Kalkalım ve Uyaralım

Âdem SARAÇ

“Ey benim sevgili kulum! Üzerine örtü çekerek yatıyorsun? Sana büyük bir vazife verilmiştir. Onu yerine getireceksin. Onun için tam bir karar ile kalk!”

Her şeyin yaratıcısı olan Allah Teâlâ Hazretleri, sevgi, şefkat ve merhamet nimetlerini yarattığı gibi, merhametlilerin de en merhametlisi O’dur…

İşte bundan dolayıdır ki, bu dünyada nasıl yaşayacağımızı; neyi, nasıl ve ne şekilde yapacağımızı öğretmek için, Hak Din olan İslâm ile, bizleri şereflendirmiştir.

İslâm şerefi ile müşerref olup, dünyada devlete, âhirette de cennete ulaştırmak gayesiyle, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile beraber, Kitabını da göndermiştir.

Şöyle:

İlk vahiyden sonra, bir müddet vahiy kesilmişti. Daha sonra Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir gün Cebrâil -aleyhisselâm-’ı kendi aslî şekliyle görüp ürpermiş, eve gelip yatarak örtülere bürünmüştü. Bunun üzerine de, Müddessir Sûresi’nin ilk âyetlerinin nâzil olduğunu müfessir, muhaddis ve tarihçilerimiz, bize detaylı bir şekilde haber vermektedirler.

İlk nâzil olan âyetler grubundan olan Müddessir Sûresi’nin ilk âyetleri, Peygamberimiz’i ağır ve son derece önemli bir vazifeyi üstlenmeye çağıran, yüce bir sesleniş ile söze giriyor. Bu vazife; insanlığı uyarma, onu dünyada kötülükten, âhirette cehennemden kurtarma, henüz fırsat elde iken, onu doğru yola iletme görevidir.

Bu görev, o günlerde bir insana -bu insan bir Peygamber de olsa- yüklenebilecek son derece ağır ve zor bir görevdi.

Çünkü o günlerin insanlığı öylesine sapık, öylesine günahkâr, öylesine inatçı, öylesine söz dinlemez, öylesine azgın, öylesine gözü kara, öylesine kaypak, öylesine doğruluk ve gerçekten mahrum, kısacası insanlıktan uzaklaşmış idi ki, onu gerçeğin sesini dinlemeye çağırmak, dünyadaki yükümlülüklerin en ağırı, en sıkıntılısı ve en zoru niteliğinde idi.

Câbir bin Abdullah -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir.

“Hira Dağı’nda idim. Birden: «Ey Muhammed! Sen Allah’ın Rasûlü’sün!» diye bana seslenildi. Bunun üzerine sağıma-soluma bakındım, ama hiçbir şey göremedim. Derken yukarı baktım ve o meleği, gök ile yer arasında bir taht üzerinde oturur olarak gördüm. Korktum ve Hatice’nin yanına döndüm. «Beni örtünüz ve üzerime soğuk sular dökünüz.» dedim. Bunun üzerine Cebrâil (o melek) gelip: «Ey örtüsüne bürünen! Kalk, artık insanları uyar!..» âyetlerini indirdi.” (Müslim, Îmân, 257)

Bu âyetlere bir göz atalım…

Rahman ve Rahîm Olan Allâh’ın Adıyla…

“Ey (örtüsüne) bürünüp sarılan (Rasûlüm)! Kalk, artık insanları uyar (inzar et).” (Müddessir Sûresi, 74/1-2)

Ey Peygamberlik ve nefsi olgunluklara bürünüp giyinmiş olan!

Ey örtünüp bürünen!

Ey kendisine verilmiş olan hakikati, halka anlatmakla görevlendirilmiş olan!

Kalk ve insanları uyar!

Kalk, çünkü örtünüp bürünerek, uyumak, rahat etmek zamanı geçti.

Uyanmak, çıkıp herkese görünmek, hakikati açıklamak, zahmetler çekmek, sıkıntılara katlanmak, halka doğruyu göstermek, etrafı temizlemek için yükümlülükler ve ağır yükler yüklenerek, büyük bir kararlılıkla kalkıp hareket etmek zamanı geldi.

Peygamberlik makamının en belirgin vazifesi; uyarmak, farkında olmadan sapıklık akıntısına kapılıp giden gâfillere, kendilerini bekleyen yakın bir tehlikeyi haber vermektir.

Bu anlamlı uyarı, yüce Allâh’ın kullarına yönelik rahmetinin açık bir göstergesidir.

Sebebine gelince, kullar yoldan sapmakla yüce Allâh’ın görkemli hâkimiyetinde bir eksilme meydana getiremeyecekleri gibi, doğru yola girmekle de O’nun sınırsız mülküne herhangi bir katkıda bulunamazlar. Buna rağmen yüce Allâh’ın onları âhiretin acıklı azabından, dünyanın mahvedici kötülüklerinden kurtarmak için gösterdiği yoğun ilgi, Peygamberleri aracılığı ile, onları af dilemeye çağırması ve onları keremi ile affederek, cennetine koyması O’nun engin merhametinin gereğinden başka bir şey değildir.

Bu işin şakası yok, Allah buyuruyor, Allah! Kalk, yatağından kalk. Yahut büyük bir kararlılıkla kalk ve işe başla. Artık uyarma vazifeni yap. Etrafındakilere neticenin önemini ve korkunçluğunu anlat, saygısızları gocundur.

