Kılı Kırk Yaran BİR KIRK YAZISI

Mustafa KÜÇÜKAŞCI

tali@yuzaki.com

Nasıl olmuşsa olmuş bir beynamaz ile namazında abdestinde bir derviş yol arkadaşı olmuşlar. Yol boyunca arkadaşının namazsızlığını gören ve üzülen derviş, arkadaşına nasihat edeyim demiş:

“–Ah güzel kardeşim, niçin namaz kılmazsın?” Beynamaz baştan savma o bildik cevabı vermiş:

“–Kılamıyorum işte, alışamadık bir türlü!..”

“–Onun kolayı var!” demiş derviş, “Şöyle kırk gün namaza devam ettin mi bir daha bırakamazsın!”

Beynamaz pis pis gülerek, şu cevabı vermiş:

“–Beybaba, bir de sen gel, üç gün namaz kılma, bak bakalım bir daha kılabiliyor musun?!.”

İnsanı maddî-mânevî kirden ve kirliliklerden uzak tutan, bedene hareket ve canlılık kazandırırken, rûha huzur ve sükûn veren, hakikati ve kemali itibarıyla ise Cenâb-ı Hak ile mülâkat ve Arş-ı Âlâ’ya bir nevî mîrac olan namaz ibadeti, ömrün tamamını kuşatması ve hiçbir mazeret kabul etmemesi açısından kulluk kapısından adımını atmamışların gözünde büyür de büyür. Zaten Kur’ân-ı Kerim de namazın huşû ehli olmayanlara ağır geleceğini ifade eder.

Heyecanlı başlangıçlar, rûhî harekete geçişler, şeytan ve nefsin çelmesine takılır, akîm kalır. Şeytanın bacağı tam kırılacakken, bir gevşeme gelir, iblis doğrulur ve tekmeyi basar. Namaza başlamak bir başka bahara kalır.

Bu sebeple kırk gün esprisi kişiye bir çıta olur. Bu eşiği aştıktan sonra bir daha yıkılmamanın, adı konmamış ama tecrübeyle sabit bir teminatı vardır. Bu teminat bazı hadîs-i şeriflerde yer alır:

“Kim kırk gün, iftitah tekbirini kaçırmadan cemaatle namaz kılarsa, kendisine iki beraat yazılır; ateşten beraat, nifaktan beraat.” (Tirmizî, Salât 178)

“Kırk sabah ihlâsla Rabbine yönelen kimsenin kalbinden diline hikmet pınarları akar!..” (Suyûtî; Câmiu’s-Sagîr, II, 137)

Bilhassa ikinci hadîs-i şerif, bir şeyi kırk kere yapmanın, kırk gün yapmanın değeri konusunda tasavvuf dünyasında gelişen usûllere de rehberlik etmiştir.

Kırktaki tesir gücü belki de insanoğlunun mayasındaki «kırk» temelindendir. İlk insanın; Âdem babamızın çamuru, rivayete göre Cenâb-ı Hakk’ın dest-i kudretinde kırk gün mayalanmıştır.

Her bir insan ferdinde de durum benzeşir. Hadîs-i şerifte insanın anne karnındaki tekâmülünün, kırk gün ve katlarında gerçekleştiği şöyle ifade edilir:

“Sizden biriniz yaratıldığı zaman, annesinin rahminde kırk gün nutfe, sonra kırk gün kan pıhtısı olarak, sonra da kırk gün bir çiğnem et olarak toparlanır. Sonra Allah, ona dört kelime ile bir melek gönderir: Eline geçecek rızkı, ölüm zamanı, dünyada yapacakları, kötü bir kişi veya iyi bir kul olduğu yazılır. Sonra ona ruh üflenir.”(Buhârî, Bed’u’l-Halk, 6)

Doğumdan sonra, kırkı, günden yıla çıkarırız ve olgunluk çağına ulaşırız. Kur’ân-ı Azîmüşşan kırk yaşı kişinin olgunluk devresine varışı olarak tanıtır:

“(İnsan) Nihayet güç bulup şahsiyetini kazanınca ve kırk yaşına erişince; «Ey Rabbim!» dedi, «bana ve ana-babama verdiğin nimete karşı şükretmemi, râzı olacağın iyi-yararlı amelde bulunmamı ilham eyle. Soyum hakkında da benim için iyilik, dine bağlılık sağla… Şüphesiz ki ben, sana yönelip tevbe ettim ve ben gerçekten (Sana) teslimiyet gösterenlerdenim.» (Ahkaf, 15)

Kırk yaşa verilen bu değer cahiliye devrinde de vardı. Dâru’n-Nedve’ye de kırk yaşından küçük olanlar alınmazlardı. Günümüzde de meselâ cumhurbaşkanlığı makamına namzet gösterilecek kişiler için alt yaş sınırı kırktır.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, risâletin verildiği yaş da kırktır:

