Kıla Yüzüm Ak Çalab’ım!

Mustafa KÜÇÜKAŞCI

tali@yuzaki.com

Yüz, bütün bedeni temsil eden baş uzvumuzun ön kısmı… Yüz, insanın en şerefli yeri. Göz onda, dil onda, söz onda… Tecellîler, akisler onda. Bu se¬beple insanın varlığı, kaderi, şerefi, nasibi… hep yüzde aranmış, yüzle ifade edilmiş.

Bu ifadeler arasında yüzün rengi çok yer tutar. Yüz, hakikî olarak tene lutfedilmiş rengi taşır elbette. Fakat dalga dalga yansımaların yaşandığı yüz, tek renk¬te kalmaz. İnsanın hâlet-i rûhiyesi, içeriden dışarıya yüz ekranından yansır, derûn buradan yüze vurur.

Dilimizde deyimleşmiştir: Zayıflık ve hüzün sol¬gunluk ve sararmakla; öfke kızarmakla; hayâ al al ol-makla, rezil duruma düşmek mosmor kesilmekle belli eder kendini.

Bunlardan başka bir de şahsiyetin rengi vardır.

O; anlık değil, uzun vadeli bir renktir. Dalga dalga görünüp kaybolan değil, çok tekerrür etmiş fırça darbele¬riyle simâya hâkim olandır. Saadet ve şakâvet, hayır ve şer gibi bir zıtlıkla ifade olunur bu iki renk: Ak ve kara…

Yüzün aklığı evvelâ sadâkattir, namus ve şereftir:

Sâdık ol, kavlinde sana kimse töhmet etmesin,
Yüzü ak, alnı açıktır subh-veş sâdıkların. (Zâtî)

Yüzün aklığı hayırla meşguliyet, şerden sakınmak¬la muhafaza edilebilir:

Ey Muhib, hayr eyle kıl şerden hazer
Didiler mahşerde yüzi ak sana

Yüzler, öteden beri aynaya çok benzetilmiştir. Ay¬nalar neyin karşısında ise onun aksiyle dolar. Bu sebeple yüzün aklığını korumanın bir yolu da kara yüzlülerden, kara gönüllülerden uzak durmaktır:

Yüzi ak olsun ânın kim berîdir
Kara gönüllü sûfî sohbetinden (Hamdullah Hamdi)

İnsan, âlemin gözbebeğidir, Hazret-i Muhammed Mustafâ -aleyhisselâm- de insanlığın yüz akıdır:

Hak huzûrunda bu halkın o mübârek yüz akı,
Durma Seyrî, O’na koş, O’nda asâlet güneşi!

Hilye-i Hâkānî’de de dile getirildiği gibi, Hazret-i Peygamber’in vech-i şerifleri hakikaten de mânen de nurlu, aydın kelimenin tam mânâsıyla ak idi:

İttifâk etdi bu mânâda ümem;
Ezherü’l-levn idi Fahr-i âlem.

Yüzünün hâlis idi ağı katı,
Ruhları sâf idi sâfî sıfatı…

(…)

Kaplamışdı yüzüni nûr-i sürûr;
Sûre-i Nûr idi yâ matla’-i nûr!

ümem: Ümmetler. katı: Pek, şiddetli.
ezherü’l-levn: Parlak renkli. ruh: Yanak. matla’: doğma yeri.

İnsanın yüzünü ak etmesi için, O Nûr’a pervane olması gerekir. O’nun aydınlığını dilenmesi, sünnetine sarılması icap eder. Gerçekten de Varlık Nûru’na per¬vane olan Hak dostları da nur yüzleriyle temayüz et¬mişlerdir. Azerî Şair Memmed ASLAN, Merhum Musa TOPBAŞ Hocaefendi’yi yüz aklığıyla yâd eder:

Cife-i dünyadan uzaklığıyla,
Duygu temizliği, söz aklığıyla,
Kavuşmuş Rabbine yüz aklığıyla,
Rûhu dolaşmada Sultantepe’de!

