Şairin Âb-ı Hayâtıdır Na‘t Yazmak HIZIR’IN MÜŞTAK OLDUĞU

Mustafa KÜÇÜKAŞCI

tali@yuzaki.com

Şol Hızır’la şol İlyas âb-ı hayat içtiler,
Bu birkaç gün içinde bunlar ölesi değil…

Yunus Emre’nin dile getirdiği gibi, İlyas -aleyhisselâm- ile peygamber mi yoksa velî bir zat mı olduğu hususunda ihtilâf bulunan Hazret-i Hızır’ın âb-ı hayâta muttalî olup ondan içtikleri, böylece ölümden kurtuldukları inancı halk kültürümüzde ve edebiyatımızda yer bulmuştur.

Dünya üzerinde çeşitli efsanelerde de ölümsüzlük iksiri arayışına rastlanır. Fakat, akîdemizde, her nefsin ölümü tadacağı, kıyâmette Cenâb-ı Hak’tan gayri her varlığın helâk olacağı kesin bir şekilde belirli olduğundan, Hızır gibi zatların ölümsüzlüğü kıyâmetle sınırlandırılmıştır:

Yarattı Hak dünyayı Muhammed dostluğuna
Dünyaya gelen gider bâkî kalası değil

İşin âb-ı hayat faslı Kur’ân-ı Kerim’de zikredilmese de, Allah katından hususî bir ilme, sonradan ıstılahlaştığı hâliyle ilm-i ledünne mazhar olmuş Hızır adlı kulun, Hazret-i Musa ile yolculuğu Kehf Sûresi’nde yer almıştır. Hazret-i Musa ile yanındaki Yuşa -aleyhisselâm- olduğu kabul edilen gencin, Hızır’la buluşma yerleri olan mecmau’l-bahreyn / iki denizin birleştiği yer, ölü balığın dirildiği yerdir ki bu da âb-ı hayâtı hatırlatmaktadır.

Hızır -aleyhisselâm-’ın, kitab sahibi büyük bir peygamber olan Hazret-i Musa’yı bile hayrette bırakması, zâhir ve bâtın ilimlerinin farklılığına işaret kabul edilmiştir. İkisinin buluştuğu mecmau’l-bahreyn de bu iki ilmin birleştiği nokta olarak tefsir edilmiştir. Böylece Hızır, tasavvuftaki mürşidin anlaşılmasında yardımcı olmuştur:

Hızır didükleri mürşiddür ey dil,
İriş irfâna iç âb-ı hayâtı (İsmail Hakkı Bursevî)

Bu girişten sonra Hızır, İlyas, âb-ı hayat gibi mazmunların na‘t-i şeriflerde nasıl ele alındığından yazımızın hacmi el verdiğince bahsedeceğiz.

Hazret-i Peygamber, Hakk’ın kelâmının kalbine indirildiği, İsrâ ve mîrac gibi fevkalâde hâdiseleri yaşayan, bu sebeple dudaklarından zâhir ve bâtın ilimlerinin en sâfî mahiyette döküldüğü en zirve insandır. İlm-i ledün pîri Hızır da dersini Hazret-i Peygamber’den almıştır:

Hüsn-i Yûsuf gül cemâlin hulkıyın bir zerresi
Hızr u Mûsâ ol ledün dersinden almış bir sebak (Hüznî)

Hızır -aleyhisselâm- âb-ı hayâtı buluşuyla, Hazret-i Musa’yla yolculuğuyla «rehberlik» dendiğinde akla gelir olmuştur. Dua edilirken; «Hızır rehberin ola!» denilir. Şeyh Gālib, Hızır ve İlyâs’ın Hazret-i Peygamber’in yolunda gidenlere yani ümmet-i Muhammed’e, gece-gündüz yalınayak rehberlik ettiklerini söyler:

Sâlikân-ı râhına mihriyle mah berg-i sefer
Pâ-bürehne Hızr u İlyâs oldı rehber rûz u şeb

Şair Âgâh ise Hazret-i Peygamber’in yolunda gidenlere, istikamet açısından Hızır -aleyhisselâm-’ın bile yetişemeyeceğini söyler:

Râh-ı Hudâ da Hızr olamaz hem-‘inân ana
Her kim ki oldı pey-rev-i şer‘-i Muhammedî

Hızır -aleyhisselâm-’ın âb-ı hayatla alâkası onu, yine ümmet-i Muhammed’e su taşıyan bir hizmetkâr sûretinde na‘tlara mazmun eylemiştir:

Makāmun Ka‘be vü Zemzem
Hemîşe kāim ü muhkem
Hızır ümmetüne her dem
Sakādur yâ Rasûlâllah
(Şeyyad Hamza)

Hızır -aleyhisselâm- kıyâmete kadar ümmet-i Muhammed’e rehberlik edip hızır gibi onların imdadına yetişir, Hazret-i İsa da âhirzamanda, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in risaletine bağlı olarak yeniden nüzul edecektir. Rûhî bu sebeple «Hızır ve Mesîh O’nun hizmetkârlarıdır.» diye metheder Fahr-i Âlem Efendimiz’i:

Subh-ı cemâl-i sabîh vech-i cemîl-i melîh
Kulları Hızr u Mesîh salli ve sellim aleyh!

