Doğru Adres

Mustafa KÜÇÜKAŞCI

tali@yuzaki.com

 

Sarışın, renkli gözlü, uzunca boylu, düzgün giyimli iki adam, yanlarında valizleriyle meydanda kalakalmış gibiydiler. Bir telefonun ekranına bir etraflarına bakıyorlar, ama belli bir yöne gitmeye karar veremiyorlardı. Akşamın bu saatinde kalabalık yaya ve araç trafiğinde kendileriyle ilgilenen çıkmamıştı. Bu saate kadar iyice yorulmuş olduklarından, artık biri çıksa da doğru adrese kendilerini götürüverse diye bekliyorlardı.

Aziz Mahmud Hüdâyî Câmii’nde akşamı kılıp meydana inen yokuştan aşağı doğru evine doğru yol alan Selim, bu iki yabancıyı fark etmişti. Bir süredir kursuna gittiği yabancı dilini de denemek, hem de elinden geldiğince yardımcı olmak üzere yanlarına sokuldu:

“–Yardımcı olabilir miyim?”

İkili, kendi dilleriyle yapılan bu yardım teklifine jest ve mimiklerle süslü sevinç ve teşekkür ifadeleriyle mukabelede bulundular. Selim, kısa bir karşılıklı konuşmadan sonra meseleyi anlamıştı. Amerika’dan gelen bu ikili, havalimanında kendilerini karşılayacak arkadaşlarının gelememesi sebebiyle varacakları evi kendileri bulmak zorunda kalmıştı. Üsküdar’a kadar gelmek zor olmamıştı ama şimdi bu alaturka adres onları zorlamıştı. Onlar bol rakamlı adreslere alışıktılar. Cep telefonu mesajıyla gelen adres ise dilden dile, alfabeden alfabeye aktarılırken iyice bozulmuştu.

Fakat Selim, adresi çözdü. Kendi evine yakın bir muhitti. Yola koyuldular. Selim bu fırsat içinde üç-beş cümle daha kurmak istiyordu. Türkiye’ye gelen yabancılara sorulan klâsik soruyu sordu:

“–İstanbul’u nasıl buldunuz?”

İkiliden daha uzunca olanı «eee güzel!» derken diğeri yine yüzünü, gözünü ifadesine katarak konuştu:

“–Çok ama çok kalabalık!”

Selim cevap verdi:

“–Bugün iki kişinin daha gelmesinin mutlaka tesiri olmuştur!”

Amerikalılar bu zeki cevaba bir süre güldüler. Ama Amerikalı bu göndermenin altında kalmak istemedi:

“–Delikanlı, biz İstanbul’a almaya değil bir şeyler vermeye geldik. Bizler İngilizce öğretmeniyiz. Sana da yardımcı olmaktan zevk duyarız. Gördüğüm kadarıyla bir hayli mesafe de almışsın. Sahi, İngilizce öğrenmekte temel hedefin nedir? Öncelikle niçin öğreniyorsun?”

Selim gülümseyerek cevapladı:

“–Yolunu kaybeden Amerikalılara yardımcı olmak için…”

Selim’in cevabı yine ikiliyi güldürmüştü. İkilinin çok konuşan üyesi, Selim’in zeki, gelecek vadeden biri olduğunu düşündü. Üzerinde durmak istiyordu:

“–Yurtdışında eğitim, yeni ufuklar… İyi bir kariyer yapmanın yolunu bulmalısın. Turistlere yol tarif edecek kadar İngilizcen zaten var!”

Selim cevap verdi:

“–Doğru adrese herkes sizin kadar yakın olmayabilir. Ben doğru yolu en güzel şekilde anlatabilecek kadar öğrenmeyi hedefliyorum.”

Amerikalılar genç adamın sözü üzerinde düşünürken Selim sağ taraftaki apartmanı göstererek ekledi:

“–İşte geldik!”

Amerikalılar teşekkür ederlerken Selim daha ciddî bir ses tonuyla son cümlelerini kurmaya çalışıyordu:

“–Size söylemek istediğim bir şey daha var…”

Kısa boylu olan, bu sözün arkasından bir şey hatırlamış veya düşünmüşçesine hemen çantasına yöneldi ve karıştırmaya başladı. Selim devam ediyordu:

“–Ben de kaybolmuştum. Doğru adresin çok uzağındaydım. Çıkmaz sokaklara dalmıştım. Bir gün karşıma çıkan iyi insanların yardımıyla gerçek yolu buldum. Buralarda oturuyorum, eğer ilgilenirseniz…”

İkiliden uzunca olanı pürdikkat Selim’in sözü nereye getireceğini anlamaya çalışıyor, diğeri ise pek de dinlemeden çantasında bir şey arıyordu. Sonunda aradığı şeyi bulmuştu. Selim:

“–Eğer ilgilenirseniz size gerçek mutluluğun yolunu, İslâm’ı anlatabilirim.” dediği anda, Amerikalı çantasından çıkardığı kitabı ona uzatmıştı. Ama beklenmedik bir anda gelen bu «İslâm» kelimesi üzerine birden sendelemiş, elinden düşürecek gibi olduğu kitabı yakaladığında ise içinde saklı bir elli dolar yarı beline kadar kitaptan fırlamıştı.

Her şey donakalmıştı âdeta. Üzerinde «İncil» yazan kitabı tutan el havada kalmış, Amerikalılar bu davetin, Selim ise bu hediyenin şokuyla öylece kalakalmışlardı. Taze İngilizce öğretmenlerinin aslında birer misyoner olduğu anlaşılmış, ama ilk müşteri olarak seçtikleri Selim onlardan hızlı çıkmıştı. Bu az rastlanır tabloda misyoner ile tebliğci karşı karşıyaydı. Misyoner bir şey söylemeliydi ama kendilerine dindar müslümanlar üzerinde hiç zahmet çekmemeleri öğretilmişti. Üstelik şu yaramaz elli dolarlık banknot îzahı güç bir münasebetsizlik yapmıştı!

Şaşkınlığı atıp biraz muzip, biraz tatlı bir çehreyle gülümsemeye başlayan Selim, sessizliği bozdu:

“–Bizim buralarda yol göstermek için para almazlar. Yol göstermek için üstüne para da vermezler. Hem evimde İncil de var. Teşekkür ederim. Sizi buraya gönderen irade, belki de göstermeniz için değil görmeniz için yolladı. Kapılarınızı açık tutarsanız, birlikte bu şehrin size vereceği bir şeyler bulabiliriz.”