Aşk-ı Mustafâ

Tâlî (Mustafa KÜÇÜKAŞCI)

Yaratıldı dürr-i yektâ, yedi kat semâdan evvel,
Ve gelince asr-ı rahmet, uzanır şifâlı bir el!
Yüce nûru en mücellâ, bedeniyle en mükemmel.
Ne nasipli bir bahardır, o güzel Rebîulevvel!

O son elçisiydi Arş’ın, okuyordu Arz’a ferman,
Dili bal akan bir ümmî, okunurdu O’nda Kur’ân!
Alıyor bu şânı elbet, O’nu gönderen makamdan,
O’nu seçti çünkü Allâh, O’nu sevdi çünkü Rahmân!

Sönüyor, alevli âteş, yıkılır, sütun ve taçlar!
Göz ucuyla emri kâfî, koşarak gelir ağaçlar,
Niceler doyar tükenmez, bereketlenir kıraçlar,
O Mübâreğin dilinden, buluyor şifâ, ilâçlar!

Anadan çocukken öksüz, daha doğmadan yetimdi,
Dede, amca öldü bir bir, koruyan yetîmi kimdi?
Senetü’l-hüzün geçerken, yaşanan azâb elimdi,
Ve Burak’la geldi Cibril, gidilen makām azimdi!

Yürüyüşte bir asâlet, duruşunda bir metânet
Yüreğindedir sadâkat, omuzundadır emânet,
Her işinde saklı hikmet, bakışıysa tam fetânet,
Beşeriyyet üstü insan, melek üstüdür bu tıynet.

O’nu ilk kez görenler, duyuyordu önce heybet,
Isınırdı arkasından, oluşurdu bir muhabbet.
Kızaran yüzünde îkaz, mütebessiminde rağbet.
O ne şanlı arkadaşlık, ne nasiptir O’nla sohbet!

O ki her yönüyle mâsum, her adım rızâyı tartar,
Kilit oldu şerre her an, iyilikte hep anahtar,
Olamazdı zerre noksan, oluverse zelle miktar;
Koruyor o anda Rahman, iniyor o anda ihtar!

Koca devletin başıyken, iki hurma elverirdi,
Dileyen alırdı O’ndan, diyemez «hayır» verirdi,
Kapısında dursa muhtaç, dayanır mı hiç erirdi!
Ne gelirse Hak katından, fukarâya gönderirdi.

Savaşında bir gazanfer, yenilir mi böyle bâzû?
Söküğüyle kendi meşgul, eşi olmayan tevâzû!
O şirin Hasan Hüseyn’in yeri merhametli omzu,
Ama Hakk’a hasredilmiş, bütün iştiyak ve arzû.

Geceler boyunca kâim, Yüce Rabbinin huzûru,
Yaradan’la hep mülâkî, gözünün, namazdı nûru,
Orucunda bir visal var, buluyordu can sürûru,
Ramazan’da kat kat infak, yüce bir kerem zuhûru.

O’nu gördüğünde Mecnûn, unutuldu gitti Leylâ!
O’na denmemiş mi «Levlâk» O’nu sevmemiş mi Mevlâ!
Yaradan sever de kullar, O’nu sevmiyor mu hâlâ!
Sevinir, sevilse mahbûb, sevinir Refîk-i Âlâ!

Sığınır O Şâh’a varlık, nice kof beşer inanmaz!
Yarılır da ortadan ay, nice puslu göz uyanmaz!
Kütük ayrılıktan ağlar, nice ham gönül utanmaz!
Kayalar selâm dururlar, nice taşta yankılanmaz!

Dağılır gider karanlık, gecenin sabâhı O’nda!
Bütün ömrü kaydedilmiş, beşerin felâhı O’nda,
Sözü, fi’li hep yazılmış, her işin salâhı O’nda,
Daralan sadır ferahlar, gönül inşirâhı O’nda!

Gülüverse gül yüzünden, açılırdı gonca güller,
Teri düştü, yeryüzünden, bitiverdi bunca güller!
O’nu koklamış sayıldık, bize misk olunca güller,
Yine ellerinde açsın, gün olup solunca güller.

Bu cihâna tek sebep var: O da Aşk-ı Mustafâ’dır!
Nefesin ki yâ Muhammed, ölü kalbe bir şifâdır!
Sana ittibâ ve hürmet, bereketli bir safâdır,
Sana uymayan gidişler, bilirim ki hep cefâdır.

Yakışır bütün cihânın, gülü, serteser derilse,
Kademinle geçtiğin her yola katbekat serilse,
Salevat getirse diller ve edeple gönderilse,
Bize bir yudum şefâat ve huzurda yer verilse!

«Kişi sevdiğiyle yârın olacak» dedin «berâber»,
Sen’i Yâ Habîb-i Rahman, seviyor bu abd-i kemter,
Sen’i sevmemek ne mümkün? Bu gedâ kapında inler!
Eşiğinde beklerim ben, ne olur rızânı göster!

Bu firâka yandı gönlüm, bir ümit dayanmak ister,
Sen’i görmemiş bu gözler, görerek uyanmak ister.
Yanar ümmetin Efendim, su arar da kanmak ister,
Bizi vâr eden bu aşkın ateşinde yanmak ister!

Unutur mu görse bir kez, o cemâle erse gözler,
Uzağında kalmışız biz, Sen’i görmeyen de özler,
Sana âşık oldu Tâlî, «İzinin tozunda yüzler»
Sen’i medhe yetmez elbet, şu kırık-dökükçe sözler!

Vezni: mütefâilün feûlün / mütefâilün feûlün