Bilgi Çağı ve Câhiliye

Mustafa KÜÇÜKAŞCI

Öğrenmenin temeli meraktır. Ancak devamı, öğrenilenlerin mes’ûliyetini yüklenmektir. Yoksa kuru bir merak ve heves, insanın taşıyamayacağı yüklerin altında ezilmesi ile son bulur. Bu gerçeğin îzahı olarak şu rivâyet pek mânidardır:

Genç bir Müslüman, hanım sahâbîlerden Ümmü Derdâ -radıyallahu anhâ-’ya geldi ve bir çok meseleden sorular sordu. Hazret­ i Ümmü’d-Derdâ ona: “Sorup öğrendiğin şeylerin hepsiyle amel edecek misin?” dedi. “Hayır” cevabı üzerine, “Ne diye Allah’ın, senin aleyhinde delîlini artırıyorsun?” buyurdu.

Buradaki aleyhe olacak bilgi, dünya ve âhiret için mecburî olan bilgiler değildir. Bunların dışında artı olarak öğrenilen ve öğrenildiğinde belli vazifeleri peşinde getiren bilgilerdir ki, insan bu vazifelerden kaçamaz.

Fakat bilgi çağı diye adlandırılan zamanımızda bu noktadaki mes’ûliyetler fazlasıyla ihmâl edilmektedir. Bir yandan her türlü bilgiye ulaşmak, öğrenmek ve malzemesine sahip olmak, birkaç asır öncesine göre ne kadar kolay ve çabuk bir hâle geldi, diğer yandan da sorumsuzluklar arttı. Bu gidişat, aslında bilginin özünden kopuştur ve rotası da bir bakıma câhiliyedir.

Câhiliye. Asr-ı saadetin öncesi ve zıddı. Yani bilgi olduğu hâlde alabildiğine câhilce ve berbat bir yaşayış.

Bu itibarla cehâlet, sadece bilgisizlikten ibaret değildir. Çünkü cehl, ilmin zıddı olduğu kadar, hilmin de zıddıdır. Bu mânâda asıl câhil, bildiği hâlde bilginin gerektirdiği sorumluluğu taşımayan, selîm bir kalp ve aklın îcapları yerine, kaba-saba, yontulmamış duyguların emrinde hareket eden demektir. Bu yönüyle kullanımı halk arasında da hayli meşhur değil mi? Meselâ hapse düşmüş ve pişman olmuş bir mahkûm içeri düşme sebeplerini anlatırken “Bir câhillik ettim işte!” demez mi? Böylece bilgisizliğinden ziyade kontrolsüzlüğünü ve sorumsuzluğunu anlatmaya çalışır.

O hâlde bilgi çağının aşması gereken en önemli adım burasıdır. Yoksa onun, ilim yolunda gerçek mânâda mesafeler alması ve insanlığın kurtuluşu ve saadeti istikametinde faydalı olabilmesi mümkün değil. Aksine dünyanın felâketi ve sonu bilgili câhiller elinden olacaktır.

Doğu medeniyeti ilme ve âlime hep bu gerçekle yaklaşır ve ona göre bir mes’ûliyet disiplini getirir.

Gül ağaçlarına musallat olan karıncaları öldürmenin hükmünü âlimlere soran cihan hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman ve muazzam ordusuna karıncaları ezdirmeyen Hazret-i Süleyman ile, çocuk yuvalarını, hastaneleri, yolları, su kaynaklarını şuursuzca ve sorumsuzca bombalayanların arasındaki büyük fark da işte buradadır.

Câhiliye devrinde kabileler, eften püften bahanelerle birbirlerine saldırır, kan döker, saldırdıkları kabilenin ırzına, namusuna musallat olur, mallarına da el koyarlardı. İstiklâl şairimizin lisânıyla o devirde:

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Bugün demokratikleştirme, terörü önleme gibi bahanelerle işgâl edilen ülkelerin hâlini ve orada yapılan fecâatleri kıyasladığımızda yukarıdakilerden başka söylenecek söz yok!

