Medeniyetin Nüvesi NUR ŞEHRİ

Mustafa KÜÇÜKAŞCI

tali@yuzaki.com

Varlığın Nûru Peygamber Efendimiz’in teşrifiyle Yesrib; Nur Şehri hâline gelir, Medîne-i Münevvere olur.

Başlangıçta muhacirlere dokunan suyu, boğuk ve sıtmalı havasıyla «dökülen» Yesrib, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in duasıyla mutahhar ve münevver bir belde hâline gelir.

Nur Şehri nasıl Efendimiz’in duası bereketine havası, suyu, tozu ve toprağıyla şifa kesilmişse, Efendimiz’in yüksek fetânetiyle ve parlak nübüvvet nûrunun beslediği basîretiyle yaptığı müdahalelerle bu mübarek şehirde, kıyâmete kadar hükümfermâ olacak İslâm medeniyetinin bir hülâsası, nüvesi, tohumu atılmıştı.

Bir medeniyet, kültür buhranı yaşayan asrımızın Müslümanları için Efendimiz’in; Yesrib’i Medîne-i Münevvere’ye çevirmede takip ettiği usul çok mühim bir anahtardır. Nur Şehri, bütün mekânlarımıza, şehirlerimize, ilçelerimize, beldelerimize, köylerimize Nûr-i Muhammed’i yansıtmalıdır.

Günümüzde Müslümanlar kardeşlik konusunda ciddî problemler yaşıyorlar. İşte Irak’ın hâli… Bu İslâm beldesinde birbirine hayat hakkı tanımayan mezhep ve etnik grupların birbirini tüketmesine, bu esnada da ülkenin yer altı zenginliklerinin işgalciler tarafından gasp edilmesine şahit olmaktayız. Yesrib de hicretten önce buna benzer bir durumdaydı. Şehrin yerli Arap kabileleri Evs ve Hazrec yıllardır süren savaşlarda birbirlerini tüketirken, şehrin savaş kızdırıcı tacirleri Yahudiler, durumdan kirli bir menfaat ve siyasî nüfuz elde ediyordu.

İslâm’ın «hilkatte eş, îmanda kardeş» telâkkisi ile husumeti geçmişte bırakan bu kabileler, ensar ismi altında birleştiler.

Bu kez şehirlerine dışarıdan gelen bir grupla karşı karşıya idiler: Muhacirler…

Îmanı gönlüne sindirmiş ensâr-ı kiram için varlıklarını onlarla paylaşmak bir derece kazanma vesilesiydi, fakat münafıklar için bu durum bir iç yarasıydı.

Hazret-i Peygamber -sallâl-lâhu aleyhi ve sellem- dostu dosta muâhât yani kardeşlik anlaşmasıyla daha sıcak bağlarla raptederken, düşmanın tehlikesinden de Medine Vesikası’yla emin oldu.

Birbirlerine miras bırakmaya kadar varan güçlü bağlar taşıyan kardeşlik anlaşmasıyla hem muhacirlerin ihtiyaçlarının giderilmesi, hem de iki farklı toplumun fertlerinin muhabbetle kaynaştırılması sağlanmıştı.

Medine Vesikası ise düşmanın ayağına dolanan bir hukukî belge oldu. İhanet eden Yahudi kavimleri bu vesikaya koydukları imza sebebiyle cezalandırıldılar. Efendimiz ilk adımında dosta-düşmana hak ve hukuka bağlılığı öğretiyordu.

Efendimiz hayatı boyunca ensarla muhacirler ve muhacirlerle münafıklar arasında çıkması muhtemel çekişmelerin önüne firâsetli adımlarla geçti. Basit meselelerden tutuşabilecek ateşi câhiliyeye dönmeme ikazlarıyla söndürdü.

Hazret-i Peygamber, hicret ettiği şehrinde ilk iş olarak şehrin merkezini teşkil edecek Mescid-i Nebevî’sini inşa etti. Hayatın merkezine ibadet, şehrin merkezine mâbed yaraşırdı çünkü.

