Zengin Mânâlarıyla İNSANLIĞIN KARARI

Mustafa KÜÇÜKAŞCI
tali@yuzaki.com

Bu dünyaya; kalmaya, ebedî bir hayat sürmeye gelmedik. Er-geç Azrâil kulağımıza bu gerçeği fısıldayacak ya önemli olan bunu daha evvel anlamak. Bu hakikati Yûnus Emre;
Benim bunda karârım yok
Ben bunda gitmeğe geldim
mısralarıyla gayet sadelikle söylerken, dîvan şairi Zâtî, zengin bir dille ifade ediyor:
Bu âşiyân-ı dehre sanman karâra geldüm
Murg-i fezâ-yi kudsem bundan şikâra geldüm
“Bir kuş yuvasına benzeyen bu âleme oturup yerleşmeye geldiğimi sanmayın; ben kutsiyet ovasının kuşuyum, buraya avlanmaya geldim!”
Bu şikârın/avın ne olduğunu önce Yûnus söylesin:
Baksam seni görür gözüm,
Söyler isem sensin sözüm,
Seni gözetmekten dahî
Yeğrek şikârım yokdurur
Yeğrek: Üstün, daha iyi.
Zâtî de geçici karargâh olan, süslü bir mâbede benzettiği cihana, nakış ve tasvir seyretmeye değil, ölümsüz, asla yok olmayacak Mâbud’a kulluk etmeye geldiğini söyler:
Mâbûd-i bî-zevâle kullukdurur murâdum
Sanman bu deyre seyr-i nakş u nigâra geldüm
Üslûp farklarıyla beraber aynı mevzuları, benzer yaklaşımlarla işleyen her iki şairin de kalıcı olmayı ifade etmek için seçtiği kelime «karar»dır.
Dünyada kalıcı değiliz, fakat geçici bir süre kalmamız, bir gün gideceğimiz hakikatini değiştirmiyor. Kur’ân-ı Kerîm’in «karâr-ı mekîn» dediği ana rahminde bir süre eğleştikten sonra bir gün dünyaya geldiğimiz gibi, bu cihanda bir süre eğleşip ayrılacağız… İnsanın hakikî karargâhı öbür âlem:
“Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı ancak (geçici) bir yararlanmadır. Âhiret ise dâru’l-karâr yani ebedî olarak kalınacak yerdir.” (Mü’min, 39)
Fânîlik sırrının bitmesi ve artık istikrarın, devamlılığın, kararın başlaması iyidir de, onun güzel, huzurlu olması da çok mühimdir. Dünyada acıların, ıstırapların en ağırı bile geçicilik sırrından istifade eder, en azından bir uyku molası alır:
Uyku, kātillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak (Necip Fazıl)
Ebedî karargâhın cennetinde en küçük bir huzursuzluk yok iken, cehenneminde ise en ufak bir huzur molası yoktur:
“(Melekler, kâfirlerin elebaşlarına, dünyada emirlerine bağlı olanları gösterip şöyle diyecekler): «İşte sizinle birlikte cehenneme giren güruh.» (Elebaşılar da yardakçıları için şöyle diyecekler): «Onlar rahatlık görmesinler; ateşe girmeğe hak kazanmışlardır.» (Yardakçılar elebaşlarına şöyle) derler: «Hayır, asıl siz rahatlık görmeyin. Bu azabı bizim önümüze siz getirdiniz. Bi’se’l-karâr!/Bakın ne kötü karargâh!»” (Sâd, 59-60)
İnsan fânî ömrünü de huzur ve sükûnet içinde geçirmek ister. İşte «karar»ın bir mânâsı da bu huzur ve sükûnettir. Belki yüzlerce şiirde âşık şairler «kararlarının kalmadığını», perişan olduklarını söylerler.
Sükûnet de karar gibi hareketsizliktir. Karar ve sükûnet ile anlatılmak istenen hareketsizlik; sıkıcı bir donukluk değildir, sarsıntıların, gel-gitlerin, zikzakların, insanı hop oturtup hop kaldıran korku ve endişelerin bulunmamasıdır. Çalkantılardan, ıstıraplardan uzak bir dinginliktir.
“Dünyada rahat yoktur.” hadîs-i şerîfinin beyanınca insan dünyada hiçbir zaman tam huzur bulamaz. Nasıl bulsun ki! Fânî, ne zaman bitivereceği belirsiz bir ömür… Doğumdan ölüme acılar içerisinde çileli bir hayat… Bir tarafta; «Ya dâru’l-karârım, ebedî karargâhım cehennemse!» korkusuyla çırpınış, bir an önce varsam bu fânîlikten cennete, cemâle… umuduyla kabına sığamayış…
Fakat müthiş bir süratle hareket ettiği hâlde şu dünyayı ber-karâr, sabit zannetmemiz gibi, aşksızlık, gaflet ve dünya gibi eğleyicilerin bizi uyuşturması yüzünden, âhiret adlı son durağın endişesini unutuyor, sahte bir neşeyle yuvarlanıp gidiyoruz:
Kafeste tûtiye sükker verirler hiç karâr etmez,
Aceb nîçün karâr ider bu zindâna giren insân?