Fahr-i Âlem girdi çün kırk yaşına
Kondu pes, tâc-ı nübüvvet başına.
(Süleyman Çelebi)

İnsan için tekâmülün bir nevi şifresidir, kırk. Yoksa Hazret-i Mevlânâ’nın işaret ettiği gibi Allah Teâlâ -hâşâ- bu süreyle mukayyet değildir:

“O yüce Allah, insanı, yavaş yavaş tam kırk senede kemal sahibi eder. Yoksa Allah, bir nefeste, elli kişiyi yoktan var etmeye kādirdir.”

Bu tenasüp içinde insanın tarihinde pek çok hâdiseye süre olarak hep kırk sayısı eşlik etmiştir:

Cennetten çıkarılıştan sonra Hazret-i Âdem’in Havvâ Validemizden ayrılığı, Hazret-i Yâkub’un, evlâdı Yûsuf’tan firkati; Hazret-i Yûnus’un balık karnında kalış süresi ile ilgili rivayetler hep kırkı gösterir.

Dâvud -aleyhisselâm-’ın hükümdarlığı, Hazret-i İsa’nın ikinci gelişinde yeryüzündeki faaliyet süresi, kıyâmet arifesinde üflenecek iki sur nefhası arası da kırk yıl olarak sırlanır.

Tevrat’a göre Hazret-i Nuh, kendisine vahyedildiği şekilde gemiye bindikten sonra, kırk gün-kırk gece tufan olmuştur.

Kendilerini Firavun’un zulmünden kurtaran Rablerine kırk gün bile sabredemeyip puta tapmaya koyulanlara ise çölde kırk yıl perişan bir şekilde dolaşma cezası verilmiştir.

Bu hâdiseler içerisinde hem Kur’ân ile sâbit, hem de kırk gün ihlâs ile sabahlayan kişinin lisanından hikmet pınarlarının akacağını müjdeleyen hadîs-i şerif ile mütenasip olan bir vâkıa daha vardır ki çok mühimdir:

Hazret-i Musa, Tur Dağı’nda Hak ile kelâm ve vahye mazhar olma şerefiyle şerefyâb olmasından önce kırk gün orada oruç ve riyazet hâlinde beklemekle emrolunmuştur.

Bu hadis ve bu hâdise, tasavvufta Arapça kırk mânâsına gelen «erbaîn», aynı sayının Farsçası olan «çile» (çihil) adı verilen, kırk gün süreyle halvete çekilerek ibadet etme uygulamasının ortaya çıkmasına temel teşkil etmiştir. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in vahye mazhar olmadan önce Hıra Mağarası’ndaki inzivaya çekilişleri ve risâleti boyunca da hususen Ramazan aylarında terk etmeden sürdürdükleri itikâf ibadeti de çile uygulamasının diğer istinat noktalarıdır.

Çile çekmek, çileden çıkarmak, çileden çıkmak deyimlerini de bu uygulamaya borçluyuz.

Dikkat edilirse günümüzde, alabildiğine hızlı bir hayat trafiği var ve bu hıza ayak uydurmaya çalışan insanoğlu da aynı nispette stres adı verilen rûhî gerilime maruz kalıyor. Uzak Doğudan çare olarak aktarılan meditasyon, yoga gibi uygulamalar, insanın günlük hayattan çıkarak kendi iç dünyasının sükûnetine bir yolculuk yapması esasına dayanıyor. Ancak içte bir tezkiye, bir temizlik yapılmadığı için, insan bu kez benliğinin çukurlarına saplanıyor.

Yine tüketen, tükettikçe yağlanan, vahşîleşen batılılaşmış insan, içindeki nefis canavarından korkunca Budizm’in insan fıtratından uzaklaşmış daimî perhizlerine sarılıyor.

Hâlbuki farz olan Ramazan orucu, daimî olmamak şartıyla çeşitli nafile oruçlar, diğer taraftan dünyaya bakışta da daima kanaat ve zühd içinde olmak bu dengeyi en güzel şekilde sağlıyor.

Fakirlerin cennete kırk yıl önce girecekleri müjdesi, fakrı iftihar vesilesi gören medeniyetimize büyük bir gönül zenginliği bahşediyor. Zaten hakikî kader inancı, gündelik hayatın streslerinden korurken, adaletin tahakkuk edeceği bir âhiret inancı da gönülleri ferah tutuyor.

Farkına varırsak medeniyetimiz, her türlü rûhî, mânevî ihtiyacın dermanına hem de türlü ilâcına sahip.