Burası şehrin sadece mâbedi değil, aynı zamanda idarî merkezi, meşveret meclisi, adliyesi, hâriciyesi, eğitim merkezi ve imareti idi. Mânevî atmosferiyle de cennetten bir köşe idi.

Nur Şehrinin akislerini şehirlerimize yansıttığımız devirlerde, beldelerimizin merkez noktalarında hep külliyeler, Süleymaniyeler, Selimiyeler vardı… Fakat günümüzün milyon nüfuslu koca koca şehirlerinde şehrin merkezine neon ışıklı alışveriş merkezleri yahut dev gökdelenler yerleşmiş durumda…

Mekke için Hazret-i İbrahim’in yaptığı harem ilânını, Hazret-i Peygamber Medine için yaptı. Böylece şehir kutsiyet ve dokunulmazlık elde etti. Şehrin sınırları belirlendi. Nüfus sayımı yapıldı. Şehirde bazı bahçe ve kuyular, yani gıda ve su kaynakları vakıf hâline geldi. Çevrecilik ve şehirciliğin en mühim temelleri atılıyordu.

Yesrib bir tarım şehriydi. Ensar ziraati seçmiş, ticaret şehrin Yahudilerine kalmıştı. Ziraî mahsullerin tartılmasında, satılmasında usulsüzlükleri âdet hâline getirmiş olanlar vardı. Hazret-i Rasûl-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem Efendimiz Medine’de ilk işlerden biri olarak Medine çarşısını kurdu, denetimlerle alışveriş ahlâkını tesis etti.

“Ben bir muallim olarak gönderildim.” buyuran Fahr-i Âlem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz geldiği belde halkının meziyetlerini de öne çıkardı. Kur’ân-ı Kerim’de Kuba ahalisinin temizliğe olan düşkünlüğü methedildi. Medinelilerin sıcakkanlı misafirperverlikleri, îsar vasıfları kendilerine «ensar» unvanını getirdi. Şehrin yerlileri arasında başlangıçta sayıları hayli kalabalık olan münafıklar bile ilm-i siyaset ile yavaş yavaş kazanıldı. «Şehrinizi elinizden alıyorlar.» şeklindeki kara propagandaya malzeme verecek şekilde sertçe üzerlerine gidilmedi.

Cemiyet hayatının siyasî ve iktisadî ihtiyaçlarını düzenleyen Peygamber Efendimiz, şehrin kültür hayatına da şekil ve âhenk verecekti elbette. Câhiliye Yesrib’i, Mecûsî İran’dan gelme Nevruz ve Mihrican adlı iki ithal bayramı eğlencelerle kutluyordu.

Kendi örflerinde, geleneklerinde olmayan, Arap takvimine de ait olmayan bu bayramlar birer yabancılaşma işaretiydi âdeta. Sükûtu dahî tasvip ve takrir demek olan Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu konuya da müdahale etti. Peygamberler Sultanı;

“Allah sizin için o iki günü, hayırlı iki günle, Kurban ve Ramazan bayramlarıyla değiştirmiştir.” (Ebû Dâvud, Salât, 245) buyurarak bu hususta da kıyâmete kadar gelecek bütün Müslümanlara bir ders verdi.

Câhiliyye’de bu ithal bayramlarda oyun-eğlence hâkimdi. Allâh’ın bahşettiği bayramlarda ise lezzet hâline gelen namaz, kurban, sıla-i rahim, ikram, hediyeleşme gibi ibadetler yer alacaktı.

Efendimiz’in sadece iptal değil ibdâl etmesi, yani hayırlı, güzel bir alternatif getirerek, zararlı olan eskiyi ortadan kaldırması da apayrı bir hikmettir. Güzel şeylerle alternatif sunulmadıkça cemiyetleri ve fertleri kötü alışkanlıklarından vazgeçirmek kolay değildir.

