Aah Mürüvvet!

Mustafa KÜÇÜKAŞCI

Çok sağlam bir bina idi bizim Mürüvvet Apartmanı. Zamanında bu binayı inşa edenler çok muhkem yapmışlardı.

Eski, fakat çok sağlam bir bina idi bizim Mürüvvet Apartmanı.

Zamanında bu binayı inşa edenler çok muhkem yapmışlar. Temelini her türlü sarsıntıya göğüs gerecek derinlikte kazmış, sağlam payandalara dayanan güçlü bir temel atmışlar. Binanın malzemesinde de hiç hile hurda yapmamışlar. Ne fazla ne eksik, gerekli sayıda direklerle, kirişlerle inşa etmişler. Ne bâdireleri, ne sarsıntıları böylece atlatmış, dedelerimizden babalarımıza, onlardan da bize kalmış bu bina.

Mürüvvet Apartmanı’nın ahâlisi de huzur ve sükûn içerisinde bir hayat sürüp gitmekteydi. Tâ ki Servet Beyler bizim binaya taşınana kadar.

Servet Bey, ikinci katta oturan ve yalnız başına ölüp giden Abdülganî Amca’nın, veraset intikal işlerinden sonra ortaya çıkan oğluydu. Bizim apartmanın ahâlisinden farklı bir adamdı o.

Taşınmadan önce evde bir tadilât başlattı. Bizim komşular başka evleri dinlemezlerdi ama Servet Beyler’in daireden gelen sesler duyulmayacak gibi değildi.

Matkapların, taş motorlarının gürültüsü bütün binayı inletiyordu. Tadilât bitince, rahmetli pederinden kalan kitaplar, güzelim levhalar, hâsılı bütün eşyalar eskiciyi boylarken, Servet Beyler modern tarzda yeniden yaptırıp döşettikleri dairelerine yerleştiler.

Onca gürültüden sonra, yeni komşularının evinde neler olduğu konusunda, apartman halkı iyice meraklanmıştı.

Servet Beyler’e «Hoşgeldiniz»e gidip de Amerikan barlı, bol vitrinli, dev ekranlı salonuna girenler şaşırıp kaldılar. Çünkü salonun iki yanında duran iki kolonun yerinde yeller esmekteydi!

İmren Hanım, gözleriyle salonu hayran hayran süzerken sordu:

–İyi, hoş! Salon da pek bir genişlemiş, ama koca bina bu direkler olmadan durur mu ayakta?

Servet Bey ve ondan öğütlü ev halkı şu cevabı veriyorlardı:

–Ohooo, bu koca bina çok sağlamdır. Onca kolondan ikisi eksilmiş ne olur!

Hâdiseye ilk tepki: «Olur mu böyle şey canım?!» iken, sonraları konuya bakış: «Bizim neyimiz eksik?»e dönüştü. İlgili mercîlere yapılan şikâyetler, Servet Bey’in manevralarıyla boşa çıkmış, millette Servet Bey’in yaydığı: «Bu sağlam binaya bir şey olmaz!» kanaati iyiden iyiye yerleşmeye başlamıştı. Servet Beyler’in hayat tarzları gibi geniş salonları, çoklarının gönlündeydi artık.

Ev hanımları kapı girişlerinde yaptıkları lâflamalarında, binayı ilk yapanları taşlıyorlardı. Ziynet Hanım tadilâtı kafaya koyanlardandı:

“–Madem gereksiz, ne diye koymuşlar salona iki tane zebellâ gibi kolonu canım?!.” İmren Hanım cevap yetiştiriyordu:

“–Hakkaten ayol! Bizim beye söyledim, biz de kaldıralım diye: «onları kaldırmak bir dünya masraf» diyor, zamanında hiç koymasalarmış madem!”

İrfan Amca hâdiseyi duyduğundan beri huzursuzdu:

“–Bu binanın her direği bir lüzum üzerine konmuştur, geleceğinizle oynamayın! Yıkarsınız binayı, üç-beş metre ferahlık için!..” diyordu.

Ama dinleyen kim!?.

Hele o ara uzaklarda olan bir depremin şehrimize yansıyan sarsıntısını da Mürüvvet Apartmanı sağ salim atlatınca, bu iki direğin lüzumsuzluğu fikri iyice yerleşti. Hâli vakti biraz daha iyice olan komşular tadilâta giriştiler birbiri ardınca. Ziynet Hanım’ın, kocası Hilmi Bey’i iknâ etmesi zor olmadı. İmren Hanım hiç zorlanmadı çünkü Mâil Bey, Servet Bey’in sözünden çıkmayacak derece hayranı olmuştu.

