi…

Fedâkârlık…

Diğergâmlık…

İş işten geçmeden, baştan, samimî bir fedâkârlık, ücretini Hak’tan bekleyen bir îsar şuuru; kardeşliğin en büyük koruyucusu…

Sözden ibaret değil… Yaşanmış, tecrübeyle sabit:

İşte ensar… Yıllarca birbiriyle savaşmış olan Evs ve Hazrec’in, îman ile kaynaşarak yeniden kazandığı en hakikî üst kimlik…

Onların en büyük vasfı fedâkârlık.

Önce babasının katilini affedip, aynı safta namaza durabilme fedâkârlığı…

Sonra bir de şehirlerine gelen muhâcirlere gönüllerini ve kapılarını açarak yaptıkları maddî fedâkârlık… Eşitliği esas almadılar; «Kardeşim daha fazla alsın!», şuuruyla bereketlendirdiler mahsullerini…

Sonra kendilerinin çektiği onca zahmetten sonra gelen yeni müslümanlara karşı fedâkârlık… İşin bütün sıkıntısını çekmiş ensarın, muhâcirînin gözleri önünde Hazret-i Peygamber yüzer yüzer deve dağıtıyor, artık boynu bükük hâle gelmiş yılların düşmanlarına…

Çünkü onlar;

“Dünya onların, âhiret bizim olsun istemez misin yâ Ömer?!.” buyuran Fahr-i Kâinât’ın hâliyle hâllenmişlerdi… Dünya menfaatine metelik vermemeyi öğrenmişlerdi. Onlar kanaat ankāları, hâşâ akbabalar gibi dünyaya üşüşecek değillerdi:

Cîfe-i dünyâ değil herkes gibi matlûbumuz,
Bir bölük ankālarız Kāf-ı kanâat bekleriz. (Fuzûlî)

O şuurla yetişen nesillerde de kardeşlik o fedâkârlıklarla pekişti.

İşte Ömer bin Abdülaziz… Bugünkü bakış açısıyla; «Büyük rantların döndüğü yer»e gelirken hanımına, mücevherlerini hazineye bağışlama şartı koştu.

Fedâkârlık gösteren, kardeşlerini ihsâna boğan, dünyaya metelik vermeyen bir kardeşe, haset daha az yönelir. Efendisinin yediğinden yiyen, giydiğinden giyen bir köle kaçar mı, isyan eder mi? İstisnâlar hep olur ama kolayca da yok olur.

Fakat bu kardeşin kardeşe fedâkârlığı, kardeşin kardeşini kendi nefsine tercihi; kanunların, Avrupa kriterlerinin zoruyla dağıtılan ulûfeler şeklinde olursa faydasız. Çünkü kazan kalktıkça ulûfe dağıtılırsa, o kazan da yerine oturmuyor. O zaman verilenler; ihsan değil «sus payı» oluyor. Açgözlü fırsatçılara daha fazla almanın da yolu gösterilmiş oluyor. Bunu da; «Eşit olmadı!» diye tutturan maymunların âkıbeti takip ediyor.

Aksine fedâkârlıklar samimî olmalı. Pazarlık kokan, siyaset kokan aflar pekiştirmiyor kardeşliği. Îmânın, geçmişi sildiğine îman ederek affetmek birleştiriyor kalpleri.

Birliğin yolunu daha elli sene evvel birbirinin boğazına sarılmış Avrupa’dan sormak giran gelmiyor mu? Onların vereceği akıl, o pis ağızların kılavuzluğu insanı nereye götürür? Kendileri selâmeti; tek birlik, tek para birimi, ortak meclisler, ortak kriterler altında birleşmekte ararken, kulaklara fısıldadıkları ayrılıkçılığa itibar edilir mi? Diğer taraftan kardeşi yılana sarılacak hâle getiren ağabeyliğe ne demeli?

Bugün sadece batı menşeli bir teknik olan empatiyi bilmeyenimiz kalmadı. Ya bizim kavramlarımız? Kardeşlik dâvâsının yegâne çaresi olan «diğergâmlık ve îsâr» kelimelerini, büyük çoğunluğu dindar ailelerin evlâtları olan 200 civarında gence bir vesile ile sordum. Maalesef hiçbirinden doğru cevabı alamadım. Kelimeler; yaşayan, ihtiyaç duyulan, ifadeye büründürülmek istenen hâdise, his ve hasletler için lâzımdır. Bugün bu kelimeler dilimizde yoksa hayatımızda da yok demektir.

Yine de ümitsiz olmayacağız. Çünkü kalpleri te’lîf eden Allah’tır. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber’e hitaben şöyle buyuruyor:

“Ve (Allah), onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir.” (el-Enfâl, 63)

O hâlde duâ, O’na yalvarma zamanı.

Korusun bizleri Mevlâ, ulu Kahhar korusun!
Yurdu, Mevlâ’mıza içten yakaranlar korusun!

Ümmetin birliği, kardeşliği hem dirliğini,
Bozulan bağları tekrar onaranlar korusun!

Din, nâmus, vatan uğrunda şehîd ol dense;
Cana minnet bilecek can doğuranlar korusun!

İntikam hissini hilmiyle yenip sabrı seçen,
Merhamet sembolü, göz göz yaşaranlar korusun!

Kutlu dâvâsını aslî, canı tâlî görerek,
Hak için ölmeyi bin kez başaranlar korusun! (Tâlî)