GERÇEK MEDENİYETİN TEMEL TAŞI

Aydın TALAY aydintalay@gmail.com

Vakıf; insanlardan karşılığını beklemek, mal-mülkü artırmak, maddî ilgi uyandırmak ve teveccüh için değil, sadece Allah rızâsını kazanmak için kurulan hayır müessesesidir. Varlığın Allâh’a adanmasıdır. Aslında her Müslüman malı ve canı ile bir vakıftır. Zira Bakara Sûresi’nin 156. âyetinde Hak Teâlâ meâlen şöyle buyurur:

“Bizler Allâh’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.”

Bütün ibâdet ve ilâhî emirlerde de bu adanmışlık rûhu esastır. Allâh’ın yüce Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurur:

“Merhamet, sadece birbirinize karşı olan merhamet değildir. Asıl merhamet bütün yaratılmışları kuşatan bir merhamettir.”

İşte Osmanlı bunu çok iyi anlamış ve yetişen nesillere aktarmayı başarmıştır. Onlar; padişahı, veziri, sadrazamı, vâlide sultanı, şehzadesi, cariyeleri ve sokaktaki insanına kadar hizmet sevdalısı gönül insanlarıydı. Çağlayan birer hayır ırmağıydı onlar. Onlar sadece hizmetkârlık yapmakla kalmıyor; ümit, sevgi, Allah aşkı, güven ve fedâkârlık aşılıyorlardı. Bu sebepledir ki vakıfta sahip olunan mal ve hizmet sadece akraba ve çevre için değil bütün insanlık ve hattâ bütün mahlûkata hayırlı hizmet için tahsis ediliyordu. Vakıf adı taşısa da açık ve net bir şekilde insanlığın hayır ve fazîletini gözetmeyen günümüzdeki bir kısım çalışmalar, bu ilâhî semereden elbette ki payını alamaz. Vahiy mektebinde yoğrulan Fahr-i Kâinat Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sadaka-i câriye denilen bitip tükenmeyen bu hayır kaynağını bizzat kurup yaşatmış ve şöyle buyurmuşlardır:

“Kanlar akmaya başladığı ve ganimetler çoğaldığı zaman vakıf kurunuz.”

İşte ilk halîfeler devrinde yürütülen bu emâneti Selçuklu ve Osmanlı zirveye çıkarmıştır. Öylesine ki vakıfların el atmadığı hiçbir saha yok gibidir. Her yaştaki ferdin terbiyesinden ibâdetine, fakirlik ihtiyacından yolculuğa, şehircilikten spora, insanların ve kolu-kanadı kırık kuşların tedavisinden kaliteli bitki üretimi ve sulamaya, sokaklara sal döşenmesinden, boynu bükük nişanlılara çeyiz düzülmesine, paraların yerinde kullanılmasına ilh. hususlara varıncaya kadar aklınıza gelen her konuda vakıf görürsünüz.

Ecdat; daire, yat, kat, yazlık ve kışlık gibi mal endişesi değil âyet ve hadîs-i şeriflerin ışığında hayır yapma yarışını dert edinmiştir. Sadece piramidin tepesinde olan padişah ve ailesi değil, elinde küçük bir imkânı bulunan yaşlı nineye kadar uzanan güzide çalışmalar bugün bile bütün dünyaya karşı iftihar kaynağımız olan birbirinden güzel tarihî eserleri tesbih taneleri gibi ülkemize dizdirmiştir. Böylece zenginle fakir arasında aşılmaz gibi görünen duvarlar eridiği gibi, şefkat ve merhametli ellerin uzanması ile fakir duâları taçlanıp gerçek sigortaya dönüşmüştür. Çağımızın bu hizmetten nasipsiz olan zirve isimleri bir-iki yıl içinde hâfızalardan silinip giderken hiçbir reklâm ve levha ihtiyacı duymayan vakıf sahipleri gönül ve kalplerimizde mekân tutmuştur.

Osmanlı’da vakıf malları zamanla o derece çapını genişletti ki 13. yüzyıla kadar bir bakanlığa bağlı olan çalışmalar 14. ve 15. asırlarda beş bakanlığın ancak yürütebildiği bir hâle gelmiştir. Böylece devlete beş kuruş para harcatmadan bütün şehircilik, eğitim ve öğretim, sosyal tesisler, ulaşım ve benzeri hizmetler şahıslara ait vakıflarca yürütülmüştür. Tek hedef; kaliteli, faydalı, hayırlı insan yetiştirmek ve bu uğurda seferber olmaktır.

Altmışlı yıllarda Erzurum Ziraat Fakültesinde talebeliğimiz sırasında bir ara tatbikat yapıyorduk. Şehir merkezine bağlı Gezköy hudutları dâhilinde bir çayırlığın vakfiyesi dikkatimi çekmişti. Çeşitli kuş ve hayvanatın rahatlıkla hayatlarını sürdürebilmeleri için Kuşlar Vakfı kaydını taşıyordu.

Tek parti döneminde satılmış Bursa Setbaşı Köprüsü yanındaki garip ve kolu-kanadı kırık kuşların tedavi merkezini (Gurebâhâne-i Lâklâkān) bulabilmek için tam iki yıl mücadele etmem gerekmişti. 16. yüzyıla ait bu hayırlı eserin Setbaşı Deresi’ne atılan mermer levhasında şöyle deniyordu:

“Hazreti Âdem buranın güzelliğini görseydi cennetten dünyaya inişinde Serendip Adaları yerine herhâlde buraya gelirdi.”