İlyas -aleyhisselâm-’ın karalarda, Hızır -aleyhisselâm-’ın denizlerde rehberlik edip imdada koştuğu inancı da vardır. Şair Dânişî buna telmihle, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, Hazret-i Nûh’un gemisinin kurtulmasına da Hızır gibi olan varlığıyla vesile olduğunu söylüyor:

Halâsa geşti-i Nûhî sebeb Hızr-ı vücûdundur

Bunun izahı şöyledir: Felekler, Şâh-ı Levlâk Efendimiz için yaratılmıştır. O hâlde, Nûh’un gemisi kurtulmalıdır ki, insanlık devam etsin, nûr-i Muhammedî vücud bulsun. Şair Haylî su ve yüz kelimeleri üzerinden nasıl da güzel anlatıyor bu hususu:

Vechi var teşne-i âb-ı keremün olsa cihan.
Ki yüzün suyına halk oldı Sen’ün, kevn ü mekân

“Cihan, âb-ı keremine, cömertlik şerbetine susamış ise bunu istemeye yüzü var/bunun sebebi var: Zira bütün varlık Sen’in yüzünün suyu hürmetine yaratılmıştır.”

Edebiyatımızda leb, lâl gibi kelimelerle zikredilen dudakların âb-ı hayat ile mukayesesi yaygındır. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dudakları ile kastolunan, fem-i saadetlerinden dökülen mânâ şerbetidir.

O dudaklardan dökülen sözler cana can katar, işitip itaat olunduğunda iki cihan saadetini sağlayarak insana öyle mecâzî, hayalî değil hakikî bir ebediyet verir. Zâtî, hadîsin hem lügat hem ıstılah/terim mânâsını kullanarak bu hakikati dile getiriyor:

Subha dek her şeb hadîsünden me‘anî kılsun ahz
Zulmet içre Hızr-veş bulsamdı ben âb-ı hayat

“Her gece sabahlara dek hadislerinden mânâlar alarak, Hızır gibi karanlık içinde âb-ı hayat bulsaydım.”

Hazret-i Rasûl-i Ekrem, bu mânâsıyla âb-ı hayâtın ta kendisidir. Böyle bir âb-ı hayâta Hızır da Mesih de müştaktır, hayrandır, susuzdur:

Can virür la‘lün temennâsında min âb-ı hayat
Feyzüne leb-teşne yüz Hızr u Mesîhî’dur Sen’ün
(Fuzulî)

Ârif Süleyman, Efendimiz’in can bahşeden dudaklarının bir tebessümüyle nice Hızır’ın yerlere yıkılacağını söylemiştir:

Leb-i cân-bahşı idince hande
Niçe Hızr olur idi efgende

Böyle dudakları vasfetmek ne mümkün! Kaleme karanlık/siyah mürekkeplerden âb-ı hayat misali divit verilse, böylece kalem kıyâmete kadar ölümsüzlük imkânı bulmuş olsa ve bu uzun ömür boyunca uğraşsa, kalem yine o dudakların hususiyetlerini yazamaz:

Yaza bilmez leblerün vasfın tamâm-ı ömrde
Âb-ı hayvan virse kilk-i Hızr’a zulmetden devât (Fuzûlî)

Fuzûlî mürekkebin karanlığa benzeyen siyahlığını bilhassa zikretmiştir. Zira efsanelere göre Hızır -aleyhisselâm- âb-ı hayâtı karanlıklar içinde bulmuştur. Yukarıdaki beyitte Zâtî de geceleri hadisleri zikrederek karanlık içinde âb-ı hayat bulmayı temennî etmişti.