Bu âyetlerin arka plânları düşünüldüğünde, akla bir soru geliyor. Bu da acaba burada Allah Teâlâ, Rasûlü’ne niye «Ey Rasûl» ya da «Ey Nebî» şeklinde değil de, «Ey örtünen» şeklinde hitap ettiği sorusudur.

Allah bilir ya, burada yüce Rabbimiz’in kuluna olan inceliği ve şefkati görülmektedir.

Allah Rasûlü, âniden Hazret-i Cebrâil’i yer ve gök arasında bir kürsü üzerinde görünce korkmuş ve bu korku içinde eve gelerek: “Beni örtün!” demişti. Bunun üzerine Allah, Peygamberine: “Ey örtülere bürünen” gibi bir üslûp ile hitap etmişti.

Bundan şu mânâ çıkmaktadır: “Ey benim sevgili kulum! Üzerine örtü çekerek yatıyorsun? Sana büyük bir vazife verilmiştir. Onu yerine getireceksin. Onun için tam bir karar ile kalk!”

Şefkatli Rabbimiz’in şefkatli hitabına bakınız…

Ey üstüne örtü çekerek yatan, kalk! Çevrende gaflet içerisinde bulunan insanları uyar. Onları, muhakkak karşılaşacakları o korkunç son hakkında korkut. Eğer aynı yol üzerinde devam ederlerse, bu korkunç âkıbetle karşılaşacaklar. Onlara de ki: “Siz sağır ve kör bir sultanın saltanatında yaşamıyorsunuz ki, ne yaparsanız yapın, size hiçbir hesap sorulmasın.” Her şeyin hesabı tek tek sorulacak.

«Müjdele» değil, «uyar» denmiştir.

Allah Teâlâ en iyisini bilir. Fakat bu güzellikler içinde şöyle bir güzellik bulabiliriz.

Her şeyden evvel, Peygamber Efendimiz’in muhatap olduğu toplum, kâfirlerden oluşuyordu. Katılaşmış ve günahların her çeşidine dalmış bir kalp, ancak Allâh’ın azabı gibi sert tokmaklarla yumuşayacağı için, bu tarzda bir metoda işaret edilmişti.

Bu âyetler, Peygamber Efen-dimiz’in şahsında, kıyâmete kadar gelecek olan bütün insanlığa hitap etmektedir.

Âyetleri bizim dar görüş ve düşüncelerimizle sınırlandırmadan, şöyle bir açıklamaya da gidebiliriz.

Yataklarına yatmış/üzerilerine örtü çekmiş insanlar; kalkın ve kendi nefsinizle beraber, insanları uyarın.

Sessizlik köşesinden çıkın artık. Halkı uyarın ve onları Hakk’ı tanımaya davet işiyle meşgul olun. Çünkü bu hem görevinizdir, hem de en şerefli bir iştir.

En güzel bir ahlâk, en faydalı bir ilim ve mükemmel bir şahsiyete bürünerek kalkın ve Rabb’inizin azabı hususunda insanları uyarın.

Öyleyse biz de kalkalım artık yattığımız yerlerden. Uyanalım ve uyaralım!

Bunca zaman heba olup gitti. Yeter artık. Karar vermiş ve bu işe azmetmiş olarak kalkalım ve ciddî bir şekilde işimize koyulalım.

Önce kendimizi bütünüyle bu mesleğe ve bu kutsal vazifeye hazırlayalım, hem de iyice hazırlayalım.

Ey yatıp uyuyarak, dinlenme adına zaman kaybedenler!

Yattığımız yerden azimli ve kararlı bir şekilde kalkalım. Îman-amel bütünlüğü için, gece-gündüz çaba sarf edelim. İnsanları da, Allâh’ın azabından sakındıralım.

Anlatalım insanlara…

Allah Teâlâ Hazretleri’ni anlatalım…

Allah Rasûlü’nü anlatalım…

Kur’ân ve sünneti anlatalım…

Peygamberler Sultanı’nın can yoldaşları olan ashâb-ı kirâm, bu mukaddes görevi bütün hayatları boyunca anlatmışlardı. Hem de en güzel bir şekilde örnek olarak.

Çünkü onlar, İslâm gülistanının ilk gülleriydi…

O nâzenin güller, Güller Gülü’nün etrafında toplanmış ve birbirleriyle kenetlenmiş seçkin şahsiyetlerdi.

Bütün hâl ve hareketleriyle, sözleriyle, davranışlarıyla, bütün insanlığa ışık saçan nâdide birer kandillerdi hepsi.

Onlar öyle üstün vasıflı ve üstün karakterli bir nesildi ki, o nesle «Asr-ı Saadet Nesli» dendi.

Onların her biri, birer yıldızdı.

Allah Rasûlü kalkıp uyarmıştı.

Ashâb-ı kiram kalkıp uyarmıştı…

Asr-ı saadetten bu güne kadar nice ulemâ-i kiram ve meşâyih-i zevi’l-ihtiram Hazretleri kalkıp uyarmışlardı.

Peki bizler ne durumdayız ve ne yapıyoruz?

Bunca tembellik yetişir. Kalkacağız ve kendi nefsimizden başlamak üzere insanları uyaracağız. Haydi, İslâm gülistanına diyeceğiz…

Çünkü Rasûlullah böyle yapmıştı.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem…-