Aynı zamanda birer edip olan sûfîler, insanın daha çamur hâlindeki mayasından, nutfe hâline sonra da yetişkinliğe hep kırk tekrarlı terbiyelere ihtiyaç duyuşunu, ûd ağacına benzetmişler:

Sa‘y kıl yok olunca tâ bu vücûd,
Vâv-ı resmî gidip kala şol cûd.
Çürümekten yer içinde kırk yıl,
Nice hoş bû verir nazar kıl, ûd.

Açıklamayı yine İsmail Hakkı Bursevî Hazretlerinden dinleyelim:

“Demişlerdir ki ûd Hindistan ağaçlarındandır. Kırk yıl yerde defnolunup terbiye ile hoş râyiha verir.”

Bir başka benzerlik de çini toprağıyla kurulmuş:

“Nitekim tıynet-i fağfûrînin kemali kırk yıldan sonra zâhir olur ve bunların zikrolunan hâsıyyetlere istidatları olduğu cihetinden insân-ı kâmil sûretinde gelmişlerdir. Zira insân-ı kâmilin dahî kemâlât-ı hakikiyyesi kırk yıl riyâzet ve mücahede ve dest-i mürşidde perverişten (terbiye) sonra zâhir olur.”

Bir de değil kırk gün, kırk yıl halvete girse adam olmayacak kaba ruhlar vardır. Kaygusuz Abdal’ı söyleten de onlardan biri olsa gerek:

Bir kaz aldım ben karıdan,
Boynu da uzun borudan,
Kırk abdal kanın kurudan,
Kırk gün oldu kaynatırım, kaynamaz!
(…)
Kazımın kanadı ala
Var yürü git güle güle
Başımıza kalma belâ
Kırk yıl oldu kaynatırım kaynamaz!

Kırk sayısının hadislerde yer aldığı bir şekil de, menfî bir şeyin insana tesir süresini anlatır. Hayırlı şeylere alışmak için kırk kez veya kırk gün devam gerekirken, bir haram lokmanın, bir yanlış hareketin tesiri kırk gün sürer. Tevbe edilmediği müddetçe o günah, duaların kabulüne de mânî olur. Ahmed Mürşidî, Pendnâme’sinde bu hususu nazmen ifade eder:

Rasûl-i Fahr-i ‘Âlem ümmetiyçün,
Harâmı nehyederdi râhatıyçün.

Dedi: Bir kimse bir lokma harâmı;
Yese bulmaz duâsında merâmı.

Kabûl olmaz anun du’âsı kırk gün,
Ne denlü eylese tâ’at gice-gün.

İmâm-ı Âzam’a atfedilen bir menkıbeyi, konumuza ışık tutması bakımından zikredelim:

Mezhebimizin imamı olan bu büyük âlime bir çocuk getirirler. Rahatsızlığından dolayı bal yememesi gerektiği hâlde, çocuk söz dinlememektedir. İmam; “Kırk gün sonra gelin.” der.

Kırk gün sonra getirdiklerinde de, çocuğa bal yememesini tavsiye etmekten başka bir şey yapmaz. Şaşkınlık içinde: “Bu tavsiye için kırk gün mühlet vermenizin hikmeti nedir?” diye sorarlar. İmâm-ı Âzam, insanlara nasihat eden herkesin kulağına küpe olacak şu cevabı verir:

“Bana geldiğiniz gün ben bal yemiştim. Kendim bal yediğim hâlde, çocuğa: «Bal yeme!» demem fayda etmeyecekti. Sözümün tesiri olmayacaktı. Kırk gün bal yemedim, vücudumda baldan eser kalmayınca, evlâdınıza nasihatte bulundum. İnşallah şimdi öğüdün faydası olacaktır.”

Bu tek bir lokmanın, tek bir fiilin tesir sahası… Bir de kırk gün, kırk yıl gibi sürelerle kötülük içinde kalmanın tesirini düşünelim!

“Bir kimse kırk gün karaborsacılık yapsa, sonra da depoladığı bu malları sadaka olarak (yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine) dağıtsa bu sadakası, onun ihtikârına kefaret olamaz.” (Müsned, XI, 3).

“Bir kimse kırk yaşını geçtiği hâlde onun hayırlı işleri yani sevapları, kötü işlerinden, yani günahlarından ziyade olmadı ise, cehenneme hazırlansın.” (Gazzâlî)

Sayılar, medeniyetimizde harflerle de eşleştirilmiştir. «Ahmed» isminin, «Ahad»den farkı olan «mîm»in ebced karşılığı da kırktır.

Kemal Edip KÜRKÇÜOĞLU, çilenin kırk günlük ibadet mânâsını da tedâî ettirerek, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Cenâb-ı Hakk’a kurbiyette en mühim delil oluşunu ifade eder:

Ahmediyyet’le giren çille-i mîm-i mecde
Ehadiyyetle erer izzete pinhân olarak.