(Niyâzî Mısrî)
“Papağana şeker yedirdikleri hâlde kafeste huzur bulamaz, orada kalmak istemez. Ya insan, şu zindan olan dünyaya gelir de nasıl huzur bulabilir, onda ebedî kalmaya kalkar?!.”
Hâlbuki âşık bu zindanda hep bî-karardır. Yine Zâtî söylesin:
Âh çok çok sevdüğüm sanma ki az az ağlaram!
Nâle eyler dururam derd ile durmaz ağlaram!
Vereli yele karârumı hevâ-yı zülf-i yâr,
Ebr-veş ne yerdeyem ne gökte durmaz ağlaram!
Yârin zülfü kıvrım kıvrım büküldükçe, âşık kıvranır, iki büklüm olur. Zülüfleri bir kararda tutmayan hava, yani âşıktaki hevâ/arzu; âşığın kararını, huzurunu yele vermiştir! Artık huzurlu, sakin günlerin yerinde yeller esmektedir. Rüzgârın önüne kattığı, ne yerde ne gökte mekân tutabilen, yani durmadan savrulan bir bulut gibi ağlar durur, durmaz ağlar!..
Fakat bu ağlamalar, taş kalpli yâre hiç tesir etmez, o şen-şakraklığını sürdürür. Bu da bir başka ıstırap sebebi olur, öyle ya taşa çarpan çalkanır:
İtmez o şûh seng-i dile nâlekâr hiç,
Bu ızdırâbla dil ider mi karâr hiç! (Osman Nevres)
Kays’ı Mecnûn edip çöllerde âvâre eden de aşk değil midir?
Derdin ne behey âşık, bîçâre neden oldun?
Bir yerde karârın yok âvâre neden oldun?
(Şemseddin Sivâsî)
Gerçekten de arzular, aşk sarmaşığı hâlinde kalbi sarmalamışsa artık âşık yerinde duramaz.
Bu arzular nefsânî isteklerden ibaret ise, kişi nefs-i emmârenin tatminsiz emirlerinin peşinde perişan olur. Levvâmenin bir kötülük edip bir kendini ayıplayan zikzaklarında da huzuru bulamaz.
Arzular her zaman günah, aşklar her zaman memnû değildir elbet. Fakat bir fânînin bir fânîyi sevmesi tek başına bir ıstırap sebebi değil midir? Hazret-i İbrahim’in mübarek lisanıyla; “Ben sönüp giden şeyleri sevmem!” (En’âm, 76) diyen insanoğlu değil midir?
Öyleyse;
Bir yâr sev ki hüsni anun pâydâr ola
Ana kul ol ki saltanatı ber-karâr ola
(Taşlıcalı Yahya)
O hâlde huzur, tatmin, itmi’nan yani şu çırpınan gönül kuşunun kararı, istikrarı nerededir?
“Dikkat edin, kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur!” (Ra’d, 28)
Elbette ilâhî aşk da başlangıçta âşıkta karar bırakmaz:
Ne zaman anarsam seni
Karârım kalmaz Allâh’ım
Zira bu kez bir fânî yegâne Bâkî’nin muhabbet ateşine düşmüştür. Onu görmek ister, göremez. Fakat her yerde cemâlinin güzel yansımalarını temâşâ eder. Cemâlinin kendisini görmeye kalkarsa, Tûr Dağı’nın bile dayanamadığı bu tecellîden dünya zindanında mahrum olduğunu öğrenir, yine kararı elden gider:
Ol dem ki tecelliyât-ı aşk etdi zuhûr,
Kıldı dil-i karârı fevvâre-i nûr,
Şol âteş-i aşka düşmüşem ben kim;
Bir lem’asına tahammül etmez bir Tûr!
(Azmîzâde Hâletî)
“Aşkın tecellîleri ortaya çıkınca, sabit duran gönlü bir ışık fıskiyesi hâline getirdi. Ben öyle bir aşk ateşine düşmüşüm ki, onun bir tek parıltısına dahî koskoca Tûr Dağı tahammül edemez, yıkılır.”
Âşıklık âdeta deliliktir. Delilerin farkı, akıl denen tutarlılığı, kendini tutma, durdurma, sabır ve karar etme kuvvetini yitirmeleri değil midir? Artık onlar; «Kim, ne der?» diye utanma hissini bir tarafa atmışlardır:
Âşık olan kimsede nâmûs u âr etmez karar,
Dökseler bir katre âbı mahvolur nâr üstüne!
(Murâdî/II. Murad)
Bir de sabırla kardeş olan karar vardır. Burada karar; devamlılık, sebat etmek mânâsındadır. Yüzakı Şiir Mahfilimizde «karar»ı meşk ettiğimiz bir akşam arkadaşımız Fatih GARCAN kararı işte bu mânâda kullanmıştı:
Dünyâ denilen yerde eğer varsa yarârım;
Elbet bilirim sırrı bu: Sabrım ve karârım!