İrfan Amca’dan başka bu işin yanlışlığını bilen yok muydu? Vardı, zemin katta oturan, emekli inşaat mühendisi Durmuş Amca da biliyordu ama konuşmuyordu.

“–Zamaneye lâf geçmez,” deyip geçiyordu.

Sütun kırma işi zar zor toplanan apartman toplantısında gündeme geldi. İrfan Amca:

“–Komşular!” dedi. “Bu binada hep birlikte oturuyoruz. Binanın temelleriyle, direkleriyle oynarsanız, zararı sadece siz değil, hepimiz görürüz. Bu temel üzerinde her bir sütunun bir vazifesi var. Gelin şu işi durduralım…”

Yönetici Nâim Bey:

“–İrfan Bey, yapan yapmış, bundan sonra da yapacaklara engel olamayız, herkesin dairesi kendisini ilgilendirir.” dedi.

Gözlerin çevrildiği Servet Bey, her zamanki gibi başladı söze:

“–Bu bina çok sağlamdır. Yapılan, modern tarzda bir iç mimarî düzenleme o kadar! Bağnazlığa da gerek yok! Bu eski tarz binayı modern bir görünüme kavuşturmak isteyen gençlere engel olmamak lâzım…”

“–Bildiğim kadarıyla zabıta da gelip gördü, bir şey demedi.” diye mırıldandı Mâil Bey. Pası alan Servet Bey, İrfan Amca’yı bir süzüp sırıtarak devam etti:

“–Evet, buradan önce başka yerlerde de konuyu açanlar olmuş belli ki, geldiler, yanlış hiçbir şey bulamadılar tabiî!”

İrfan Amca:

“–Siz söyleyin, sizin ihtisasınız bu Durmuş Bey!” dedi.

Durmuş Amca kem küm edip başladı söze:

“–Efendim, eee tabiî esas kütleyi muhâfaza etmek lâzım…”

Şimdiye kadar nasıl sustuğuna hayret edilen Alev Hanım, damdan düşer gibi Durmuş Amca’nın sözünü kesti:

“–İyi ama geçen depremde niye bir şey olmadı o zaman?!.”

Durmuş Amca:

“–Efendim, tabiî her sarsıntıda yıkılır diye bir şey yok, zaten eski bina, bitişik nizam sebebiyle…” diye hık mık edip sözü bağladı.

Zamaneye yine lâf geçmemişti işte! Alev Hanım, direkle salonla pek ilgisi olmadığı hâlde, sırf İrfan Amca’ya muhalefet etmek için tavır almıştı.

Genç kiracılardan Özgür, garip aksanlı konuşmasıyla savundu salon genişletme çabalarını:

“–Ben Servet Bey’e katılıyorum, yeni salon konseptinde açıklık ve pürüzsüzlük hâkim. Trend bu. Yapı güvenliği açısından da bir problem yaratacağını sanmam.”

İrfan Amca bir lâ-havle çekip başını çevirdi. Bir köşede suskun suskun oturup, lâf böyle uzayınca bir mazeret beyan edip çıkan Berber Ruhi ise, hanımına anlatıyordu:

“–Âdî herif! Verdim rüşveti, göz yumdular demiyor da… gelmişler de bir şey bulamamışlar da… Durmuş desen zaten bunak, ne dediği belli değil. Bir İrfan Amca var, ona da kulak veren yok, «Yobaz adam, her yeniliğe karşı zaten» diyorlar arkasından. Sonra Hilmi Beyler de kırmışlar direkleri…”

“–Karısı İmren çok istiyordu.”

“–Bir o değil ki, Mâil Beyler de yaptırmış salonu hemen.”

“–Ziynet hanımlar mı? Onlar çoktan yaptırdı canım, bütün komşuları da kokteyle çağırdı arkasından. Gösteriş için…”

“–Bizim binaya da ne âdetler geldi yahu!”

Hanımı sözü değiştirdi:

“–Peki, toplantıda sen ne dedin bey?”

“–Ne diyeceğim, ne hâlleri varsa görsünler. Yıkan yıktı, kim tamir edecek? Yılların Mürüvvet Apartmanı inşallah yıkılmaz, demekten başka çaremiz yok!”

İrfan Amca’nın bağnazlığına, Durmuş Amca’nın bunaklığına verildi geçildi itirazlar. Binanın sağlamlığı, daha neleri taşıyacağı, sütunların gereksiz fazlalığı… anlatıldı durdu. Birbiri ardınca sütunlar kesildi, salonlar genişletildi.