Ecdadımız da Efendimiz’in gösterdiği bu yol üzerinde gittiler. Gittikleri yerlerde Hıristiyanların dinî günlerine karşılık, bazıları zayıf da olsa seleften gelen hadis ve rivayetlerle şekillenen Aşure, Mîrac, Regâib, Berat gibi geceleri ihya ettiler. Şenlikleri de içerisinde ikram, paylaşma, yardımlaşma, sevgiyi artırma gibi hayırlar çerçevesinde yürüttüler. Günlük hayatı canlandıran bu gibi vesileleri mevlidler, merhumların arkasından düzenlenen geceler ile oldukça zenginleştirdiler. Fakat son asırda püritenliğimiz / arındırmacılığımız tuttu ve; «Kitapta sünnette yok!» diye sûret-i haktan görünerek bu gibi merasimlerin çoğunu takvimimizden temizledik…

Fakat tabiat boşluk kabul etmedi. Bugün gündemimize ve takvimimize bir sürü ithal gün girmekte…

Noel, kamuflâj ismiyle yılbaşı, açık ismiyle Santa Klaus günü…

Sevgililer Günü süslü ismiyle pazarlanan Sen Valentin günü…

Feminizm hâtırası Kadınlar günü ve kapitalizm yarası işçi bayramı…

Bir ömürlük vefa borcunun «senede bir gün»lerle telâfisi, vicdan pansumanı babalar günü, analar günü, öğretmenler günü…

Mutlak sona bir adım daha yaklaşmanın hatırlatıcısı, olsa olsa bir muhasebe ve tefekkür günü olması gerekirken, pasta kremasına bulanan, ego tatmini partilerine bahane yaş günleri…

Beraberinde batının muharref dininin âdetlerini ve bâtıl izmlerinin süprüntülerini taşıyan bu günleri uyanık göz ve gönüllerin takvimine almaması şart.

Ama tıpkı Hazret-i Peygam-ber’in Nevruz’u Mihrican’ı kaldırırken yerine Kurban ve Ramazân’ı ikame ettiği gibi, kendi inanç ve örf dünyasının bayramlarına, kandillerine, günlerine, yıl dönümlerine sahip çıkması da şart…

Temelinde tüketmek olan batı uygarlığının1 günleri, geceleri keyif ve eğlence dolu… Ama esas hayatı âhiret gören bakış açımız; nefsin, çukurlara çeken keyiflerine değil, rûhun, yukarılara yükselten mânevî lezzetlerine talip olmayı tavsiye ediyor. Bu da nefsânî gözlerde sıkıcı, bunaltıcı görülüyor.

Tarih boyunca Müslümanlar için Haremeyn, içe doğru bir hicretin adresi oldu. Hac ve umrenin mekânı olan Hicaz; kendi beldesinde aradığı şuur iklimini bulamayanların varıp sığındığı bir liman, Allah ve Rasûlü’ne komşuluğun talep edildiği hicretlerin adresi oldu.
Bu muhacirlerden merhum şair Ali Ulvi KURUCU’nun babasını, devrin Konyalı âlim ve mürşidlerinden Fahri Efendi hicret kararından dolayı tebrik ettikten sonra kendisine şu hatırlatmada bulunur:

“Yalnız, Medîne-i Münevvere için, gideni ilkin bir sıkar, derler. O sıktıktan sonra açılır, derler. Sıktığı zaman da yavrum sizi imtihan ediyor bilin. Çile müddetidir. O çile dolar, imtihanınızın müddeti biter, imtihanı kazanırsınız inşâallah…”2

Biz de hayatımıza nebevî düsturları nakşederken, medeniyetimize Medîne-i Münevvere’nin nûrunu naklederken başta nefsin tereddütleriyle, bunaltılarıyla karşılaşıyoruz.

Fakat sabredersek unutmayalım ki Nur Şehrinin aydınlığı ve şifası bizi bekliyor.

1 Dilimizde uydurukça kelimelerin varlığı bazen böyle bir hayra vesile oluyor. Millî köklere sahip medeniyet kelimesi müsbet mânâya yerleşirken, sırf madde temelli, menfî yönleri olan «civilization» için uygarlık tabiri tam oturuyor!
2 M. Ertuğrul DÜZDAĞ, Üstad Ali Ulvi KURUCU Hâtıralar c. 1, s. 92.