Âşıkların sabr u kararı yitirmelerini doğru değerlendirmek gerekir. Onlar, bütün himmetlerini, sabır ve kararlarını, gözlerinin gördüğü tek gerçeğe; yâre, gayeye vuslata hasrederler. O yüzden onların sabır ve kararlarını yitirmişlikleri, gayeye teksif olmak demektir:
Gice-gündüz idüp efgān u zârı,
Gönülden kaldırup sabr u karârı,
Elinden aldırup hep cümle vârı,
Dem-â-dem saçmayan âşık değildür!
(Gaybî Sun’ullah)
Asırlardır ilimler, sanatlar elinde yoğrulan Türkçemizde kelimeler çok güzel mânâ zenginliklerine kavuşmuştur. Karar kelimemiz de mûsıkîde bir makamın seyrinin veya bir eserin sona erişi mânâsını kazanmıştır:
Âgâzı güzel eyledün ey bülbül-i şeydâ,
Hoş gelmedi ammâ dil-i pür-şevka karârun!
(Şeyhülislâm Yahya)
“Ey dîvâne bülbül, nağmelerine güzel başladın, fakat pek arzulu gönlüme, nağmenin sonu hoş gelmedi. Güzel başladın hoş bitiremedin. (Şevk dolu gönlüm durmanı istemiyor, yanık nağmelerine devam etseydin ya!)”
Böyle mânâ zenginlikleri, şiirlerin söz sanatlarıyla güzelce işlenmesine yardımcı olur:
Bir dinle gönül, âh u figan yurdu mezârı…
Er-geç kapanan perdelerin burda karârı!.. (Tâlî)
Yetmeyince menzile bulmaz, taleb ehli, karâr
Fuzûlî, boşuna söylememiştir, talep ehli menzile varmadan durmaz diye. Âşık kararlı olmalıdır.
Karar, bir husus, bir dâvâ üzerinde tefekkür ve istişarelerin neticesinde gel-gitlerin, tereddütlerin sona erdiği, insanın veya heyetlerin vardığı hüküm ve kanaatin de adı olmuştur. Akıllı, vicdanlı, kalpli insanlar kararlarının haklı olmasına gayret ederler. Kararlılık iyidir, fakat iyiden ve kötüden vazgeçmek üzerineyse… Yoksa meselâ gündemi kan rengine boyayan Gazze hâdisesinde, zalimin milyarların tepkisini hiçe sayan kararlılığı kapkara bir tablo olarak tarihe geçmiştir. Ekranlardan kan sıçrarken vicdanları kanayan mü’min yüreklerin kararı elden gitmiş ise de hadîs-i şerîfin emriyle yekvücut olmayan Müslüman ülkeler siyaset sahasında doğru bir karar alamamışlardır. Şairlerimiz ise bu şenî zulmü tel’în ederek, kararan vicdanlara birer alevli şerh düşmüşlerdir:
Vicdâna hapsolunmayan isyâna tercüman,
Haksız karâra şerhini düşmekte her şiir. (Tâlî)
Sebat mânâsındaki karar, doğru karar ile birleştiğinde insanı «Dâru’l-Karâr»a, cennete götürür. Karar bütün mânâlarıyla hayat grafiğinde, ânî yükseliş ve düşüşlerin değil; dengeli, istikrarlı, az da olsa devamlı fiillerin daha ehemmiyetli olduğunu gösterir…
Doğru karar Efendimiz’in sünnetine sarılmaktır, sünnete sarılmakta kararlı olmaktır:
Kuşlar gibi daldan dala beyhûde konardım,
Ömrümdeki en doğru karâr oldun Efendim!
(Yusuf DURSUN)
Kararın son bir mânâsıyla bitirelim yazımızı. Çünkü fazla uzatmamak, kararında bırakmak gerekir! Kararın; «Azı karar, çoğu zarar» gibi deyimlerimizde de yaşayan, ölçü, ölçülülük mânâsı da vardır. Bu mânâsıyla karar; dengenin, itidalin, orta yolu tutmanın bir başka ifadesidir. Güzel şeylerde de haddi aşan bir aşırılık istenmez. Belli bir denge, karar gerekir.
Karar, ne eksiktir ne de fazla… Tam ölçüdür. Gerekli olandır. Terazi kefelerinin çalkantıyı bırakıp, ibrelerin tam birbirini gösterdiği noktadır.
Tıpkı ahlâkı Kur’ân olan, ahsen-i takvîm/en güzel kıvam, insanlığın ve kulluğun tam kararı olan Efendimiz’in sünneti gibi…
Kalıcı olmadığımız, karar kılmaya gelmediğimiz bu cihanda, Allah ve Habîbullah aşkıyla, kararımız elden gitmeli, yani dünyada eğleşmemeyi, onunla oyalanmamayı kalbimize içirmeli, sabr u kararımızı sadece «Dâru’l-Karâr» olan öbür âleme hasretmeli ve bu yolda doğru kararlar alarak kararlılıkla uygulamalıyız.
Zâtî’nin gönül kuşu avını avladıysa Seyrî’nin dediği gibi artık dönmek vaktidir:
Gurbet, bu gafletin çölü; öpmek hayal, gülü,
Dön gayrı gonca bülbülü, «dâru’l-karâr»ına!..