Servet Bey, Mürüvvet Apartma-nı’nın temelini sarsacak kötü bir âdet getirmiş, İmren Hanımlar, Mâil Beyler, Ziynet Hanımlar… sonunu düşünmeden bu modaya kapılmışlardı. Durmuş Amca nemelâzım deyip, yönetici Nâim Bey ve belediye de göz yumunca, İrfan Amca’nın feryâdını kim duyacaktı?

Hele Özgür’ün düşüncesizlikleri, Alev Hanım gibi komşuların fütursuzlukları… Diğer taraftan Hilmi Bey gibilerinin etkisizlikleri, Berber Ruhi gibilerinin sessiz kalışları tuz biber oluyordu. Olan Mürüvvet Apartmanı’na olacaktı.

Günler geçti, mevsimler değişti, ilk zamanlar Mürüvvet Apartmanı’nın sakinleri, fırtınalarda, aşırı yağışlı havalarda hayli korktu. Fakat bir şey olmamıştı binaya. Mesele bir süre sonra tamamen unutulmuştu.

Fakat…

Bir akşamüstü bina ânîden bir titremeye tutuldu, zangır zangır titreyen direklerden korkunç sesler yükseliyordu. Yürekleri ağza getiren bu saniyeler içinde herkes kendini sokağa atmıştı. Hepsi o anda muazzam bir deprem olduğunu düşünüyordu. Ancak sokağa çıktıklarında yaşananların sadece Mürüvvet Apartmanı’na mahsus olduğunu anladılar. İşte o bir an içinde gözlerinin önünden kesilen sütunlar geçti. İrfan Amca’nın lâ-havlesi, Servet Bey’in kahkahaları yankılandı kulaklarda…

Bina yıkılmamıştı ama sarsıntının geride büyük bir hasar bıraktığı dışarıdan bile görülüyordu. Kısa bir süre sonra hâdise netleşmeye başladı. Arka sokakta yeni bir inşaat için hafriyat açılırken Mürüvvet Apartmanı’nın temelleri sarsılmış, bu normal sarsıntı, sakatlanmış bünye için dehşetli bir depreme dönüşmüştü.

Aradan bir süre geçti. Evlerini, eşyalarını olduğu gibi terk edip eşin-dostun yanına sığınan Mürüvvet Apartmanı sakinleri yıllarını geçirdikleri binalarının karşısında yeniden bir aradaydılar. Tetkikler Mürüvvet Apartmanı’ndaki hasarın tamirle giderilmesinin mümkün olmadığını göstermişti. Güçlendirme için artık vakit çok geçti. İnsansız kalan Mürüvvet Apartmanı bir-iki defa daha sarsıntı geçirince, bina mühürlenerek içeriden eşya alınması için bile girilmesi yasaklanmıştı.

Ve bugün etrafa zarar vermesinden korkulduğu için Mürüvvet Apartmanı, tutulan bir firma tarafından yıkılacaktı. Çelik paletleriyle yolları çatırdatan iri bir dozer, bir ejderhanın ağzına benzeyen çelik kepçesiyle, dizlerinin üzerinde zor duran hasta bir ihtiyara dönmüş Mürüvvet Apartmanı’nı nasıl parçalayacağının plânını yapar gibi sağdan soldan yanaşıp uzaklaşıyordu. Dökülecek parçaları kapışmak için bekleyen akbabalar, sırtlanlar gibi görünüyordu şu greyder ve kamyonlar!

Apartman sakinlerinin hepsi, evsiz yurtsuz kalmanın hüsranını yaşarken, sütunları kıran ve kırma taraftarı olanlar ayrı bir nedâmet ve hüzün içindeydiler. Ama onları asıl yerin dibine geçiren, âdeta kırdırdıkları beton kolonları omuzlarına bindiren, giderilemez bir utanç duygusuydu. Kimse birbirinin, hele İrfan Amca’nın yüzüne bakamıyor, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.

Çelik kepçenin binaya ilk vurduğu darbede İrfan Amca’nın ağzından şu birkaç kelime döküldü:

“–Âh Mürüvvet!..”

Onca kamyon, iş makinesi gürültüsü içinde herkes işitti bu fısıltı tonunda söylenmiş sözü ve hepsi bu «âh»a nasibince bir mânâ yükleyerek tekrarladı:

“–Âh Mürüvvet!..”