Bundan iki yüz sene kadar önce Rumeli Kazaskeri Es‘ad Efendi; vakfiyesindeki hayır yerlerini, üç kısımda toplamıştı. Vakıf akarının üçte birini, evlenme çağı geçtiği hâlde çeyiz düzemeyen genç kızlara; üçte birini beylerin-paşaların hizmeti götürmediği arka sokakların çamurundan kurtarmak için sal kesilip dizilmesine; son üçte birini ise faydalı bir kütüphane tesis edilmesine tahsis ediyordu.

Mevlânâ sülâlesinden olup Yavuz Sultan Selim ve Kanunî dönemlerinde vezîr-i âzamlık (başbakanlık) yapan Pirî Mehmed Paşa tanınmış bir denizci ve haritacı olduğu kadar aynı zamanda çok geniş bir vakıf sahibidir. Bu vakıf hizmeti Adana, Konya, Karaman, İstanbul, Zeyrek, Mercan, Silivri, Tekirdağ, Aksaray, Bursa, Mudanya, Soma, Yarhisar, İzmit, Hayrabolu, Kayseri, Keçiborlu, Nazilli, Afyon, Uşak ve Tarsus’un yanında; Bulgaristan’daki Burgaz, Silistre, Varna, Filibe ve Zağra; Romanya’da Hırtova; Yunanistan hudutları dâhilindeki Selânik, Yenice, Tırhala; eski Yugoslavya’ya giren Belgrad ve Rusya’daki Kefe şehirlerini içine alıyordu.

Kanunî’nin veziri Çoban Mustafa Paşa’nın hayır eserleri ise altı ülkeyi içine alıyordu: Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Rusya.1

Ne yazık ki bu nâdîde eserler tahrip ve târumâr edilmiş ve camiler özellikle kırklı yıllarda yok fiyatına satılmıştır.

Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa’nın adadaki geniş vakıf arazisinin üzerine beynelmilel kumarhaneler inşa edilmiştir.

«Van Tarihi»ni yazarken2 araştırdığım, 16. yüzyıl Van Beylerbeyi Köse Hüsrev Mehmed Paşa’nın Bitlis ili ile Tatvan ilçesi arasında yer alan ve hâlen ayakta kalmak için son gücünü kullanan kervansarayı; doğuda en soğuk bölgelerden biri olan Rahva düzünde inşa edilmiştir. Vakfiyesinde yer alan; üç konak mesafeden karşılanacak misafirlere sert yüz gösterilmemesi, bir kucak odun ile yatacağı yer ve ocağın gösterilmesi kaydedildiği gibi her gün bir tabak etli pilâv ve bir tabak çorba verilmesi ayrıca giderken de harçlığının cebine konulmasından üç menzil mesafeye kadar da yalnız bırakılmayıp yanına refakatçi eklenmesine kadar müthiş esaslar bizleri uzun uzun düşündürmelidir.

Doğu Anadolu’ya ait birçok vakfiyede ve II. Murad Han Hazretleri’nin vakfiyesinde Haremeyn hizmeti (fakir, hâfız ve tamirat) için pay ayrıldığını da hayranlıkla müşâhede ettim.

Aslında bir Rus kızı iken esir olarak alınıp, sarayda yüksek İslâmî terbiye alan IV. Mehmed’in annesi Hatice Turhan Vâlide Sultan’ın vakfiyesi de çok ilgi çekicidir.

Oryantalist yazar Schiltberger; 1396 yılında, Bursa’da her inanca mensup insanın seve seve kabul edildiği sekiz vakıf hastanesinin varlığından bahseder.

1611 yılında Edirne’ye gelen Polonyalı Simeon, İstanbul-Edirne yolunun her iki tarafında vakıf eserleri olarak muntazam kaldırım bulunduğunu ve her konakta han, hastahane, kervansaray ve hamam bulunduğunu kaydeder.

On altıncı yüzyıl âlim ve ileri gelenlerinden İdris-i Bitlisî ise şöyle diyor:

Yolunuz Diyâr-ı Rûm’a uğrar ve maîşette sıkıntıya düşerseniz hiç korkmayın. Bir fütüvvethâneye uğrayın yeter. Yeme, içme ve barınmanız seve seve sağlanacaktır.

On sekizinci yüzyıl Fransız yazar ve oryantalistlerinden D’ohson İstanbul’da her gün 30 binden fazla fakirin vakıflarca doyurulduğunu yazmaktadır. Bugün İstanbul’un Avrupa yakasındaki Sefaköy’ün aslının Sultan II. Abdülhamid’in devamlı olarak fakir-fukara için kurduğu sofralardan dolayı Sofraköy olduğunu da unutmayalım. Osmanlı döneminde kayıtlara geçen vakıf sayısı 26.300 olup bunların 1.400’ü hanımlara aittir. Rabbim vakıf sahiplerine ganî ganî rahmet etsin.

1924 yılında lâğvedilen «Vakıflar» tam 43 yıl bir ölü sessizliğine bürünmüş ve özel vakıfların gündeme gelmesi merhum Osman Yüksel SERDENGEÇTİ’nin teklifi ile olmuştur. Dileğimiz ecdadın bu şerefli emanetine sahip çıkılarak sadece vakıf haftaları ile yetinilmeyip tespit, tescil ve muhafazasına âzamî itina gösterilmesi ve bilhassa vakıf kurmanın zorluklarının giderilerek önünün açılmasıdır. Böylece mal ve hizmetler hebâ edilmeyeceği gibi ecdada lâyık bir evlât olduğumuzu da ispatlama fırsatı doğacaktır.

Vakıfnâmelerdeki bedduâlardan değil, duâlardan nasip almamız dileğiyle.

1 Aydın TALAY, Vakıf ve Tarihi Gelişimi, s. 50, Bu Meydan Dergisi, sa.15, Mayıs 1990.
2 Aydın TALAY, Bizim Eller Van, Van Belediye Başkanlığı Yay., No: 7 (1998)