Kırk ile ilgili uygulamaların hepsi bir olmadığı gibi kırkların hepsi de bir değildir.

Bazı rakamlar vardır ki telâffuzlarının kolaylığından veya sembolik değerlerinden ötürü dilde çok dönerler ve çoğu kez aslî mânâlarından ziyade sadece çokluk bildirirler. Buna da «kesretten kinaye» denir. Türkçemizde kısa söylenişinden on, yüz, bin sayıları çok defa bu amaçla kullanılır. Kırk da bu sayılardan biridir.

Bunu en güzel şekilde gösteren misal; Hazret-i Ali’nin; “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.” şeklinde tercümesi daha sâdık olacak sözünün dilimize: “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” diye aktarılmış ve şöhret bulmuş olmasıdır.

Kılı kırk yarmak, kılı kırk pare kılmak, kırk yamalı bohça, kırk yıllık dost, kırk yıllık hatır, kırk satır mı kırk katır mı, kırk yıl düşünse aklına gelmemek, tek ayağı üstünde kırk yalan söylemek, kırk yılda bir işi düşmek, kırk kafadan ses çıkmak gibi tabir ve deyimlerde yer alan kırk sayıları bu maksada hizmet için kullanılmıştır.

Necip Fazıl’ın şu beytindeki kırk gibi:

Sayılarda çoğalmak, niçin, ne olmak için?
Bir tek hiçtir çarpışı, kırk milyona bir hiçin…

Daha başka kırklar da var. Hele bu çoğul hâliyle «kırklar» denince, tasavvufta ricâl-i gayb adı verilen evliyaullah kastedilir. Kırklara karışmak deyimini de borçlu olduğumuz bu telâkkîde, Hızır -aleyhisselâm-’a benzer şekilde tasarruflarda bulunan, hârikulâde eşhas söz konusudur:

Yine sordum çiçeğe: Kırklar’ı bilir misiz?
Çiçek eydür: Ey derviş! Kırklar Allah yâridir.
(Yûnus Emre)

Kırk sayısının Anadolu gelenek-göreneğinde bir başka kullanılışı daha vardır:

Kırkı çıkmak.

Yeni doğmuş bir bebek, yeni gelin, yeni bebek dünyaya getirmiş lohusa gibi nazar değmesi muhtemel kişiler, kırk gün boyunca daha bir ihtimamla korunmuşlar.

Sağlık açısından da hassas olan bu dönemde bebek yahut annesinin başına gelebilecek hastalıkları tetikleyebilecek nazardan korunmak için, bu şahıslar kırk gün süreyle özellikle kem gözlü olmasından korkulacak yabancılara gösterilmezler. Böyle gözlere uğramaması için evlerinden dışarı çıkarılmazlar. Fakat bazı yörelerde bu âdetlerin abartılı, hakka-hukuka tecavüze dönüşen uygulamaları da yok değildir.

Kırkı tamamlayıncaya kadar yaşanan bu tedirginlik ve kırk çıtası aşıldıktan sonra yaşanan rahatlık, kırk vakit esprisiyle iç içe görünmektedir.

Netice; kırk bizim kültürümüzün sırlı bir sayısıdır:

Zekât kırkta birdir, sünnetlerle birlikte sayıldığında günde kıldığımız rekât sayısı kırktır. Kırk hadisler ezberler, nazmeder, şerh ederiz.

Aslı olmasa da mevtâlarımızın ölümünün kırkıncı gününde ruhlarını şâd ederiz. Sakal-ı şerifleri kırk kat ipek bohçalara sarar, bir fincan kahvenin hatrını kırk yıl sayarız.

Kırkpınar meydanlarında yenişemez, bir deli kuyuya bir taş atsa, kırk akıllı koşarız. Kışın en soğuk günlerini saydığımızda «erbaîn» çıkar, yazın kırkikindi yağmurları ister gönlümüz. Kırkkilise’yi fetheder, Kırklareli eyleriz.

Ve kırk tekrarın efsunuyla deriz ki:

“Bir şeyi kırk kere söylersen olur.”

Yüzakı dergimiz, kırk aydır her sayısına; “Huzurlu bir mâzîden huzurlu bir istikbâle” temennisiyle başladı.

Dileriz gerçek olur.

Bir dergi bir mektep,

Edepli edebiyat,

Şuurlu şiir,

Özlenen bir nesil…

Bütün bu hedefler için çıkılan yolda, artık kırk çıtasını da aştık.

Bu edep mektebinin kırkıncı yılını da görmek dileğiyle…

* Zaman Gazetesi, 1 Ağustos 2004.