Âb-ı hayâtın karanlıklar içinde oluşunu, Nev’îzâde Atâyî farklı bir hüsn-i tâlil içerisinde kullanır. Baştan ayağa nurdan yaratılmış, üzerine gölge düşmemiş ve âlemden zulmeti kaldırmış olan Varlık Nûru Efendimiz’e karanlıklara girip de âb-ı hayat içmek yaraşmazdı:

Nûrdan halk olındı ser-tâ-pâ
Zulmet-i sâye yaraşur mı ana
Zulmet-i kevni eyledi zâil
Niçe yaklaşsun âna zulmet-i zıll
İçmedi gitdi ol kerem kânı
Karanulıkda âb-ı hayvânı

Şair sanki mevhum bir soruya cevap veriyor. “Hazret-i Peygamber niçin âb-ı hayâtı içip kıyâmete dek aramızda olmadı?” sorusuna. Efendimiz zâhiren her insan gibi vefat etmişse de, getirdiği hayat bahşeden esaslarla, kıyâmete kadar hükmü bâkî diniyle, vârisleri olan âlimlerle, yolundan giden seyyid ve şeriflerle, nesl-i pâkiyle bir başka şekilde hayattadır. Tıpkı ölüm gibi karanlık görünen bir vadiden hususî bir dirilik şerbeti içen şühedâ gibi.

Hazret-i Fahr-i Enbiyâ’nın mûcizelerinden biri de şerefli parmaklarından tatlı bir su akması ve bu suyla harpte susuz kalan ashâbına, hayatın menbaı olan su ikram etmesiydi:

Âb-ı zülâl akıttın elinden gazâ günü
İ‘câzın etti Hızr’ı da hayrân Efendimiz
(Faruk K. TİMURTAŞ)

Şiirin en büyük gayesi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i en güzel şekilde anlatmak, methetmektir. Na‘tların yazılış gayeleri içerisinde âhiret için şefaat talebi olduğu gibi, dünyada şifa arzusu da yer alır. Bazı samîm-i kalpten yazılmış na‘tların, şairleri için şifaya vesile oldukları meşhurdur.* Bu hususa işaretle Mezâkî de na‘t ile meşguliyetini âb-ı hayat saymıştır:

Hızr-ı vakt olsam n’ola mâ‘ü’l-hayât-ı midhatün
Mâye-i efzâyiş-i ‘ömr-i kasîrümdür benüm

“Devrin Hızr’ı olsam bunda şaşılacak ne var? Zira âb-ı hayat olan Sen’i methetme imkânı, benim kısa ömrümü bereketlendiren bir mayadır.”

Su, âb-ı hayat olmasa da hayatın kendisinden doğduğu varlıktır. Hazret-i Mevlânâ, cansız eşyaya da şuur nispet ederek, Nil’in, Musa ile Firavun’u ayırt ettiğini söyler. Efendimiz’e na‘tların en güzellerinden biri olan Su Kasîdesi’yle seslenen Fuzûlî de, suyun, içende nebevî muhabbet durumuna göre tesir meydana getireceğini ifade etmiştir:

Dôstu ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayat
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su

Nitekim Hazret-i Ömer ve Hâlid bin Velid gibi Peygamber dostları kendilerine sunulan zehirleri içmiş ve zarar görmemişlerdir. Hakk’ın habîbine adavet besleyenler ise hayattan tek nasipleri olan şu dünya hayatını da kendilerine zehir etmektedirler.

Günümüzde bu düşmanlığı iyice istihzâya dökenler, hakaret için yarışma düzenleyenler, bunları bilgi çağının (!) iftihar vesilesi internette arz edenler, bütün bu yapılanları fikir hürriyeti diye müdafaaya kalkışanlar var. Taştan ibaret olan Uhud bile O’nu severken, O’na düşman olan, O’nunla hayat bulmayı reddedenler bu dünyada da ölüdür. Hattâ cansız zannettiğimiz taştan, sudan da ölü.

Dünyada bile hayatiyetini kaybeden şeyler yanmaya mahkûm oluyorlar. Odunlaşan ağaçlar, fosilleşen, kömürleşen «eski» canlılar gibi… O hâlde gerçek âb-ı hayâtı ziyan eden ölü kalplilerin hak ettikleri cevap şudur:

Rasûl’e saldıran eller Ebû Leheb gibidir,
Sonunda sonları ancak cehennemin dibidir…
(Seyrî)

Evet, Allah Rasûlü, O’nun sünneti, sîreti, âb-ı hayattır. Fakat nefsimize karanlık görünen cehdi gösterip o pınara varmak ve ondan içmek şartıyla:

Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen
Bin yıl anda durursa kendi dolası değil!
(Yunus Emre)

* M. Ali EŞMELİ, En Güzel’in En Güzeli adlı şiir kitabına son söz mahiyetinde koyduğu, dergimizde de yayımlanan «Kudsî Şifa» başlıklı yazısında bu hususu geniş bir şekilde ele almıştır.