Her ne kadar yüzleri nurlu, alınları ak olsa da, sûfî ediplerimiz, toza-toprağa bulanmış, yüzü kara bir dilencinin bir cömert şâha yalvarması sahnesini, kıyâmetin korkunç perişanlığıyla birleştirir, Hakk’a niyaz ve Efendimiz’den istimdatlarında kendilerini bir «yüzü kara» olarak arz ederler:

Yüzüm kara eli boş bî-nevâyım,
Sen’i koyup kime ben yalvarayım,
Günahkâr ‘âsiyim Hüznî gedâyım;
Günâhım lutfile afvet ilâhî!

Zira o gün, Efendimiz yüz vermez de insan yüzü¬nün karasıyla kalırsa, o mahrumiyet, o karanlık insanın ebedî geleceğini karartır:

Ne yüz ile varam yüz vermez isen bâb-ı Rahmân’a?
Yüzümde rû-siyehlik rû-nümâdır yâ Rasûlâllah!

(Kânî)
bâb: Kapı. rû-siyehlik: Yüzü karalık. rû-nümâ: Yüz gösteren.

Hak dostlarından Merkez Efendi de, yollarda rast¬ladığı çocuklara cebinde bulundurduğu şeker, yemiş gibi şeyleri dağıtarak: “Benim için hayır dua ediniz. Siz günahsız, masumsunuz. Sizin dualarınızı Cenâb-ı Hak da kabul eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyar için dua ediniz ki, kıyâmette yüzü ak olsun.” dermiş.

Çünkü yüzlerdeki asıl aklık-karalık öbür dünya¬dakidir. O gün bazı yüzler kararacak, bazı yüzler ise ağaracaktır:

Kirâmen kâtibîn durmaz yazarlar,
Ne kim itdün kılurlar ânı divan

Getürüp tartalar hayrunla şerrün
Hakîkat bil kurılur anda mîzan

Eğer hayrun ağır gelse zi devlet
Yüzün ağ ola hem-çün mâh-ı tâbân

Eğer şerrün ağır gelse i miskin
Varacak yirün olur bil ki nîran (Ahmed Fakih)

Talihsiz bir şehzade, fakat kudretli bir şair olan Cem Sultan da Bâyezid Han’a sunduğu kasîdesinde, suçların¬dan dolayı kararan yüzünü, amel defterine benzetir:

Gerçi yüzüm karadur nâme-i a`mâl gibi,
Umaram kim yuya lutfun suyıla anı kerem!

En güzeli Hakk’ın dîvânına hiç leke sürülmemiş bir alınla çıkmak. Fakat çamur aslımız kaydırıyor ayağımızı ve balçığa bulanıyoruz sık sık. Zaten, Necip Fazıl’ın;

Yüzü kapkara zifir;
Elinde kös ve nefir.
Sabit fikir burgusu,
Dili, çözülmez cifir.
Nefs isimli o kâfir…

diye tarif ettiği yoldaşımız da yüzümüzü kara çıkarıyor. O zaman bu yüz karasını temizlemek için tevbe kapısı¬na gitmelidir:

Bak nasıl silinir bu yüz karası;
Elimde ölümü öldüren silâh,
Alnımda toz pembe secde yarası,
Lügât kitabımda tek isim: Allah… (Necip Fazıl)

Muhibbî, ellerini yüzüne kapamış ağlayan bir günahkârı, yüzünün karasını temizlemeye çalışan ki-şiye benzetir:

Tevbe eyle gözyaşıyla yu yüzünün karesin.

Son nefesi verdikten sonra artık tevbe etme imkânı da kalmamıştır. Eğer O’na lâyık bir ümmet olarak mahşere varılmışsa, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in lütuf ve şefaat denizi, günahtan kararan yüzleri, eşsiz inciden daha ak hâle getirir:

Ne denlü ümmetin olsa siyeh-rû cürm ü isyandan
Yem-i lütfun yine sâfîter eyler dürr-i yektâdan

(Âgâh)

Dünya imtihanından yüzümüzün akıyla çıkmak için elimizden geleni yapmak boynumuzun borcu. Bü¬tün gayretlerden sonra teslimiyetin nihâî noktasında se¬bepler ortadan kalkar. Yüzü, ak kılacak sadece Hakk’ın inayetidir. Bunun için de Yunus gibi yalvarmaktan başka çare yok:

Ne ilmim var ne tâatim,
Ne gücüm var ne tâkatim,
Meğer Sen’in inayetin;
Kıla yüzüm ak Çalab’ım!