Evet câhiliye bilgisizlik demek değildir. Dünün câhiliye devri insanları da fesahat ve belâgatta zirvelerde dolaşan, zamanın dev ülkeleriyle ticaret yapan, en azından eşrâfı okuma yazma bilen, çevre din ve kültürlerden haberdar, kendi yaşadıkları toprakların ihtiyacını karşılayacak her türlü bilgiye sahip kişilerdi.

Bugün de milyonlarca ışık yılı uzaktaki bir patlamanın sırrına vâkıf olmak, milyarlarca yıl önceki kâinatın başlangıcına dair teoriler üretmek, okyanusun dibinde yaşayan bir tür balığın nasıl beslendiğini anlamak, küreyi, hücreyi, zerreyi, kısacası çevresindeki her şeyi bilmek gibi histerilerle yanıp tutuşan modern insan, aynı câhiliye damgasını yiyecek hâl, tavır ve zulümler sergiliyorsa, çağımız gerçek bir bilgi çağı olarak adlandırılamaz.

Çünkü insanı yücelten, saadetlere eriştiren ve adam eden faktör, tek başına bilgi değildir. Üstelik ham kişilerde bilgi, en büyük tehlikedir. Hazret-i Mevlânâ, sorumluluğunu bilmeyecek bir kişinin elindeki ilmi, bir sarhoşun, bir haydudun elindeki kılıca benzetir.

Bilginin, ilmin gerçek mâhiyeti, insanın önce haddini, mebde ve meâdini yani varlık ve hilkat sebebini, vazifesini ve âkıbetini bilmesi, Yunusça söylenirse “kendini bilmesi”dir. Hazret-i Âdem, bilgi ile meleklerden üstün olmuş, iblisin haset ve düşmanlığına bu “tâlim” ile uğramıştı. Hazret-i Mevlânâ bunu şöyle dile getirir:

“Topraktan yaratılan Âdem, Allah’tan öğrendiği ilimle yedi kat göğü aydınlattı. Hak ve hakîkatte şüpheye düşen şeytanın körlüğüne rağmen, Âdem mânen öyle yüceldi ki, melekleri geride bıraktı.”

İnsanlık devir devir kâh bu bilginin mâhiyetini, kâh mes’ûliyetini unutmuş, hakîkat, nebîlerle, kitaplarla kendisine yeniden hatırlatılmıştır. Bundan dolayı ilâhî mesajın bir adı da zikir, yani hatırlatmadır.

İlmin ve ilim sahiplerinin ilâhî iltifat ile methedildikleri, mümtaz bir mevkide zikredildikleri, Kur’ân’a âşina olan herkesin malûmudur. İlme verilen yüksek pâye, elbette ki kuru bilgiye verilmemiştir. Âyetteki:

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” vurgusunun muhtevasına, faydasız ilimleri, kimyevî silâhları, nükleer bombaları, tefrika çıkarma usullerini, her türlü şeytanî pisliği bilenler ve bile bile yapanlar girebilir mi?

“Allah’tan hakkıyla ancak bilen kulları korkar” iltifâtına mazhar olanlar, elbette ki mârifetullah bilgisine erişmiş olanlardır, elbette merkep yükü, tır yükü, katrilyonlarca bayt veri yükü yüklenen nasipsizler değildir.

Hâkim manzarasıyla günümüz, her ne kadar bilgi çağı olarak anılsa da, gönüllere hiçbir saadet nûru yansıtamamakta, câhiliyenin zifiri karanlığına her gün bir adım daha batmaktadır. Çünkü müslüman şark “Allah’ın öğrettiğinden gayrı ilim yoktur!” derken, garpta bilgi, Promete’nin tanrılardan çaldığı ateş ile veya Hazret-i Âdem’e yenmesi yasak edilen elma ile remzedilir. Bu bakışta bilgi, insanın yücelere isyanı, “tanrı” da insanı câhil bırakmaya çalışan bir varlık yerine konmaktadır.

Böyle bir devirde bize düşen, bilgiyi zifiri karanlığa döndürmek değil onun içindeki ilâhî nûru keşfedip de ona sarılarak güneşler güneşi olabilmektir.